Mâ ce'ala(A)llâhu liraculin min kalbeyni fî cevfih(i)(c) vemâ ce'ale ezvâcekumu-llâ-î tuzâhirûne minhunne ummehâtikum(c) vemâ ce'ale ed'iyâekum ebnâekum(c) żâlikum kavlukum bi-efvâhikum(s) va(A)llâhu yekûlu-lhakka vehuve yehdî-ssebîl(e)
Allah, hiçbir adamın içine iki kalp koymamıştır. Kendilerine zıhar yaptığınız eşlerinizi de anneleriniz yapmamıştır. Yine evlatlıklarınızı da öz çocuklarınız (gibi) kılmamıştır. Bu, sizin ağızlarınızla söylediğiniz (fakat gerçekliği olmayan) sözünüzdür. Allah ise gerçeği söyler ve doğru yola iletir.
Allah bir adam için içinde iki kalb yapmamıştır. Kendilerinden zıhar yaptığınız eşlerinizi analarınız kılmamıştır. Evlatlıklarınızı da oğullarınız kılmamıştır. O sizin ağzınızdaki lafınızdır. Allah ise hakkı söylüyor ve doğru yolu gösteriyor.
Ahzâb Suresi 4. ayet, Allah'ın yaratılışındaki tekliği ve insani ilişkilerdeki doğal sınırları vurgulayan temel kavramlar etrafında şekillenir. Ayet, kalbin birliği, zıharın hükümsüzlüğü ve evlatlık müessesesinin öz oğulluktan farkını dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kalp (قَلْب), bir şeyin özü ve hakikati anlamına gelir. İnsanda ise akıl, idrak ve iradenin merkezi olan latifeyi ifade eder. Ayetteki 'iki kalp' ifadesi, insanın aynı anda iki zıt şeye yönelmesinin veya iki farklı iradeye sahip olmasının imkansızlığını belirtir, zira kalp tek bir varlığın merkezidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'iki kalp' ifadesini mecazi bir anlatım olarak yorumlar. İnsanın aynı anda iki farklı şeye gönül vermesinin, iki zıt kararı aynı anda almasının mümkün olmadığını, dolayısıyla bu ifadenin bir kimsenin iki farklı şeye aynı anda meyletme yeteneğine sahip olamayacağını anlattığını belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Zıhar (ظهار), cahiliye döneminde erkeğin karısına 'Sen bana annemin sırtı gibisin' demesiyle gerçekleşen bir boşama şekliydi. İbn Kuteybe, bu ifadenin kadını annesi gibi haram kılma amacı taşıdığını ve ayetin bu cahiliye uygulamasını reddettiğini açıklar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Zıhar, 'zahr' (sırt) kelimesinden türemiştir ve erkeğin karısını annesinin sırtına benzeterek ona haram kılmasıdır. Fîrûzâbâdî, bu fiilin İslam öncesi Arap toplumunda yaygın bir uygulama olduğunu ve Kur'an'ın bu tür bir benzetmeyle evlilik bağının koparılamayacağını, bunun sadece 'boş bir söz' olduğunu vurguladığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ümm (أم), bir şeyin aslı, kökeni ve kendisinden türediği şeydir. Anne, çocuğun aslı ve kaynağıdır. Ayette, eşlerin anneler gibi olamayacağı belirtilerek, zıharın doğal ve fıtri bağları değiştiremeyeceği, eş ile anne arasındaki biyolojik ve hukuki farkın ortadan kaldırılamayacağı vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'anne' kavramının kutsal ve dokunulmaz bir statüye sahip olduğunu belirtir. Zıharın reddedilmesi, annelik statüsünün benzersizliğini ve bu statünün keyfi benzetmelerle ihlal edilemeyeceğini gösterir. Eşin anneden farklı bir kategoriye ait olduğu ve bu iki ilişkinin birbirine karıştırılamayacağı Kur'an'ın ahlaki ve hukuki düzenlemesinin bir parçasıdır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Ed'iya (أدعياء), 'da'a' (دعاء) fiilinden türemiş olup, birini kendine nispet etmek, çağırmak veya evlat edinmek anlamına gelir. Cahiliye Arapları, evlatlık edindikleri kişileri öz oğulları gibi kabul eder, onlara kendi soylarındanmış gibi muamele ederlerdi. Ayet, bu uygulamanın gerçekliği yansıtmadığını ve biyolojik soy bağını değiştiremeyeceğini açıklar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ed'iya, 'da'î' (دعي) kelimesinin çoğuludur ve 'evlatlık' veya 'kendine nispet edilen kişi' demektir. Semîn el-Halebî, ayetin evlatlıkların öz oğullar gibi kabul edilmesinin yanlışlığını ortaya koyduğunu, zira evlatlık ilişkisinin biyolojik bir gerçekliğe dayanmadığını ve miras, mahremiyet gibi konularda öz oğulluk hükümlerini taşımadığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İbn (ابن), bir erkek çocuğunu ifade eder ve biyolojik soy bağını gösterir. Ayette, evlatlıkların öz oğullar gibi sayılamayacağı belirtilerek, nesebin korunmasının ve biyolojik gerçekliğin İslam hukukundaki temel yerinin altı çizilir. Evlatlık edinme, sevgi ve himaye ilişkisi olsa da, biyolojik oğulluk statüsünü kazandırmaz.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ibn' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının genellikle biyolojik soy bağını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'evlatlıklarınızı öz oğullarınız gibi saymamanız' emri, İslam'ın nesebin karışmasını önlemeye ve aile yapısının doğal düzenini korumaya verdiği önemi gösterir. Bu, sosyal ve hukuki düzenlemelerin fıtrata uygunluğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hak (حق), bir şeyin sabit ve doğru olması, gerçeğe uygunluk anlamına gelir. Allah'ın sözü 'hak'tır, çünkü O'nun sözü şüphe götürmez, değişmez ve mutlak gerçeği ifade eder. Ayetteki 'Allah hakkı söyler' ifadesi, yukarıda reddedilen cahiliye uygulamalarının (iki kalp, zıhar, evlatlık) batıl olduğunu ve Allah'ın hükmünün tek doğru olduğunu pekiştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'hak' kavramının sadece 'doğru' anlamına gelmediğini, aynı zamanda 'gerçeklik', 'adalet' ve 'Allah'ın kendisi' gibi geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımında, Allah'ın beyan ettiği hükümlerin, insanların uydurduğu boş sözlerin aksine, evrensel ve değişmez gerçekler olduğunu vurgular.
Ahzâb Sûresi
ZIHAR: Bir kimsenin eşine "Sen bana anamın sırtı gibisin" demesidir ki, anam bana nasıl haram ise, sen de bana öyle haramsın demek olur. Araplar, böyle denilen bir kadını ana gibi kabul ederler, hemen ayırırlardı ve ana gibi sayıldığına göre tekrar nikâh edilememesi de gerekirdi. Burada onlara ana gibi demekle gerçekten ana oluvermeyecekleri anlatılarak bu adetin değiştirilmesinin gerekliliği gösteriliyor ki, ayrıntısı ile keffareti, (Mücadele) Sûresi'nde gelecektir.[7]
Ehl-i beytin yaşantısından anlatılan bir hadise ile bu âyetin iki kalb (gönü) yönünü anlamaya çalışalım.
Efendimiz (s.a.v) bir gün Hz. Ali (k.v.c.) bir soru sormuş.
- Allah’ı seviyor musun? Ya Ali…
- Evet, seviyorum Ya Resüllullah...
- Beni seviyor musun? Ya Ali…
- Evet, seviyorum Ya Resüllullah...
- Kızım Fatım’ayı seviyor musun? Ya Ali…
- Evet, seviyorum Ya Resüllullah...
- Çocukların Hüseyin ve Hasan’ı seviyor musun? Ya Ali…
- Evet, seviyorum Ya resüllullah...
Bu cevaplar karşısında efendimiz (s.a.v) bu kadar sevgiyi nasıl gönlüne sığdırıyorsun Ya Ali demiş.
Hz. Ali (k.v.c) Ya Resülullah bu akşam düşüneyim, öyle cevap vereyim demiş.
Hz. Ali (k.v.c) akşam olup hane-i saadetlerine ginince oturup efendimiz (s.a.v.) in sorduğu soruyu düşünmeye başlamış. Hz. Fatıma validemiz kendisinin bu halini görünce bakmış değişim bir hal var.
Ya Ali seni böyle düşündüren hal nedir?
Ya Fatıma babamız Resülullah bana yukarıda nakledildiği gibi bir soru sordu ve bu kadar sevgiyi nasıl gönlüne sığdırıyorsun dedi.
Ya Ali bundan kolay ne var demiş ve cevaplarını vermiş.
Ertesi gün olmuş, Hz. Ali (k.v.c.) efendimiz (s.a.v.) in huzuruna çıkınca;
-Dünkü sorumun cevabını düşündün mü? Ya Ali…
-Evet efendim. Allah’ı c.c. imanım ile Resülllah’ı muhabbetimle, eşim Fatıma’yı nefsimle, çocumlarımı şefkatimle seviyorum deyince…
Efendimiz gülmüş, bundan peygamber kokusu geliyor diyerek. Cevabın Hz. Fatıma dan geldiğini anlamış…
Kişinin eşide nefsidir, anne ise bizlerin zâhiri annelerimiz, mürşidimizin zâhirde ki hanımı ve (bâtını) Hazret-i Havva annemiz, âlemlerde bulunanan nefsi vahide de külli nefis hükmünde 4 tane annemiz vardır. Kısaca nefsimizi nefsi küll hükmü yerine koyulamayacağı belirtilmektedir. Tarikat bazında bunları yapanlar ibretlik dosyalarda halleri ve yaşantıları vardır. Hazret-i Ali k.v.c nin anlatılan ehli beyt yaşantısı içinde her mertebenin yeri nasıl olacağıda yukarıda anlatılmıştır.
Kişinin hakiki evladı seyr-i süluk yolunda veled-i kalp çocuğu olmaktadır. Birimsel aklının programı ile oluşturduğu oğulları onun hayali evladı olmaktadır. (Murat Derûni) Tevhid’i İslâmiyetin en ince noktası olarak gören Nusret Tura r.a Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan “Allah Teâlâ bir adamın kalbinde iki kalb yaratmamıştır” 174 âyetinden yola çıkarak insanın gönlüne yakışanın bir Allah sevgisi olduğuna işaret eder. Cenâb-ı Hakk’ın şirki kabul etmeyeceğini, gönülde Allah sevgisinin yanında benlik duygusunun, çoluk çocuk sevgisinin, mala mülke değer vermenin olmayacağını, bir gönülde iki sevda bulunmaz diyerek ifade eder.[8]
Mesnevi-i Şerif beyitlerinde iki kalb hakkında;
1255. "Sen hepsini yaptın, ölmedin, dirisin. Agâh ol, eğer can oynayıcı yâr isen öl!" Ya’ni, “Ey âşık, benim karşımda yapılacak şey canına olan muhabbetten vazgeçmek idi, sen ise henüz canının kaydındasın. Eğer can oynayıcı ve be-nim aşkım için can fedâ edici isen öl!” Malûm olsun ki, beyt-i şerifteki "öl” emri mevt-i ıztırârî ve tabu ile öl, demek değildir. Belki benim aşkımın uğrunda kendi canına karşı lâkayd ol, demektir. Zîrâ aşk ve muhabbet inkısâm kabûl etmeyen bir ma‘nâdir. (Ahzâb, 33/4) Ya’ni “Allah Teâlâ bir adamın içinde iki kalb yapmadı” âyet-i kerîmesi mûcibince insanın ancak bir kalbi vardır. Eğer o bir kalbi aşk-ı İlâhî istîlâ etmiş ise, artık o kalbe başka bir şeyin muhabbet ve aşkı sığmamak îcâb eder. Eğer sığmış ise, o aşk ve muhabbet hakîkî bir aşk ve muhabbet değildir, belki bir meyildir. Binâenaleyh Hakk’a vâsıl olanlar yalnız ibâdât ve tâât ile değil, belki bu ibâdât ve tââta candan geçmeyi de ilâve ettikten sonra vâsıl olmuşlardır. Yalnız ibâdât ve tâât ve mücâhedât ve riyâzât insanları, nefsin telezzüzâtını muhtevî olan cennete vâsıl eder, Hakk’a vâsıl etmez. Aşk yolu candan geçmek yoludur. Allâhümme yessir lenâ! [=Allah’ım onu bize kolaylaştır!]. Beyt-i Mısrî Niyâzî (kuddise sırruhû) Aşk yolu belâlıdır her kârı cefalıdır Cânından ümidi kes cânâna erem dersen Nitekim sürh-ı şerifte, can kaydından geçmiş olan enbiyâ (aleyhimüsse- lâm)ın ism-i şerifleri mezkûr idi; ve böyle canından geçmiş olan zevâtın indinde mevt-i tabîînin hiç ehemmiyeti yoktur ve belki onlar tabîî olan ölüme âşıktırlar. Nitekim üstâd-ı muhteremim Mesnevîhân Selânikli Mehmed Es’ad Dede Efendi (kuddise sirruhû) hazretlerine Mesnevî-i Şerîfi şerh buyurmalarını niyâz etmiştim. Cevâben buyurdular ki: “Bu şerh için yirmi sene lâzımdır, bakalım bizim yirmi sene ömrümüz var mı? Bu kadar ömrümüz olsa bile, canımız sıkılmadan bu dünyâda nasıl dururuz.” İşte görülüyor ki, bu gibi zevât, dünyâda durunca canları sıkılan tâifesindendir. Biz ise yaşamadan zevk alan gürûhdanız.
1465. Âgâh ol, sen her müşteriyi elin ile çekme! İki maşuka ile aşkbâzlık kötüdür.
Ey Hak yolunun sâliki olan kimse, eğer sen Hakk’ın âşıkı isen sakın müşteri ve mürîd toplamak kasdına düşüp onlan kendi arzûn ve idrâkin ile kendi tarafına çekme! Zîrâ iki ma‘şûk ile âşıklık ve aşkbazlık kötüdür. Zîrâ Allah Teâlâ insana kendisinin muhabbetine tahsîs olunmak üzere bir kalb vermiş- tır. Nitekim ayet-i kerîmede (Ahzâb, 33/4) ya’ni “Allah Teâlâ insanın içinde, insan için iki kalb yaratmadı." buyrulur. Eğer o bir kalbin içine hem bâkî olan Allah’ın ve hem de fânî olan halkın aşk ve muhabbetini sığdırmağa çalışırsan imkân yoktur. Zîrâ muhabbet-i Hak gâlib olursa, aşk-ı fânîyi tard eder ve eğer muhabbet-i halk gâlib olursa, aşk-ı Bâkî’yi nefy eder. Binâenaleyh ey sâlik, kendi hâlini bu düstûra göre teemmül et![9]
737. "İsbât senin nefyinden evvel ürker. İsbâttan koku götürmen için nefyettim." Ma’lûm olsun ki, yukanlarda dahi îzâh olunduğu üzere “mutrıb”dan murâd, insân-ı kâmildir; ve acemî olan “Türk beyi”nden murâd dahi, câh ve mansıb ve mal ve mülk muhabbeti ile sarhoş olan ehl-i dünyâdır, insân-ı kâmil bunlann muvâcehesinde, bu keserâtın fânî ve mevhûm ve yok olduğun-dan bahseder. Kendilerinin mahbûbu ve ma’şûku olan bu keserâtın nefyi ehl-i dünyânın nefislerine ağır gelir de derler ki: “Ey efendi! Bu keserât nasıl yok olur? Eğer murâdın Hakk'ı isbât etmek ise ancak onu söyle! Bize bu yetişir. Yoksa nefsü’l-emrde sâbit olan bu isbâtı nefy etme!” İnsân-ı kâmil dahi onlara cevâben buyurur ki: “Sen Hakk’ın gayn olan bu isbâtı nefy edip onların muhabbetini kalbinden çıkarmazdan evvel Hakk’ın isbâtı senden ürker. Bu isbâttan aslâ bir koku alamazsın. Zîrâ Hak Teâlâ insanın içinde iki kalb yaratmadı ki, birisine Hakk’ın ve diğerine de halkın muhabbetini koysun ve bu iki muhabbeti sadnnda cem’ etsin. Nitekim sûre-i Ahzâb’da buyurulur: (A (Ahzâb 33/4) ya’ni “Allâh Teâlâ bir adam için onun sadrında iki kalb yaratmadı.”[10]
2245. Telâkide senin vaktini götürürler. Onlann yâdı senin gaibe mensubunu otlarlar.
Ya’nî, sen o gâfil ahibbâna ve akrabâna telâkî edip sohbet ettiğin vakit, senin kıymetli vaktini-zâyi’ ederler ve boş sözler ile seni meşgul ederler; ve onlara telâkî etmeyip de o gafilleri hâtınna getirdiğin vakit dahi, onlann hayâlleri senin gaibe mensûb olan vâridât-ı rûhâniyyeni otlarlar ve yutarlar. Zîrâ senin iki kalbin yoktur ki, birisi ile Hakk’a ve diğeri ile halka teveccüh edip her biri ile ayn ayn meşgül olasın. Nitekim âyet-i kerîmede süre-i Ahzâb’da Hak Teâlâ (Ahzâb, 33/4) ya’nî “Allâh Teâlâ bir adamın içinde iki kalb yaratmadı” buyurulur.[11]