İçeriğe atla
Ahzâb 46Cüz 22 · Sayfa 424

Ahzâb Sûresi 46. Âyet

الأحزاب

Sohbete sor

Ve dâ'iyen ila(A)llâhi bi-iżnihi ve sirâcen munîrâ(n)

(45-46) Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah'ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.

Ahzâb Sûresi

(33/45-46) Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.


45. âyet zât mertebesi âyetlerindendir.


“ersel-nâ-ke” “nâ” biz gönderdik, ama “21/107” gön-dermedik. İfadesi ile Cenâb-ı Hakk zatımdan seni göndermedik ama vakti gelince gönderdik demektedir.

45. âyeti yine bir başka âyet ile açıklamak faydalı olacaktır.

إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا

(İnnâ erselnâke şâhiden ve mübeşşiran ve nezira)

48/8. “şüphe yok ki, biz seni bir şâhid ve bir müj-deci ve bir korkutucu olarak gönderdik.”

(İnnâ erselnâke) “seni gönderdik” ifadesi kullanılmaktadır ki, bu bölümd zât-î Âyetlerdendir, yine burasını üç yönlü (1) Hakikat-i Muhammed-î, (2) Hazret-i Muhammed, (3) ve ümmet-i olan bizler itibariyle incelememiz yararlı olacaktır kanısındayım.

  1. Hakikat-i Muhammed-î yönüyle baktığımızda.

Daha evvelce de belirtildiği gibi Ulûhiyyet’in zuhur mahalli olan Hakikat-i Muhammediyye yi Zât-ı mutlak, “Muhakkak ki Biz” diyerek, araya hiç bir mertebeyi sokmadan Hakikat-i Muhammediyye ye hitaben seni “irsal-Rasûl” ettik, yani zât âleminden ef’âl âlemine kadar olan bütün sahaya gönderdik. Ne için? Bütün âlemlerde ve her zerrede Allah’ın varlığına (şahit) ve bunun müjdesini veren (mübeşşir) ve bu halden gaflette olan mahalleri de (nezir) uyarman için gönderdik, şekliyle düşünüp kendimize yeni bir ufuk açmak sûretiyle idrak ve zevk edebiliriz.

(2) Hazret-i Muhammed, zuhur’u Muhammed-î mertebesi itibariyle baktığımızda.

“Ey Habîbim! Seni bütün âlemlerde Ulûhiyyet ismimle var olan “Ben” Allah’ın tecelli ve zuhuruma (şahit) ve bu hali müjdeleyici (mübeşşir) inkâr edenleri de uyarıcı (nezir) olarak gönderdik,” şekliyle izah ve zevk edebiliriz.

(3) Üncü hali olan ümmet-i yani bizler içinse!

Hakk buyurur ki, “ey kulum senin beden mülkünde zuhuru olan Hakikat-i Muhammed-î mertebesini, beden mülkünde Hakk’ın varlığından başka bir şeyin olmadığının açık (şahid) i ve (mübeşşir) müjdeleyicisi ancak, bu hal ve hakikatlere inanmadığın takdirde akibetinin ve pişmanlığının çok çetin olacağının (nezir) uyarı-ikaz-ı nı yapmaktadır şekliyle, idrak ve zevk edebiliriz.” Bu arada bir şeye daha dikkat etmemiz gerekiyor Görüldüğü gibi burada Peygamber (s.a.v.) Efendimizin üç vasfından bahsediliyor, genelde (nezir) kelimesi “korkutma” şekliyle ifade ediliyor ise de, rahmet Peygamberi olan Peygamberimize bu vasfı vermemiz pek uygun olmayacaktır, onun yerine yukarıda da belirtildiği gibi (ikaz- uyarıcı) kelimelerini kullanmamız daha uygun olacaktır diye düşünüyorum.

Hakk kuluna o kadar yakındır ki; “Biz senin beden mülküne böyle güzellikler bahşettik ve bunun haberini de bizzat Biz vermekteyiz,” diyerek şahit ve müjde olarak bu hakikatler Allah’ın Kitabında, Allah’ın lisânından ve Allah’ın kendisi tarafından biz zaif kullarına açık bir dille anlatılmaktadır. Şükründen âciziz, (fefhem) hemen anlamaya çalışalım, zîra bu çok değerli hayat, çokta hızlı geçmekte’dir.[62]

“dâ’iyen” davetçi sayısal değerine bakalım;Dal: 4” “Elif: 1” “Ayn: 70” “Ye: 1” “Elif: 1” dir. Toplarsak (4+1+70+10+1= 86) (8+6= 14) dir.

(14) Nuru Muhammed-i ile her mertebenin nûruna yani o mertebeyi içinden adınlatan hakikate davettir.

Yolumuza Altı Peygamber (6) Hz. Muhammed (s.a.v.) ile devam edelim.

Kur’anı Kerîm Enbiya 21/107 âyeti, “ve ma erselnake illa rahmeten lil âlemin” Meâli, “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” Hadis-i Kudsi, “levlake levlak lema halaktül eflak” Meâli, “Eğer sen olmasaydın, olmasaydın âlemleri halketmezdim.” Hadis-i Şerif, “evvelü ma halakallahul kâlemü ve rûhiy” Meâli, “Allah evvelâ benim rûhumu ve kâlemi halketti.” Hadis-i Şerif, “ene minallahi vel mü’minine min nûriy” Meâli, “Ben Allahtanım ve mü’minler benim nurûmdandır.” Hakîkat-i Muhammedî Allah’ın sıfât mertebesinde meydana geldiğinden “Ben Allah’tanım” denilmiştir.

Hadisi şerif, “evvelü ma halakallahul akli vennefsi” Meâli, “Allah evvelâ benim aklımı halketti.” Hazreti Rasûlullah (s.a.v) maksat akıldır ki o akıl olmasa Kûr’ân-ı Kerîm’i anlamak mümkün olmaz idi ve Kûr’ân-ı Kerîm olmasaydı eğer o akıl, akl-ı cüz’de kalır, akl-ı külle, akl-ı evvele ulaşamazdı. O akıl ki, dünyâ âlemine tenezzül etti ve ilim ile birleşti. İşte bu Cenab-ı Hakk (c.c)’ın yeryüzündeki zâti vüsûlüdür. Ve bu âlemlerin içerisinde bundan öte gidilecek yer yoktur ve içinde bulunduğumuz âlem seyahatin en uç noktasıdır. Aklı amel, Kûr’ân-ı Kerîmi ise ilim olarak düşündüğümüzde ilim ile amelin yani zâhir ile bâtının buluşması bu dünyâda olmaktadır. Bu nedenle bu dünyâ âlemine çok değişik bir şekilde bakmamız lâzımdır.

Nefsimize dönük yaşadığımızda Cenâb-ı Hakk (c.c)’tan en uzak noktaya düşüyoruzdur, ancak yukarıda bahsettiğimiz şekilde yaşar ve bu hakîkâtleri idrâk edersek bu âlem en yakın yer olmaktadır. Görüldüğü gibi bir irfâniyet ne kadar büyük bir dönüşümu gerçekleştirmektedir. Dünyâda kendini bu şekilde bulan kimse için artık ahiret olmaz orada doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk (c.c)’ın zâtının misâfiri olur.

Hadisi şerif, “Küntü nebiyyen ve Âdeme beynel mai vettıyni” Meâli, “Âdem su ile balçık arasında iken ben peygamberdim.” Hadislerde belirtilen önceliklerin hepsi “Hakikat-i Muhammedî”nin değişik yönleridir.

Allah-ü Teâla herşeyden önce Muhammed (s.a.v.)’in nurunu halketti. Eshab-ı Kiram’dan Abdullah bin Cabir (r.a), “Ya Resulullah Allah-ü Teâla herşeyden evvel neyi halketmiştir, bana söyler misin?” deyince, sevgili peygamberimiz şöyle buyurdu: “Herşeyden evvel senin peygamberinin yani benim nurumu kendi nurundan halketti. O zaman ne levh, ne kâlem, ne cennet, ne cehennem, ne melek, ne sema (gökyüzü), ne arz (yeryüzü), ne güneş, ne ay, ne insan, ne de cin vardı.” Âdem (a.s.) var edilince Arş-ı a’lâ’da nûr ile yazılmış “Ahmed” ismini gördü. “Ya Rabbi bu nûr nedir?” diye sorunca, Allahu Teâlâ; “Bu ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed olan senin zürriyetinden bir peygamberin nûrudur. Eğer o olmasaydı, seni halketmezdim,” buyurdu.

Âdem (a.s.) var edilince alnına Muhammed (a.s.) nûru kondu ve o nûr onun alnında parlamaya başladı. Âdem (a.s.) dan itibaren babadan oğula intikal ederek, asıl sahibi Muhammed (a.s.)’a ulaştı.

Allahu Azimüşşanın bu kadar şerefle övdüğü Habib-i Kibriyasını bizim gibi âcizler nasıl anlayıp anlatmaya cüret ederiz ki, bilemiyorum. Kâlem kırılır, mürekkep kurur. Seviyemizi idrâk edip onun nurunu bürünmeye gayret ederek, ondan onu, onunla anlamaya çalışalım. İnşaallah gayret bizden, yardımı onlardan olur.

Bilindiği gibi Kelime-i Tevhid’in en kemâlli zuhur mahalli “Muhammed” ismi “çok övülen” mânâsınadır.

Bu kelimenin içinde 3 adet “mim” vardır.

Birinci, () “Mîm”“Muhammedül Emin” Ikinci, () “Mîm”“Hazreti Muhammed” Üçüncü, () “Mîm”“Hakikat-i Muhammedî”dir.

“Muhammedü’l Emin” beşeriyetin hakîkatini, “Hazreti Muhammed” peygamberlerin hakîkâtini, “Hakikati Muhammedi” ise, bütün âlemlerde sâri ve câri yani bütün varlıkta mevcûd olan hakîkâtini anlatmaktadır.

O’nun nuru olmadan hiçbir zerre faaliyet sahnesine çıkamaz. Bizlerdeki yanlış ve eksik inancı yani onu sadece ceset yönüyle, beşer şekliyle tanıma ve bilme inancını aşıp daha derinlemesine idrâk etmeye ve âlemler mertebesindeki varlığını anlamaya çalışmalıyız. Bizler dahi bu âlemlerden bir parça olduğumuzdan dolayı onun nûru apaçık olarak bizlerde de bulunmaktadır. Biz bunu kendimizde idrâk ettiğimiz ölçüde onu idrâk etmiş oluyoruz. “Lekad câekum resûlun min enfusikum azîz” yâni “Andolsun ki size içinizden azîz bir Resûl geldi” (Tevbe, 9/128) âyeti kerîmesi bu oluşumu ifâde etmektedir.

Hz. Muhammed belirli bir vasıf değil, fakat bütün vasıfları içine alan câmî bir vasıftır. Onu tanıyabilmek 3 vasfının özelliklerini iyi anlamaktan geçmektedir. Böyle yaklaşırsak belki biraz bizler de onu tanımış oluruz.

“Muhammedül Emin” ilâhî varlığın beşeriyet yönünden zuhuru, “Hazreti Muhammed” ilâhî varlığın rûhaniyet yönünden zuhuru, “Hakikat-i Muhammedî” ilâhî varlığın bütün âlemler mertebesinden zuhurudur.

Beşeriyetin rûhaniyetine, rûhaniyetten âlemler mertebesindeki varlığına nüfuz etmeye çalışmalıyız. İşte ancak o zaman onu biraz tanımaya ihtiyacımız olan yolumuz açılmış olur. “Fettah” isminin bereketi bu yolda bizlere yeni ufuklar açsın.[63] “ İz- -T-B- ”


“aydınlatıcı bir kandil (lamba)” Bu hücre ve kandillik, yoğunlaşmış olan rûh ve nûr-dan oluşan “insân-ı kâmil”in fiziki vücûd heykelidir.

“içinde güçlü aydınlıklı bir lâmba” Bu lâmba “insân-ı kâmil”in geniş, aydınlık gönlüdür.

“cam içinde o aydınlıklı lâmba” Cam gibi parlak gönlünün içinden ışık ve nûr saç-maktadır.

Münir: “insân-ı kâmil”in geniş, cam gibi parlak aydınlık gönlünde ışık ve nûr saç-maktadır.

Nûri: Nûr’un İlm’el, Ayn’el, Hak’el Yakîn mertebelerinden ilmi, müşade ve yaşantıyı parlak olarak aydınlatılmasıdır.

Nûr: Zâhiri ışık kaynakları eşyayı dışından aydınlatarak örünmesini sağlar. Nûr ise eşyayı içinden aydınlatarak sağlayarak görünmesini sağlar. Eşyanın üzerinden nûr alındığında bâtına geçer ve zhirde görünmez olur. (Murat Derûni)


Mesnevi-i Şerifte Nûr hakkında;

4024. Sen Hudâ huylu terâzî olmuşsun; belki her terâzînin dili olmuşsun.

Sen ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olup, kullar arasında bir mîzân-ı ilâhî olmuş bir insân-ı kâmilsin. Belki her mîzân-ı ilâhî olan insân-ı kâmilin, tarîk-ı adl ve istikâmetde metbû’usun.

4025. Sen benim kabilem ve aslım ve akrabâmsın. Sen benim mezhebimin şem'inin fürûğusun.

Sen benim rûhum i’tibâriyle kıblem ve aslım ve akrabâmsın. Ben şimdiki hâlde dîn-i hakîkî şem’ini senden yakdım ve ziyâlandırdım.

4026. Ben göz taleb eden çerâğın kölesiyim ki, senin çerâğın aydınlığı ondan kabûl etti.

“Göz isteyen çerâğ”dan murâd, (S.a.v.) Efendimiz’in zât-ı mübârekidir.

Hak Teâlâ onlar hakkında (Ahzâb, 33/46) ya’nî “Allah’ın izni ile Allah’a da’vet eden bir parlak çerâğdır” buyurur; ve’’göz isteyen” ta’bîriyle Cenâb-ı Pîr efendimiz (A’râf,7/198) ya’nî “Sen onların sana baktıklanni görürsün; hâlbuki onlar görmezler" âyet-i kerîmesine işâret buyururlar. Zîrâ münkirlerin hakbîn olan gözleri yoktur; onlar ancak cisim ve sûret görürler.

Menkıbe: Sultân Mahmûd-ı Gaznevî, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin kabrini ziyâret ettiği vakit, orada cenâb-ı Bâyezîd’in mürîdlerinden birisini görüp der ki: Şeyhinin kelâmından bana bir şey nakl et!

Mürîd: Benim şeyhim “Beni göreni cehennem ateşi yakmaz” buyurur idi.

Sultân Mahmûd: Bu söz acıbdir, senin şeyhin Resûl-i Ekrem Efendimiz den daha mı büyüktür? Ebû Cehil cenâb-ı Peygamberi gördü, maahâzâ onu cehennem ateşi yakacaktır.

Mürîd: Hayır, Ebû Cehil Resûl-i Ekrem’i görmedi; o ancak Abdü’l-Muttalib’ in yetîmini gördü. Eğer Resûl-i Ekrem’i göre idi, onu da cehennem ateşi yakmaz idi.

Sultân Mahmûd müridin kelâmını tahsîn ve fikrini tashih etmiştir.

4026. Ben o nûr denizinin dalgasının kölesiyim ki, böyle gevheri zuhûra getirir.

“Nûr denizinden murâd, Zât-ı Hakk’dır. “Dalga”dan murâd, Sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz’dir. “Gevher”den murâd, İmâm-ı Alî (k.v.) efendimizdir. Ya’nî “Ben şimdiye kadar sûret kulu idim, sûrete tapardım; bundan sonra (Nûr, 24/35) [Allah göklerin ve yerin nûrudur] âyet-i kerîmesinde işâret buyrulduğu üzere deryâ-yı nûr olan Zât-ı pâk-i Hakk’ın kuluyum ve O’na tapacağım. O öyle bir deryâyı nûrdur ki, Hâtem-i Enbiyâ Efendimiz O’nun dalgasıdır; ve o dalga dahi o deryâdan senin gibi bir gevher çıkarmıştır.[64]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)