İçeriğe atla
Ahzâb 57Cüz 22 · Sayfa 426

Ahzâb Sûresi 57. Âyet

الأحزاب

Sohbete sor

İnne-lleżîne yu/żûna(A)llâhe verasûlehu le'anehumu(A)llâhu fî-ddunyâ vel-âḣirati vea'adde lehum ‘ażâben muhînâ(n)

Şüphesiz Allah ve Resulünü incitenlere, Allah dünya ve ahirette lanet etmiş ve onlara aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır.

Ahzâb Sûresi

Allah ve Resûlünü incitenler hakkında Mesnevi-i şerifte;

2558. Habersizdir ki, bunun âzârı onun azarıdır; bu küpün suyu ırmağın suyuna muttasıldır.

Kâmili inciten kimsenin haberi yoktur ki, bu kâmili incitmek, Hakk’ı incitmektir. Nitekim âyet-i kerîmede (Ahzâb, 33/57) ya’nî “Şu kimseler ki, Allah ve Resûl’üne ezâ ederler” buyrulur. Zîrâ taayyün-i kâmil, kendi sıfât-ı nefsâniyyesinden boşalmış ve onların yerine sıfât-ı ilâhiyye ırmakları akmıştır.[81]

350. O bulanıklıklardan safvet getirir. Senin cefâlarına vefâ tutar.

Ya'nî "Senden gönül bulanıklığını mûcib bir amel sâdır olursa (Furkân, 25/70) “Allah Teâlâ onlann seyyiâtını hasenâta tebdil buyurur" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere Hak Teâlâ hazretleri senin isti’dadma göre, öyle bir tecellî buyurur ki, o tecellîden gönülde safvet zuhûr eder. Ve bu nâ-şâyeste olan amellerin gönülde hâsıl ettiği bulanıklık (Ahzâb, 33/57) ya’ni “Allah’a ezâ ederler" âyet-i kerîmesinde işâret buyurulduğu üzere bu âlem-i taayyünde seninle berâber olan Hak Teâlâ’ya cefâdır. İmdi senin o cefalarına karşı Hak Teâlâ hazretleri vefâ ile mukabele buyurur. Zîrâ Erhamü’-Râhimîn’dir.[82]

Ve bu âyetin açıklaması Fusûs’ül Hikem Eyyüb fassında;

Ve Eyyûb (a.s.) bildi ki, durrun ref’i hakkında tahkîkan Allah Teâlâ'ya şekvadan nefsin habsinde / kahr-ı ilâhîye mukavemet vardır; ve o da şahsı ile olan cehildir ki, Allah Teâlâ onu, nefsi onda müteellim olur bir şeye mübtelâ ettikde, bu emr-i müellimin izâlesinde Allah Teâlâ'ya duâ etmez; belki ona lâyık olan, muhakkik indinde tazarru' etmek ve kendinden bunun izâlesinde Allah'dan suâl eylemektir. Zîrâ sâhib-î keşf olan arif indinde bu, Cenâb-ı İlâhî'den izâledir. Çünkü Allah Teâlâ, muhakkak nefsini ezâ olunmakla vasf etti. Binâenaleyh إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Ahzâb, 35/57) dedi. Ve bundan daha büyük hangi ezâ vardır ki, Allah Teâlâ seni, ondan veyahut bilmediğin bir makâm-ı ilâhîden gafletin indinde, bir belâya mübtelâ eder, tâ ki sen O'na rücû' edesin. Binâenaleyh O da senden onu ref eylîye de, senin hakikatin olan iftikârın sahîh ola. Neticede de, senden onun refi hakkında, O'na suâlin sebebiyle, Hak'tan ezâ mürtefi' ola. Zîrâ sen O'nun sûret-i zâhiresisin. Halbuki sen bu belânın izâlesinde O'na mürâci' değilsin* (16).


Ya'nî Eyyûb (a.s.) kendisine arız olan hastalığın kalkması hakkında Allah Teâlâ hazretlerine şikâyetten nefsini habs etmek hususunda, Allah'ın kahrına karşı koymak ve mukavemet etmek olduğunu bildiğinden, izâle-i marazı hakkında Hakk'a duâ etti. Ve kahr-ı ilâhîye mukavemet ise, kişinin cehlinden neş'et eder. Eğer o duayı yapmamış olsaydı nefsini hapsetmek hususunda Allah’ın kahrına karşı koymak ve mukavemet etmek olduğunu bildiğinden eğer dua etmeseydi hastalıkla karşı karşıya kalacaktı kendi nefsiyle bu hastalığa savaş etmiş olacaktı. Hastalığın kendinden geçmesi için Hakk’a dua etti. Etmemiş olsaydı o maraz ile kavga etmiş olacaktı. İlahi kahırla kavga etmek cehlinden meydana gelir.

Ve cehil ile vasıflanmış olan bir kişiyi, Allah Teâlâ bir belâya mübtelâ edip, o kimsenin nefsi o belâdan elemli olan olsa, kendisine elem veren bu belânın izâlesini Hak'tan taleb etmez. Çünkü ibtilâdan garaz nedir ve kendisinden belânın kaldırılmasına çalışmak, kimin hakkında çalışma etmektir, bunu bilmez. Şimdi bir kimse sabretti diyelim üzerindeki belanın gitmesi için dua etmez, bunun ne olduğunu bilmez de onun için böyle yapar. Belanın kalkmasını istemek kimin için istemektir bunu bilmez diyor. Binâenaleyh bu, münâsib davranış değildir. Belki hakikatı araştıran kimse indinde o kimseye lâyık olan şey, yalvarmak ve kendisinden bu belânın izâlesini Hak'tan taleb etmektir.

Zîrâ keşf sahibi olan ârif-i billah indinde, kulun o belâyı kendi nefsinden izâlesi, Cenâb-ı İlâhî'den izâle etmek olur. Çünkü bütün mevcudattaki vücut Hakkın vücudu ise senin vücudunda olan bir rahatsızlığı kaldırmasını istemen Hakkın vücudundaki bir rahatsızlığın kaldırılmasını istemen demektir, işte yukarıdaki neden istemezler bilemediler dediği budur. Yani hastalık üstümde dursun dediği zaman kişi Hakkın vücudundaki o hastalığın devam etmesini istemektir. O zaman işte bu sabır olmamaktadır. Yani bu sabır değildir. Biz ise bunu sabır zannediyoruz. Yani bir şey taleb etmediğimiz zaman sabır zannediyoruz.

Çünkü Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de: إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Ahzâb, 33/57) âyet-i kerîmesinde "Allah'a ve Resulüne ezâ eden kimseler" diyerek, nefs-i ilâhîsini "ezâ olunmakla" vasf etti. Gelen hastalık da bir varlık olduğundan o hastalıkla Allah’a eziyet etmiş oluyoruz. Yani kuldaki hastalıkla Allah’a ve Rasulüne eziyet etmiş oluyoruz. Beden ibadetini yapamıyor, rahat edemiyor, sıkıntılar oluyor, kişinin sıkıntısı Hakkın sıkıntısı olmuş oluyor. 33/57 ayet-i Kerimesi gereği Allah kendisini eza olunmakla vasf eyledi. “Allah’a eza ediyorlar” dedi. Hadi bakalım Allah ötelerde ise nasıl olacaktır bu iş. Museviyet mertesinde yaptığın lafzi tenzih “Allah âlemlerden ganidir” dediğin zaman bu ayeti hükümsüz bırakıyorsun. Âlemlerden gani olan Allah’a eziyet edilir mi, edilmez o görüşe göre burada değil ki nasıl olacaktır. Tahkik ehli ile kelam ehli arasında büyük farklılıklar vardır. Onun için din taklit, nakil değildir, bazıları bu din nakil dinidir, akıl dini değildir sen ne demişlerse onu yap başkasını düşünme, derler.

Ve Hakk'ın "ezâ olunmak" gibi sıfât-ı mahlûkât ile ittisâfı, sıfat ve esması i'tibâriyledir. Ama onlar Cenab-ı Hakkın isimlerini ve sıfatlarını fiillerinin bu âlemdeki faaliyetlerini bilmezler, sadece lafzi tenzihle Zat mertebesi itibariyle ötelere atarlar, sıfat fiil ve isimlerinin faaliyetinin bu âlemde mutlak tasarrufta olduğunu bilmezler. Onu tenzihte oldukları için kendilerine yediremezler. Zâtı i'tibâriyle bu gibi sıfât-ı halkıyyeden münezzehdir.

Ve hattâ zât-ı ahadiyyesi i'tibâriyle kendi sıfatından bile tenzih olunur. Zîrâ mertebe-i ahadiyyette bi'l-cümle sıfat ve esma mahv ve müstehlektir; velâkin mertebe-i sıfat ve esmada böyle değildir. Yani Allah’ın basar ismi olmasaydı gözlük, dürbün büyüteç ortaya çıkmayacaktı. O büyüteç olmasaydı biz basar ismini bilemezdik gözlerimiz de olmazdı. Yani esma-ı ilahiyeler olmasa ef’al-i ilahiye meydana çıkmaz. O halde sadece Zat’ı olarak batında kalması bir şey ifade etmiyor, etmiyor derken kendi kendini kendinde tanımıyor, tanıtamıyor veya kendinde zuhuru olamıyor. İşte tenzih ve teşbihin birleşmesi budur. Bütün bunların safha safha yeryüzünde zuhur etmesi teşbih, benzetmelerle tenzih ve teşbihin birleşmesi Hakkın varlığı yani zahir ve batın Hakkın varlığını en geniş şekilde idrak etmiş oluyor. Aksi halde ya teşbihte ya tenzihte kalır kişiyle Cenab-ı Hakkı bağlamış oluyoruz. Tenzih edersek sınırlandırmış oluyoruz, onu yapmaz, bunu yapmaz teşbih edersek de yine sınırlandırıyoruz, “Bu Hakktır” diyoruz bu Hakktır ama Hak sadece bu değildir. Bütün âlemler Hak’tır. Ve âlemin suretlerinden her bir suret, Hakk'ın bir ism-i müteayyenidir; ya'nî o suretle taayyün etmiş bir isimdir.

Ve sen o suretlerden bir sûretsin; ve senin hüviyyetin ve bâtının o isimdir; ve sen o ismin zahirisin. Binâenaleyh senin suretinden müteezzî ve müteellim olan Hak'tır; yani eziyet gören ve elem gören Hakk’tır veya Hakkın bir ismidir, isim de Zat’ına bağlıdır ve sen nefsinden belânın kaldırmaya çalıştığın vakit, o belâyı Hak'tan kaldırmaya çalışmış olursun. Sen zannedersin ki ben kendimi sağlıklı olmaya çalışacağım.

İmdi sen, Hak'tan veyahut bilmediğin bir makâm-ı ilâhîden gaflet ettiğin vakit, ona rücû' etmen için Allah Teâlâ seni bir belâya mübtelâ ede; ve senin rücû'un sebebiyle o belâyı senden ref' eyliye de, hakîkatin olan iftikârın ve acz ve ubûdiyyetin sahih ola; Allahüteala seni bir belaya mübtela eder, senin rücu etmen sebebiyle yani o beladan güya kendini kurtarmaya çalışman sebebiyle o belayı senden def eyleyince de hakikatin olan yokluğun ve acz ve ubudiyetin sahih olur, ve neticede de, o belânın refi hakkında vaki' olan talebin üzerine, bâlâda zikr ve îzâh olunduğu vech ile, sen onun sûret-i zahiresi olduğun için, Hak'tan ezâ kalkmış oldu.

Ve hal böyle iken sen bu belânın izâlesinde Hak Teâlâ'ya rücû' etmeyip, ben belâya sabr edeceğim, diye kahr-ı ilâhîye mukavemette bulunasın; Hakk'a bundan daha büyük hangi ezâ vardır? Yani Kahhar isminin zuhuru olan o eza, belaya ben sabredeceğim, ilaç almayacağım dediğin zaman Hakk'a bundan daha büyük hangi ezâ vardır? Binâenaleyh sen, sana arız olan belânın refi için Hakk'a müracaat etmediğin vakit, senin taayyününden ve mazharından o belâ ile müteellim olan Hakk'a ezâ etmiş olursun.

Bu ise ezâ-yı a'zamdır. Böyle olunca ehl-i belâ Hakk'a tazarru' ve niyaz etmeli ve kendi suretinde müteayyin olan Hakk'a ezadan çekinme edip, إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ

(Ahzâb, 33/57) âyet-i kerîmesi mefhûmu tahtına dâhil olmamalıdır. Yani bu ayet-i kerimenin hükmü içine girmemelidir, eza edenlerden olmamalıdır diyor.[83]

“ İz- -T-B- ”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)