Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-żkurû ni'meta(A)llâhi ‘aleykum iż câetkum cunûdun feerselnâ ‘aleyhim rîhan vecunûden lem teravhâ(c) vekâna(A)llâhu bimâ ta'melûne basîrâ(n)
Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani (düşman) ordular üzerinize gelmişti de biz onların üzerine bir rüzgar ve göremediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.
Ey iman edenler! Allah'ın üzerinizdeki nimetini anın. Hani size ordular gelmişti de üzerlerine bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular salıvermiştik. Allah ne yaptığınızı görüyordu.
Ahzâb Suresi 9. ayet, müminlere Allah'ın kendilerine bahşettiği nimeti hatırlatmakta, özellikle zor zamanlarda ilahi yardımın tecellisini vurgulamaktadır. Ayet, savaş ortamında Allah'ın görünmez güçlerle desteklemesini ve kullarının eylemlerine şahitliğini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (إيمان), 'emn' (أمن) kökünden türemiş olup, kalbin tasdiki ve güven duymasıdır. Ayetteki 'âmenû' (آمنوا) ifadesi, Allah'a ve O'nun gönderdiklerine tereddütsüz bir şekilde inanıp güvenen kişileri tanımlar. Bu bağlamda, Allah'ın vaatlerine ve yardımına güvenen müminlere hitap edilmektedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İman kavramı, Kur'an'da sadece bir inanç beyanı değil, aynı zamanda Allah'a karşı tam bir güven ve teslimiyet halidir. 'Âmenû' kelimesi, bu ayette, Allah'ın geçmişte verdiği nimetleri hatırlayarak O'na olan bağlılıklarını pekiştirmeleri istenen bir topluluğu işaret eder. Bu, aynı zamanda Allah'ın yardımına olan inancın bir ifadesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Zikr (ذكر), unutmanın zıddı olup, bir şeyi akılda tutmak veya dile getirmektir. Ayetteki 'üzkürû' (اذكروا) emri, Allah'ın müminlere bahşettiği nimetleri, özellikle de zor zamanlarda gösterdiği yardımı unutmamaları, aksine sürekli hatırlayarak şükretmeleri gerektiğini vurgular. Bu, aynı zamanda kalben ve dille Allah'ı anmayı da içerir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Zikr, bazen kalple hatırlama, bazen de dille ifade etme anlamında kullanılır. Bu ayetteki 'üzkürû', Allah'ın nimetlerini zihinlerde canlandırma ve bu nimetler üzerine düşünme mecazıdır. Müminlerden, Allah'ın kendilerine nasıl yardım ettiğini hatırlayarak O'na olan bağlılıklarını güçlendirmeleri istenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ni'met (نعمة), Allah'tan gelen her türlü iyilik ve lütuftur. Ayette geçen 'ni'mete' (نعمة) kelimesi, Allah'ın müminlere düşman ordularına karşı verdiği zafer ve görünmez yardımı kapsayan geniş bir lütfu ifade eder. Bu, sadece maddi değil, manevi ve ilahi desteği de içerir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ni'met, Allah'ın kullarına ihsan ettiği her türlü hayır ve güzelliktir. Bu ayetteki 'ni'mete' kelimesi, özellikle zorlu bir savaş durumunda Allah'ın müminlere gönderdiği rüzgar ve görünmez ordular gibi olağanüstü yardımları vurgular. Bu, Allah'ın kudretinin ve lütfunun bir göstergesidir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Cünd (جند), asker topluluğu, ordu demektir. Ayette 'cünûd' (جنود) kelimesi iki farklı bağlamda kullanılmıştır: ilki, müminlere saldıran düşman orduları; ikincisi ise Allah'ın müminlere yardım için gönderdiği, gözle görülmeyen melek orduları veya doğa güçleridir. Bu, Allah'ın kudretinin ve farklı şekillerde tecelli edebilen yardımının bir göstergesidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Cünd, savaş için toplanmış bir grup insanı ifade eder. Bu ayetteki 'cünûd' kelimesinin tekrarı, hem düşmanın sayıca çokluğunu ve tehdidini, hem de Allah'ın müminlere gönderdiği, insan gözüyle görülemeyen, ancak etkisi hissedilen ilahi orduların varlığını vurgular. Bu, Allah'ın müminleri koruma ve destekleme gücünü gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Basîr (بصير), Allah'ın isimlerinden olup, her şeyi gören, idrak eden demektir. Ayetteki 'basîran' (بصيرا) ifadesi, Allah'ın müminlerin yaptıklarını, çabalarını ve niyetlerini tam olarak bildiğini ve gördüğünü vurgular. Bu, müminlere hem bir teselli hem de bir uyarı niteliğindedir; zira Allah, onların zor zamanlardaki sabırlarını ve mücadelelerini de görmektedir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Basîr, sadece gözle görmek değil, aynı zamanda bir şeyin iç yüzünü, hakikatini idrak etmek anlamını da taşır. Bu ayette 'basîran' kelimesi, Allah'ın müminlerin savaş sırasındaki durumlarını, gösterdikleri çabayı ve içlerindeki niyeti tam olarak bildiğini ve buna göre karşılık vereceğini ifade eder. Bu, Allah'ın adaletinin ve her şeyi kuşatan ilminin bir göstergesidir.
Ahzâb Sûresi
Elmalı tefsirinde bu âyetin rivayeti hakkında;
O zaman üzerinize ordular gelmişti. Hicretin beşinci yılı gelen ahzab orduları ki, Kureyş ve Ehâbîş ile Kinane ve Tihame'den onlara uyanlar ve Necid'den Gatafan ile bunlara tabi olanlar, Nadîr ve Kureyza yahudileri gibi Arabistan'ın önemli kabileleri toplanmış olup, Buharî şerhlerinde nakledildiğine göre, sayıları yirmidörtbine ulaşıyordu. Şöyle ki: Hayber'de yerleşmiş olan Benî Nadîr yahudileri, İslâma karşı geniş bir suikast düzenlemeye çalışıyorlardı. Bunların, Sellâm b. Ebilhakîk, Huyey b. Ahtab ve Kinane b. Rebi' b. Ebilhakîk gibi ileri gelenleri, Mekke'ye giderek Kureyş'i peygambere karşı savaşa davet etmişler ve "Birlikte olursak, müslümanlığın kökünü kazırız" demişlerdi. Kureyş derhal bu teklifi kabul etti. Sonra Necid'de Kaysi Gaylan'dan Gatafan'e vardılar. Heyber'in yarı gelirini vermeye vaad ederek ve Kureyş'in birlikte olduğunu söyleyerek onları kendileri ile birlikte olmaya davet ettiler. Gatafan ile anlaşması olan Beni Esed de aynı ortaklığa davet olunmuştu. Kureyş'e kan bağları ile bağlı oldukları için Beni Süleym de katılmıştı; böylece Arabistan'ın önemli kabileleri birleşerek üç kolordu oluşturmuşlardı.
Birinci kol, Gatafan askerlerinden oluşmuş ve Arap başkanlarından Uyeyne b. Hısn'ın kumandasında idi. İkinci kol, Esed oğullarından oluşmuş ve meşhur Tuleyhate'l-Esedî'nin kumandasındaydı. Üçüncü kol Ebu Süfyan kumandasında Kureyş ordusuydu. Resul-i Ekrem (s.a.v.) bunların hazırlanmakta olduklarını haber alınca sahabeleri ile istişare etti. (Onların görüşlerine başvurdu.) Selman-ı Farisî (r.a.) hazretlerinin ileri sürdüğü görüş üzerine hendek kazılması emredildi. Sonra Resulullah (s.a.v.) üç bin kişi ile onların karşılarına çıktı. Sel' dağını arkalarına, hendek'i düşman ile aralarına alarak konakladı, bir aya yakın bir zaman geçti ok ve taş atışmaktan başka savaş yapamıyorlardı, mevsim kıştı, bu durum sıkıntı doğurdu, derken bir gece Allah Teâlâ soğuk bir saba rüzgarı gönderdi, bu rüzgar onları şiddetle üşütüyor, toprakları yüzlerine savuruyor, ateşlerini söndürüyor, çadırlarını söküyordu, hayvanlar birbirlerine karışmıştı, askerlerin etrafında melekler tekbir alıyorlardı. Bunun üzerine Tuleyhatü'l-Esedî, "Muhammed size sihir yapmaya başladı, haydi çabuk çabuk" demişti. Kureyş ile yahudilerin arası açılmıştı. Artık tutunamadılar ve bozulup kaçtılar. İşte bu ilahi nimet hatırlatılarak buyuruluyor ki:
Birçok ordular geldi de biz onların üzerlerine rüzgar ve sizin görmediğiniz askerler gönderdik. Bu şekilde onların tehlikelerini geri savdık. Ve Allah yaptıklarınızı görüyordu. Ne zahmetler çekiyordunuz, nasıl hendek kazıyordunuz? Allah görüyordu. Resul-i Ekrem Hendek'in sınırlarını belirlemiş ve her on kişiye kırk arşın olmak üzere kazı işini müslümanlar arasında bölüştürmüştü. Kendisi de bir ırgat gibi bizzat çalışıyordu. Mevsim kıştı. Müslümanlar üç gün gıdasız kalmıştı ve bu esnada Peygamberin bazı mucizelerini görmüşlerdi. Muhacirler ve Ensar çalışırlarken şu beyti mırıldanırlarmış:
"Bizler sağ olduğumuz sürece edebiyen cihad etmek üzere Muhammed'e bey'at etmiş kimseleriz.
" Resul-i Ekrem de hem çalışır, hem Ensar ve Muhacirler'e dua ederdi: "Ya Rabbi! Hayır ancak ahiret hayrıdır. Ensar ve Muhacirler'i mübarek eyle" derdi.
Selman, Huzeyfe, Numan b. Mukrin, Amr b. Avf ve Ensar'dan altı kişi çalışırlarken bir kaya çıkmış, kıramamışlar, kaya külüngü kırmıştı. Durumu Resulullah'a bildirdiler. Oraya indi. Selman beraberinde idi. Resulullah külüngü aldı, kayaya vurdu. Bir vuruşta çatlattı ve ondan bir şimşek çıkmış, Medine alanını aydınlatmıştı. Resulullah tekbir aldı, müslümanlar da aldılar, sonra ikinci, sonra üçüncü kaya parçalanmıştı, Selman gördüğü şimşeği Resulullah'a sordu. Resulullah: "Birincisi Hîre'yi ve Kisra'nın köşklerini gösterdi ve Cebrail bana haber verdi ki ümmetim onları alacak. İkincisi Şam ve Rumlar'ın kırmızı köşklerini gösterdi ve haber verdi ki, ümmetim onları alacak. Üçüncüsü de Yemen'de San'a köşklerini gösterdi ve haber verdi ki ümmetim onları alacak, müjde!" buyurdu. Bunun üzerine mümnler sevindiler, münafıklar "Şaşmaz mısınız, size ne boş vaadde bulunuyor, yerinizden çıkamazken Yesrib'den ta Hîre'yi ve Kisra'nın Medain'ini gördüğünü ve onların size fetholunacağını söylüyor" diyorlardı.[13]
Hendek Savaşı Bilindiği gibi bu savaşın yapıldığı yere yedi (7) mescidler de denmektedir. Bu savaşın özelliği düşmanı Medine şehrine sokmamak için geniş ve derin bir hendek açılmasıdır.
Bu hendeğin uzunluğu 225 m, derinliği 10 m, genişliği 20 m imiş. Rakam değer sayıları (2+2+5++1+2) = 12 eder, ki bu da “seyri süluk” mertebeleridir.
Nefsinin önüne derin bir hendek aç, ki ondan sonra orayı atlayıp da sana ulaşmasın.
O hendek kazılıyken büyük bir taş çıkar, sahabe ne kadar uğraştılarsa da o taşı kıramadılar. Durumu Hz. Peygambere haber verdiler.
Hz. Peygamber o taşa bir vurduğunda oradan bir kıvılcım çıkar, ortalığı aydınlatır ve Efendimiz, “Konstantaniye’yi görüyorum,” der. Taştan bir parça kopar.
İkinci defa vurduğunda gene bir kıvılcım çıkar ve Efendimiz, “İran kisra’nın saraylarını görüyorum,” der. Taştan ikinci parça kopar.
Tekrar bir daha vurur, bir kıvılcım daha etrafı aydınlatır, Efendimiz be sefer de, “Şam taraflarını görüyorum,” der ve taştan üçüncü parça koparak, taş ortadan kalkmış olur.
Gelecek zaman içinde bütün bunların fethinin olacağını o günden haber vererek mu’cizeler göstermiştir.
Orada olan yedi (7) mescid’in yerinde yedi (7) çadır olduğundan onlara göre isim almışlardır.
- Fetih Mescidi, Efendimizin içinde bulunduğu çadır,
- Selmanı Farisi çadırı, yerindeki mescid,
- Ömerül Faruk çadırı, yerindeki mescid,
- Hz. Ali (k.a.v.) çadırı, yerindeki mescid,
- Hz. Fatıma çadırı, yerindeki mescid,
- Müslümanlar çadırı, yerindeki mescid,
- Sahabeler çadırı, yerindeki mescid,
Sondan iki mescid yol genişletilmesinde yıkıldığı için onlar orada fi’ilen yok, manen vardırlar.
Bu yedi (7) mescid ise, “etturu seb’a” yedi (7) nefis mertebesini; onların fethini ifade etmektedir.
Zor kırılan taş, “nefsi emmare”, “nefsi levvame”, “nefsi mülhime”yi ifade etmektedirler. Oldukça zorludurlar, ancak (لَا) “lâ” kılıcı ile parçalanabilirler.
Medine’ye hicret, zat mertebesinden, bu mertebeden aldığı özellik ve güzellikleri “medeni”ce yaşayabileceği bir yerde sergilemisidir ve bu şehirde (Medine’de) oluşan herşey zahiren olduğu gibi batınen de mutlak bir oluşumu ifade etmektedir.
(اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah”dan aldığı hakikatleri, ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” çerçevesi ve manası içinde açıklayan Hz. Rasulüllah’a ve bütün bu hakikatleri ortaya getiren Hz. Allah’a ne kadar dua ve şükür etsek hamdımızı yerine getirmemiz mümkün değildir, bundan aciziz.
Daha iyisi zaten bizlerde var olan bu mertebeleri ortaya çıkarmaya gayret etmek olacaktır.
Allah daha iyisini bilir.
Allah hak söyler, hakkı söyler.[14]