Vemâ emvâlukum velâ evlâdukum billetî tukarribukum ‘indenâ zulfâ illâ men âmene ve'amile sâlihan feulâ-ike lehum cezâu-ddi'fi bimâ ‘amilû vehum fî-lġurufâti âminûn(e)
Ne mallarınız ne de çocuklarınız, sizi bizim katımıza daha çok yaklaştıran şeylerdir! Ancak iman edip salih amel işleyenler başka. İşte onlar için işlediklerine karşılık kat kat mükafat vardır. Onlar cennet köşklerinde güven içindedirler.
Halbuki sizi huzurumuza yaklaştıracak olan, mallarınız ve evlatlarınız değildir. Ancak iman edip de salih amel işleyenlere gelince, işte onların amellerine karşı kendilerine kat kat mükafat vardır. Onlar cennet köşklerinde emniyet içindedirler.
Bu ayet, mal ve evladın Allah katında yakınlık sağlamadığını, aksine iman ve salih amelin bu yakınlığı temin ettiğini vurgular. Anahtar kavramlar, Allah'a yakınlık, iman, salih amel, mükafat ve güvenli mekanlar etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kurb (قرب) kelimesi, mekan, zaman, neseb veya mertebe açısından yakınlığı ifade eder. Ayetteki 'tukarribukum' (تُقَرِّبُكُمْ) fiili, Allah'a manevi yakınlığı, O'nun rızasını kazanmayı ve katında yüksek bir mertebeye erişmeyi anlatır. Mal ve evladın bu tür bir yakınlığı sağlamadığı, ancak iman ve salih amelin buna vesile olduğu belirtilir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kurb (قرب), bir şeyin diğerine mesafesinin az olmasıdır. Kur'an'da bu kelime, hem maddi hem de manevi yakınlık için kullanılır. Bu ayetteki kullanımı, Allah'a manevi bir yakınlık, O'nun rahmetine ve rızasına nail olma anlamındadır. Mal ve evladın bu manevi yakınlığı temin etmediği, aksine iman ve salih amelin bu yakınlığın anahtarı olduğu vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Zülfâ (زُلْفَىٰٓ), yakınlık ve kurbiyet anlamına gelir. Ayette, mal ve evladın Allah katında bir yakınlık (zülfâ) sağlamayacağı, bu yakınlığın ancak iman ve salih amelle elde edileceği ifade edilir. Bu, Allah'ın rızasına ve cennetine ulaştıran manevi bir yakınlıktır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Zülfâ (زُلْفَىٰٓ), 'yakınlık' demektir. Ayetteki 'tukarribukum indena zülfâ' ifadesi, 'bizi katında yakınlaştıran bir yakınlık' anlamındadır. Bu, mecazi bir kullanımdır ve Allah'ın rızasına ve ihsanına nail olmayı, O'nun katında özel bir konuma sahip olmayı ifade eder. Mal ve evladın bu tür bir yakınlığı sağlamadığı vurgulanır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Zülfâ (زُلْفَىٰٓ), yakınlık ve derece anlamına gelir. Bu ayette, mal ve evladın Allah katında bir yakınlık veya üstün bir derece sağlamadığı, aksine iman ve salih amelin bu manevi mertebeye ulaştırdığı belirtilir. Kelime, Allah'ın lütfuna ve rahmetine erişmeyi ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İman (إيمان), Kur'an'da sadece bir inanç beyanı değil, aynı zamanda Allah'a tam bir teslimiyet ve güveni ifade eder. 'Âmene' (ءَامَنَ) fiili, Allah'ın birliğine, peygamberlerine ve ahiret gününe kesin bir şekilde inanmayı ve bu inancın gerektirdiği sorumlulukları üstlenmeyi içerir. Ayette, bu imanın Allah katında yakınlık sağlamanın temel şartı olduğu belirtilir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İman (إيمان), kök anlamı itibarıyla 'güvenmek, emin olmak, tasdik etmek' demektir. Kur'an'da ise Allah'a, peygamberlere, kitaplara, meleklere, ahiret gününe ve kadere inanmayı kapsayan geniş bir kavramdır. Ayetteki 'âmene' (ءَامَنَ) fiili, bu temel inanç esaslarını kabul eden ve kalben tasdik eden kişiyi ifade eder ki bu, salih amelin de ön şartıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Salah (صلاح), fesadın zıddıdır ve her şeyin kendi yerinde, doğru ve faydalı olması anlamına gelir. 'Salih amel' (صَـٰلِحًا), Allah'ın emrettiği ve rızasına uygun olan, hem bireye hem de topluma fayda sağlayan her türlü iyi işi kapsar. Ayette, imanla birlikte salih amelin, Allah katında yakınlık ve kat kat mükafat elde etmenin anahtarı olduğu vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Salih amel (صَـٰلِحًا), Kur'an'da imanın pratik tezahürü olarak ele alınır. Sadece bireysel ibadetleri değil, aynı zamanda sosyal adaleti, iyiliği, yardımlaşmayı ve genel olarak ahlaki erdemleri içeren geniş bir kavramdır. Ayette, iman edenlerin bu tür salih amellerle Allah katında mükafatlandırılacağı ve yüksek derecelere ulaşacağı belirtilir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Cezâ (جزاء), bir fiilin karşılığıdır; ister iyi ister kötü olsun. Bu ayette 'cezâü'd-dı'f' (جَزَآءُ ٱلضِّعْفِ) ifadesi, iman ve salih amel işleyenlere verilecek olan kat kat mükafatı ifade eder. Bu, Allah'ın lütfunun ve cömertliğinin bir göstergesidir; zira O, kullarının iyi amellerine misliyle değil, kat kat karşılık verir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Cezâ (جزاء), bir amelin karşılığıdır. Kur'an'da genellikle hem olumlu (mükafat) hem de olumsuz (ceza) anlamda kullanılır. Bu ayetteki 'cezâü'd-dı'f' (جَزَآءُ ٱلضِّعْفِ) ifadesi, Allah'ın iman eden ve salih amel işleyenlere vaat ettiği bol ve katlanmış mükafatı anlatır. Bu, Allah'ın adaletinin ve rahmetinin bir tecellisidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ğuraf (غرف), ğurfe'nin çoğuludur ve yüksek mekanlar, odalar veya köşkler anlamına gelir. Kur'an'da cennetin yüksek derecelerini ve özel mekanlarını ifade etmek için kullanılır. Ayette, iman edip salih amel işleyenlerin bu 'ğurufât'ta (ٱلْغُرُفَـٰتِ) güven içinde olacakları belirtilir, bu da onların cennetteki üstün konumlarını ve huzurlarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğurfe (غرفة), yüksekte inşa edilmiş oda veya mekan demektir. Kur'an'da çoğul olarak 'ğurufât' (ٱلْغُرُفَـٰتِ) şeklinde kullanıldığında, cennetteki yüksek dereceleri, köşkleri ve özel ikametgahları ifade eder. Bu ayette, salih amelleri sayesinde mükafatlandırılanların bu yüksek ve güvenli mekanlarda bulunacakları müjdelenir.
Sebe' Sûresi
Yakiyn ( kurb) ehli olmanın yolu çoklukta yani kesrette değil vahdet’tedir. Mallar ve evlatlar nimeti ilahiyye’dir. Bu nimetler yerli yerinde Hak’ka ait olarak, onun için ve onun rızası doğrultusunda kullanılmadığı zaman sahiplerine azap vermektedir. Çeşitli sebeplerle kişinin elinden gittiğinde ise büyük bir elem ve ızdırap vermektedir.
Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan vesilesidir. Çünkü siz onlarla megul olurken Allah’dan uzaklaşırsınız. Ya da Allah’ı sever gibi onlarıda sevmeniz şirk’tir. Size verilen bu nimetler sizin nefislerinize güzel gelerek sizi celbetmesin yolunuza engel olmasın.
Normal bir insanın elbette ki malları ve evlatları mutlaka vardır ve kendisinin bunların bir parçası olması hasebiyle de onlara büyük bir bağlılığı vardır. Ancak burada kavranılması gereken ve hatta zorunlu olan husus şudur, fiilen onları terk etmek değil kalbinden çıkarmaktır. Bu fiziki akrabalık ve maddi bağımlılık size Allah ve rasülünden daha sevimli gelmesin gönlünüze putlar olarak yerleşmesin. Bu husus Ana-baba’yı çocukları malı mülkü terk etmek ve onlarla ilgilenmemek değildir. Aksine bu idrake gelen kişi mal ve evlat ismi altında var olan hak’kın varlığını keşfedip onlara gerekli olan hizmeti göstermesidir. Çünkü hizmet edip saygı gösterdiği varlık hakk’tır. Beşeri değer yargılarından arınıp Allah’ın indinde bütün isimler ne anlam taşıyorsa o nazarla bakıp seyretmek gerekiyor.
“Ancak iman edip salih amel işleyenler başka.” Yâkîn ehli olmanın şartları sıralanıyor. Tahkiki olarak iman hakikatini idrak ettikten sonra salih amel işlemek. Yani yaptığımız ameller bir program üzerine olmalıdır. Bu programın kurgusu ve manası hak’tan, fiil ve tatbikatı kuldan olmalıdır ki, bu ameller salih amel olabilsin. İşte bunlar yani iman edip salih amel işleyenler yakîn ehli olanlardır.
“İşte onlar için işlediklerine karşılık kat kat mükâfat vardır. Onlar cennet köşklerinde güven içindedirler.” İman edip ardından salih amel işleyenlere kat kat mükafatlar verileceği beyan olunuyor. En büyük mükafat ve en büyük sofra ise vahdet sofrasıdır, vahdet rızkıdır, dünyada vahdet ilminin bilgisini alıp burada bu rızıkları yiyen kimse cennette de o rızıkları yiyecek yani vahdet âlemini cennette de yaşayacak, böylece hem dünyada hem ahrette kat kat mükafatlandırılmış olacaktır.
Dünyadaki mertebemiz ne ise ahiretteki mertebemizde aynen öyle olacaktır, onun için cennetin sekiz mertebesi olduğu bildirilmekte, bunların sekizincisi Zât cenneti yani kâmil insânların cenneti gerçek kulların cennetidir. Fecr suresinde “Fedhulî fî ibâdî Vedhulî cennetî” yani “Ey mutmainne, râdiyye, mardiyye nefse ulaşmış kimse Benim kullarımın arasına ve benim cennetime gir” hitabı ile kendi özel cennetine davet vardır. Diğer yedi cennetin dışında bu sekizinci cennet, madde cenneti değil, Zat cennetidir, burası Benim cennetim diyor Cenâb-ı Hakk yani beşere ait olan cennet ve cehennemde yaşayamayan insânların hali de Cenâb-ı Hakk’ın bildirdiği gibi Zâti cennettir, onları kendi maiyetinde kendi çevresinde yaşatacak. Esasen onlar ne cennet ehlidir ne de cehennem ehlidirler, vahde ve hakk ehidirler. ÇHU
~~34.38~
وَالَّذٖينَ يَسْعَوْنَ فٖى اٰيَاتِنَا مُعَاجِزٖينَ اُولٰئِكَ فِى الْعَذَابِ مُحْضَرُونَ
34.38 - Vellezîne yes'avne fî âyâtinâ muâcizîne ulâike fil azâbi muhdarûn.
Diyanet Meali:
34/38 Âyetlerimizi geçersiz kılmak için yarışanlar var ya, işte onlar azap için hazır bulundurulacaklar.
Elmalılı Hamdi Yazır:
34/38 Âyetlerimizi hukümsüz bırakmak için yarış ederek çalışanlar ise hakkın huzuruna onlar azâb içinde ihzar edileceklerdir