Veyerâ-lleżîne ûtû-l'ilme-lleżî unzile ileyke min rabbike huve-lhakka veyehdî ilâ sirâti-l'azîzi-lhamîd(i)
Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirilen Kur'an'ın gerçek olduğunu ve onun, mutlak güç sahibi ve övgüye layık Allah'ın yoluna ilettiğini görürler.
Kendilerine ilim verilmiş olanlar görüyorlar ki, Rabbinden sana indirilen Kur'ân, hakkın kendisidir. O, gücüne nihayet olmayan, her hamde lâyık bulunan Allah'ın yolunu gösteriyor.
Bu ayet, ilim sahiplerinin vahyin hakikatini idrak etmelerini ve onun Allah'ın doğru yoluna iletici niteliğini vurgular. Anahtar kavramlar, bilginin kaynağını, hakikatin mahiyetini ve Allah'ın sıfatlarını dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlim, bir şeyi olduğu gibi idrak etmektir. Bu ayetteki 'ilim', Allah'ın kullarına bahşettiği, vahyin doğruluğunu ve hakikatini kavrama yeteneğidir. Bu, sadece bilgi birikimi değil, aynı zamanda derin bir anlayış ve basirettir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İlim, bir şeyin hakikatini kavramaktır. Ayetteki 'kendilerine ilim verilenler' ifadesi, Allah'ın kendilerine Kur'an'ın hakikatini ve peygamberliğin doğruluğunu idrak etme yeteneği bahşettiği kimseleri ifade eder. Bu ilim, sadece dünyevi bilgi değil, aynı zamanda manevi bir idraktir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'ilm' kavramı, genellikle Allah'tan gelen vahiy bilgisiyle ilişkilidir ve bu bilgi, insanı hakikate ulaştıran yegane kaynaktır. Ayetteki 'ilim', vahyin doğruluğunu tasdik etme ve onun yol göstericiliğini anlama yeteneğini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Nüzul, bir şeyin yukarıdan aşağıya inmesi demektir. Ayetteki 'üunzile' fiili, Kur'an'ın Allah katından, yani semadan Peygamber'e vahyedilerek indirildiğini belirtir. Bu, vahyin ilahi kaynağını ve kutsiyetini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Nüzul, mecazi olarak bir şeyin bir yerden başka bir yere gelmesi anlamına da gelir. Ancak bu ayetteki 'üunzile', Kur'an'ın Allah tarafından Peygamber'e vahyedilmesi ve ona ulaştırılması anlamındadır. Bu, vahyin ilahi bir emirle gerçekleştiğini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Nüzul, Allah'ın kelamının Cebrail aracılığıyla Peygamber'e ulaştırılmasıdır. Ayetteki 'üunzile', Kur'an'ın ilahi bir menşeden geldiğini ve Peygamber'e özel olarak indirildiğini ifade eder, bu da onun hakikatini pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hak, bir şeyin sabit ve doğru olmasıdır. Ayetteki 'el-hak' kelimesi, Kur'an'ın Allah katından gelmesi sebebiyle mutlak doğru, gerçek ve şüphe götürmez olduğunu ifade eder. Bu, onun temel bir niteliğidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hak, varlığı sabit olan ve inkârı mümkün olmayan şeydir. Bu ayette 'el-hak', Kur'an'ın içeriğinin ve mesajının kesinlikle doğru olduğunu, hiçbir yanlışlık veya çelişki barındırmadığını belirtir. İlim sahipleri bunu idrak eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da 'hak' kavramı, genellikle Allah'ın varlığı, birliği, adaleti ve vahyinin doğruluğu gibi temel inanç esaslarını ifade eder. Bu ayette 'el-hak', indirilen vahyin, yani Kur'an'ın, mutlak ve değişmez bir gerçeklik olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hidayet, doğru yolu göstermek ve o yola iletmektir. Ayetteki 'yehdi', Kur'an'ın insanları şaşkınlıktan ve sapkınlıktan kurtararak, Allah'ın rızasına uygun olan doğru yola yönlendirdiğini ifade eder. Bu, onun rehberlik vasfıdır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Hidayet, birine doğru yolu tarif etmek ve onu o yola sevk etmektir. Bu ayette 'yehdi', indirilen vahyin, insanları Allah'ın belirlediği 'sırat-ı müstakim'e, yani güçlü ve hamde layık olan Allah'ın yoluna ulaştırdığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'hidayet', Allah'ın insanlara doğru yolu göstermesi ve onları bu yola yönlendirmesi anlamında kullanılır. Ayetteki 'yehdi', vahyin, insanları Allah'ın iradesine uygun bir yaşama ve nihai kurtuluşa götüren bir rehber olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Aziz, galip, güçlü ve yenilmez olandır. Bu ayette 'el-Aziz', Allah'ın kudretinin ve üstünlüğünün sınırsız olduğunu, hiçbir gücün O'na karşı gelemeyeceğini ve O'nun yolunun da bu üstünlükle korunmuş olduğunu belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Aziz, kendisine ulaşılamayan, galip gelinemeyen ve benzeri olmayan demektir. Ayetteki 'el-Aziz', Allah'ın mutlak gücünü ve yüceliğini ifade eder. O'nun yolu da bu azametle donatılmıştır ve takip edenleri korur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hamid, övgüye layık olan, övülen demektir. Ayetteki 'el-Hamid', Allah'ın tüm kemal sıfatlarına sahip olması nedeniyle her türlü övgüye müstahak olduğunu ve O'nun yolunun da bu övgüye layık nitelikleri taşıdığını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hamid, övülen ve övgüye layık olan demektir. Bu ayette 'el-Hamid', Allah'ın zatında ve sıfatlarında mükemmel olduğunu, bu nedenle tüm hamd ve şükrün yalnızca O'na ait olduğunu vurgular. O'nun yolu da bu mükemmelliği yansıtır.
Sebe' Sûresi
Kendilerine ilim verilenler: Mârifet ilminden kendilerine verilenler ki, bunlar ise Ârifler olmaktadır. Bunlara “ehlullah” ( Allah ehli) denir. Yakîn ehli oldukları için ilimleri aynı zamanda ilm-i ledün’dür. “Ledün ilmi”, batıni ilimler olarak tarif ediliyorsa da Allah’ın indindeki ilim demektir yani tevhid ilmi demektir. İlim genel olarak iki türlüdür, biri sûri ilimler olarak adlandırılan ve bedenimizi ilgilendiren ilimler, diğeri de manevi ilimlerde denilen ruhumuzu ilgilendiren ilimlerdir ve genelde din ile ilgili ilimler manevi ilimler olarak kabul edilmektedir. Fakat gerçek anlamda manevi ilimler ismi üstünde fiiller ile ilgili değil, mânâ ile belirtilen ilimlerdir, bunlara batıni ilim de denmektedir.
Ârif’in bilgisine, Mârifetullah ( Allah bilgisi) denir. Ârif, marifet ehli kabul edilir. Ârif, Allah’ı, Allah ile bilir ve tanır. Ancak Ârifler de marifet görüş ve bilişlerinin genişliğine göre farklı mertebelerde olabilirler. Ondan bilen, gören, konuşan kendisi değil, Allah’tır.
Böylece kendilerine ilm-i ledün verilen muhakkîk ârifler sana indirilenin ( indinden gelenin) hak olduğunu açıkça görürler. Çünkü perdelenmiş birisi kitab-ı nâtık olan Ârif-i Billâh’ı ve kelâmını bilemez. Bir şeyi bilen kimse o şeyi kendi içindeki var olan anlamıyla bilir. İlimden payı marifetten nasibi olmayan birisi bu zümreyi bilemez ve tanıyamaz kelamını da duyamaz. Çünkü onu bilmesini sağlayacak donanımdan (ledün ilminden) yoksundur. O’nu ancak o bilir. Burada “sana indirilen”, Kur’an’ın nüzülüdür. Hakikati Muhammedi’den Hazreti Muhammed mertebesine olan tenezzül ile yüklenen emaneti ilahiyye’dir. İnsan ve Kur’an ezeli kardeştir hükmünce indirilenin veya yüklenenin ne olduğunu kendilerine verilen bu ilmi ledün sayesinde bilirler.
وَيَهْدٖى اِلٰى صِرَاطِ الْعَزٖيزِ الْحَمٖيدِ
Ve yehdî ilâ sıratıl aziyzil hamiyd “ Ve yehdî” Doğru yola ilettiğini” Kendilerine yukarıda bahsedilen ilimden verilenler, Kitâb-ı Nâtık olan Kâmil insan’ın , kendilerini Allah’a ulaştıran “Hâdî” olarak hidayet yoluna ilettiğini bilirler.
“Azîz ve Hamîd “ Azîz, Mutlak galip ve üstün olan yönü ile perdelenmişleri mağlup eden, kahrıyla onları engelleyen ve ezen, kendilerine ilim bahşedilenler için ise onları vahdete erdirmekte galip olan, onlara sıfatlarıyla nimet bahşedendir. Hamîd, olarak ise kendilerine ilim verilerek övgüye layık olan mü’minlere, ( sâliklere ) her türlü lütufları bağışlayandır. ÇHU
İlmi Ledün’nü tarif ederlerken şöyle demişlerdir: “İlmi Ledün nefsin vakıa geçişi değil vakı’ın nefste taayyünüdür.” Herhangi bir hadisenin vuku bulmasından sonra biz onu anlayıp idrak ediyoruz, işte bu nefsin vak’ı’ya geçişi demektir, yani bu hadise yok iken nefsimiz o hadiseyi bilmiyor, vak’ı olduktan sonra biz ona nüfuz ediyoruz, işte bu anlayış ilmi Ledün anlayışı değildir diyor, ilmi Ledün ise vakı’anın nefste meydana gelmesidir. İşte anlatılması ve anlaşılması bu kadar zor olan bir hadisenin yaşanılması tabi ki daha zor olacaktır, belirli seviyelerde bulunan kıstaslarımızı aşmamız gerekiyor bunun için. İnsanlar nefslerinin, şartlanmaların ve zanların tesiri altındadır ve bunların sınırları içerisinden dışına çıkamıyoruz, gerektiğinde ihtiyati olarak bunların dışına çıkmamız gerekiyor. Ne kadar Hakk’a yakın bir yaşam idraki bizde oluşursa onlar ilmi Ledün anlayışındandır.
Bütün ehlullah hazeratı Ledün ilmi yoluyla şereflenmişler ve bunun için kendilerine Allah ehli denmiştir, gerçi bu hali bilsekte bilmesekte bizlerde Allah ehliyiz fakat kıymetini, hakikatini bilemediğimiz için değerlendiremiyoruz. TB
وَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا هَلْ نَدُلُّكُمْ عَلٰى رَجُلٍ يُنَبِّئُكُمْ اِذَا مُزِّقْتُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ اِنَّكُمْ لَفٖى خَلْقٍ جَدٖيدٍ
34/7 Ve gâlellezîne keferû hel nedullukum alâ raculiy yunebbiukum izâ muzzıgtum kulle mumezzegın innekum lefî halgın cedîd.
Diyanet Meali: