Huve-lleżî ce'alekum ḣalâ-ife fî-l-ard(i)(c) femen kefera fe'aleyhi kufruh(u)(s) velâ yezîdu-lkâfirîne kufruhum ‘inde rabbihim illâ maktâ(en)(s) velâ yezîdu-lkâfirîne kufruhum illâ ḣasârâ(n)
O, sizi yeryüzünde halifeler kılandır. Artık kim inkar ederse inkarı kendi aleyhinedir. İnkarcıların inkarı, Rableri katında ancak uğrayacakları gazabı artırır. İnkarcıların inkarı, ancak ziyanlarını arttırır.
Sizi yeryüzünde halifeler yapan O'dur. Artık kim küfrederse, küfrü kendi aleyhinedir. Kâfirlerin küfürleri, Rablerinin katında kendilerine buğzdan başka bir şey artırmaz, kâfirlerin küfürleri kendilerine zarardan başka bir şey artırmaz.
Fâtır Suresi'nin 39. ayeti, Allah'ın insanı yeryüzünde halife kılışını ve inkarcılığın sonuçlarını ele almaktadır. Ayet, 'halifelik', 'küfür' ve 'hüsran' gibi temel kavramlar üzerinden insanın sorumluluğunu ve inkarın ahiretteki karşılığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ce'l (جعل) kelimesi, bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek, bir şeyi yaratmak veya bir şeyi bir şey yerine koymak anlamlarına gelir. Bu ayetteki 'ce'alekom' ifadesi, Allah'ın insanı yeryüzünde halife olarak tayin etmesi, yani ona belirli bir yetki ve sorumluluk vermesi anlamındadır (el-Müfredât, s. 195).
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ce'l (جعل) fiili, Kur'an'da 'kılmak', 'yapmak', 'yaratmak' gibi anlamlarda kullanılır. Burada 'ce'alekom halâife' ifadesi, Allah'ın insanları yeryüzünde birbirinin yerine geçecek, idare edecek varlıklar kılması demektir (Mecâzü'l-Kur'ân, I, 260).
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Halife (خليفة), bir başkasının yerine geçen, onun ardından gelen veya onun adına iş gören demektir. 'Halâife' (خَلَـٰٓئِفَ) ise bunun çoğuludur ve ayetteki bağlamda, Allah'ın yeryüzündeki hükümlerini uygulayan, nesilden nesile birbirinin yerine geçerek yeryüzünü imar eden insan topluluklarını ifade eder (el-Müfredât, s. 293).
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Halife kelimesi, 'birinin yerine geçmek' kökünden gelir. Ayetteki 'halâife fi'l-ard' ifadesi, Allah'ın insanları yeryüzünde birbirinin yerine geçiren, nesilden nesile devam eden ve yeryüzünü imar etmekle görevli kıldığı varlıklar olarak tanımlar (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 360).
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Halife kavramı, Kur'an'da insanın yeryüzündeki özel statüsünü ve sorumluluğunu ifade eder. İnsan, Allah'ın yeryüzündeki vekili olarak yaratılmış, ona belirli bir otorite ve imar etme görevi verilmiştir. Bu, sadece ardıllık değil, aynı zamanda ilahi iradenin yeryüzünde temsilidir (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 180-185).
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Küfr (كفر) kelimesinin asıl anlamı 'örtmek'tir. Bu, hem nimeti örtmek (nankörlük), hem de hakkı örtmek (inkar) şeklinde tezahür eder. Ayetteki 'men kefera' (فَمَن كَفَرَ) ifadesi, Allah'ın varlığını, birliğini ve gönderdiği hakikatleri inkar eden kişiyi tanımlar (el-Müfredât, s. 715).
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Küfr (كفر), Allah'ın nimetlerini gizlemek, şükretmemek ve O'nun varlığını, birliğini veya peygamberlerini inkar etmektir. Ayetteki 'küfrühû' (كُفْرُهُۥ) ifadesi, inkar edenin bu eyleminin kendi aleyhine olacağını, yani cezasını çekeceğini vurgular (Basâiru Zevi't-Temyîz, IV, 396).
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Küfr, Kur'an'ın temel kavramlarından biridir ve 'iman'ın zıddıdır. Sadece bir inançsızlık değil, aynı zamanda Allah'ın lütuflarına karşı nankörlük ve O'nun mesajını reddetme eylemidir. Bu ayette, küfrün sadece dünyevi değil, ahirette de olumsuz sonuçları olacağı belirtilir (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 120-125).
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Makt (مقت), şiddetli buğz ve nefret demektir. Kur'an'da genellikle Allah'ın, hoşnut olmadığı, isyan eden ve inkar eden kullarına karşı duyduğu şiddetli gazabı ifade eder. Ayetteki 'illâ maktan' (إِلَّا مَقْتًا) ifadesi, inkarcıların küfrünün Rableri katında sadece gazabı artıracağını belirtir (el-Müfredât, s. 763).
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Makt (مقت), Allah'ın inkar edenlere karşı duyduğu şiddetli öfke ve gazaptır. Bu kelime, sadece bir hoşnutsuzluk değil, aynı zamanda bir ceza ve uzaklaştırma anlamı taşır. Ayette, inkarcılığın Allah katında gazabı artırmaktan başka bir şeye yaramayacağı vurgulanır (Mecâzü'l-Kur'ân, II, 160).
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Husr (خسر) veya husrân (خسران), sermayeyi kaybetmek, ziyana uğramak demektir. Kur'an'da genellikle ahiret hayatında kurtuluşu kaybetmek, ebedi azaba duçar olmak anlamında kullanılır. Ayetteki 'illâ hasâran' (إِلَّا خَسَارًا) ifadesi, inkarcıların küfrünün onlara sadece ahiretteki büyük bir kayıp ve ziyan getireceğini vurgular (el-Müfredât, s. 288).
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Husrân (خسران), bir kimsenin kendisi için faydalı olan şeyi kaybetmesi, zarara uğramasıdır. Dinî bağlamda ise, ahiret saadetini kaybetmek ve cehenneme müstahak olmaktır. Bu ayette, inkarcıların küfrünün onlara sadece ebedi bir kayıp ve hüsran getireceği açıkça belirtilmiştir (el-Külliyyât, s. 409).
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Hüsran kavramı, Kur'an'da genellikle dünya ve ahiret dengesinde kişinin yanlış tercihler yaparak nihai kurtuluşu kaybetmesini ifade eder. İnkar edenler, Allah'ın kendilerine verdiği ömrü ve nimetleri doğru değerlendiremeyerek, ahiretteki ebedi mutluluğu yitirirler ki bu da en büyük hüsrandır (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 210-212).
Fâtır Sûresi
Kur’ân-ı Kerîm’de hilâfet kelimesi bulunmaz, halife kelimesi de terim anlamıyla geçmez. Ancak halife, halâif ve hulefâ kelimeleri kullanılarak, insanın Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğu sıklıkla tekrarlanır (Bakara 2/30; En‘âm 6/165; Yûnus 10/73; Neml 27/62; Fâtır 35/39; Sâd 38/26). Bazı âyetlerde halifenin sözlük anlamı çerçevesinde, bir kısım kavimlerin kendilerinden öncekilerin yerine getirilip yeryüzünde söz sahibi kılındığına işaret edilir (A‘râf 7/69, 74; Yûnus 10/14). Bu âyetlerin içeriğinden insanın hak ve adaleti gerçekleştirmek, yararlı ve iyi işler yapmak üzere ağır bir sorumluluk yüklenerek, bir bakıma Allah’ın güvenine de mazhar olarak yeryüzüne gönderildiği anlaşılmaktadır. İnsanın yeryüzünde en şerefli varlık sayılması da bununla ilgilidir.[115]
“Huve-llezî ce’alekum halâ-ife fî-l-ard” yeryüzünde halife olmak kişinin kendi varlığında halife kılan “Hüve’nin hüvesi” olarak ona hakk’ın kimliği sahibi olarak ayna olmasıdır. (Murat Derûni)
"Kişi neyi inkâr ederse, hakikatte onunla perdelenir. İnkâr, aynı zamanda bir çeşit şirktir; çünkü Hakk’ın tecellisini görmemektir."[116]
Halvetiye Uşşakiye, Terzi Baba kolunda halife ve hilafet nedir bakacak olursak.
H İ L Â F E T ve M E R T E B E L E R İ
Tarîkât-ı Âliyyenin “Terzi Baba” kolunda hilâfet mevzuuna bakışın ne olduğunu, Peygamberimiz (s.a.v.) den beri süre gelen bu ilâhi seyrin bizim Hak yolumuzda nasıl oluştuğunu da açıklamak istiyorum.
Bu meseleyi kâleme almadan önce bir ziyaret vesilesiyle “huzur-u dergâhında” bulunup sohbet edebilme imkânı bulabildiğim “Terzi Ba-bam”dan hilâfet konuları hakkında izahat ve fikir taleb etmiştim. Kendileri de acizane fakiyre bu konuda geniş beyanlarda bulundular. Hatta o ana kadar gizleyip açıklamadığı bazı meseleleri de açıklamış oldular. Ancak öncelikli olarak konumuzu baştan ele aldığımızda, “Halife” ve “hilâfet”e açıklık getirmeğe çalışalım.
“Halife” sözlükte, “arkada olmak, birinin arkasından gelmek, yerine geçmek,” anlamlarına gelen “half” kökünden türetilmiştir.
Bir başka açıdan baktığımızda Efendisi adına irşad faaliyetinde bulunan ve ölümünden sonra O’nun yerine geçen kimsedir. Buna İnsân-ı Kâmil anlamında kullanılan tasavvuf terimi de diyebiliriz.
Bir kimsenin diğer bir zâtın yerini tutmasına da hilâfet denmiştir.
Hilâfet, قُلْ “kul” hitabının mazharı olabilmektir. Halife sözcüğünün biri siyasette, diğeri de tasavvufta olmak üzere başlıca iki alanda kullanıldığını görüyoruz. Âyet ve hadislere göz attığımızda da Hz. Âdem ve soyuna halife denmiştir.
Halife ve hilâfet bir tasavvuf kavramı olarak İnsân-ı Kâmil fikrinin gelişmesi sonucu ortaya çıkmıştır.
Bazı âyetlerde ise şöyle beyan edilir.
Bakara 2/30. âyetinde;
إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً
inniy ca’ılün fiyl ardı haliyfe “kesin ben yeryüzünde halife ca’l edeceğim (halkedeceğim)” Enam 6/165. âyetinde
ذى جَعَلَكُمْ خَلَائِفَ الْأَرْضِعوَهُوَ ال
ve hüvelleziy ce’aleküm halaifel ardı “ve sizi yeryüzünün halifeleri ca’l eden (kılan) ...” Sad 38/26. âyetinde
إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِعاسِ بِالْحَقِّ يَا دَاوُدُ إِنْعفَاحْكُمْ بَيْنَ الدِّ
ya davudü inna ce’alnake haliyfeten fiy’l ardı fahküm beyne’n nasi bi’l hakkı “ya Davud kesin biz yeryüzünde seni biz halife ca’l ettik (kıl-dık)
O hâlde hakk ile insânlar arasında hükmet...” Şahabeddin Es-Sührûverdi de, “ilâhi nefsin Allah’ın yeryüzün-deki halifesi olduğunu,” söyler.
Allahın halifesi dendiği zaman ise, isim ve sıfâtlarıyla kendisinde en mükemmel biçimde tecelli ettiği İnsân-ı Kâmil akla gelmektedir.
Öte yandan insân fiilini, işini, varlığını Allah’ın himayesine havale ettiği için Allah da “İnsân”ın halifesidir.
Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) bir sefere çıkarken “Allahım, yolda sahibim, ailem de halifem sensin,” diye dua etmişlerdir.
İbn’ül Arabi’ye göre; “Allahın yeryüzündeki halifesi peygamberlerdir. Peygamberler O’nun hükümlerini O’nun adına insânlar arasında uygularlar.
Hz. Muhammedden sonraki halifeler de Allah’ın değil, Rasû-lünun halifeleridir.” (Fusûs s.162) Terzi Baba’nın ilâhiyat mektebinde bu meselelere nasıl bakılıyor?... hilâfet sistemi nasıl işliyor?...
Kendisinden sohbet esnasında edindiğim bilgi ve fikirleri de beyan etmek istiyorum.
“Halife kendi önünde bulunanın arkasında olandır. Âdem (a.s.) halifedir. Çocukları da O’nun halifeleridir. Ayrıca bu pey-gamber de, kendi mertebesinde hakkın halifesidir. Bu peygam-ber ayrıca Kelime-i Tevhidin ve Kelime-i Risâletin bulunduğu mertebesi itibarıyla halifesidir.” Halifeyi tanımlarken, “kendi önünde bulunanın arkasında olandır,” demiştik.
İnsân Allah’ın halifesi olduğundan, Allah (c.c.) tek sûrette görünen olmadığından, kendisi asil olmakla birlikte, görünen olmadığından bâtında kalmaktadır. O zaman da halifenin önünde kimse olmadığından asıl olmuş olmakta ve asaleten de halife olmaktadır (yerinde kaimdir).
Böyle olunca da Kul = Halife = → Zahir ←→ Allah (c.c.) = → Bâtın’dır.
Ancak burası çok hassastır. O kişi hiç bir zaman haddini aşmaması gerekir ki zâten gerçek halife de haddini aşmaz.
Halife gerçek mânâda kullanıldığında görünmeyenin görüneni olur.
Halife ve hilâfet hususunda şunu da söylememiz mümkündür.
Ahad’a bir taayyün (mim) i ilâvesiyle Ahmed yani bu âlemler oluşmuştu. Burada Ahmed’in aldığı diğer bir isim de “Halife”dir.
Önceki bilgilerimizi tazeleyerek sayılar ile baktığımızda;
Ahad’a 13’e bir (mim) 40 ilâvesiyle Ahmed 53 oluşmuş idi.
Böylece “Ahmed” → “Ahad”ın;
(53) de → (13) ün halifesi durumundadır.
53 görünen (zahir); 13 de bâtın’dır.
Hulefa-i Râşidiynin sonuncusu Hz. Ali Efendimizden gelen kendi yolumuzdaki hilâfet sistemimizi yine efendibabamdan öğrendiğim beyanlar istikametinde açıklamaya çalışayım.
Bizim yolumuzda hilâfet sistemi dört (4) yönlüdür.
Bunlardan birincisi, “Hilâfet-i Şahsiye”dir.
Derslerini bitiren herkese verilen “hilâfet-i şahsiye” ile kendi varlığının halifesi olma, kendini yönetecek duruma gelme, Âdemiyet mertebesi itibarıyla kendinde bulma ve yaşama hâlidir.
Seyr-i sülûk derslerini bitirince oluşan bu halifelikte, kişi insânlığını anlar ve idrak eder, kendi kendini idare eder duruma gelir, kendi beden mülküne konmuş olurlar. İlk bilinmesi lâzım gelen hilâfet budur.
Bu hilâfete ulaşamayan kimse kendini yönetemediğinden nefisleri tarafından yönetilmiş olurlar. İnsânın amir olarak başkasına sözü geçse de kendi nefsinin memuru sayıldığından nefsine söz geçiremez.
İkincisi “Rehber Halife”dir. Terzi Babamın bulunduğu yerde yaşa-yan ve çevrelerine fayda sağlayan kimselerdir. Kendisine özel olarak yardımda bulunan bu kimseler yeni gelenlere kendisinin işinin kolaylaşması için yol gösteren ve fayda sağlayanlardır.
Üçüncüsü “Vekil Halifelik” ise, Hazretimizin bulunduğu yerden başka yerlerde ikamet eden tekmil tarîk etmiş seyri sülûkunu tamam-lamış halife-i şahsiyye ünvanını alan kabiliyetli kişilerin arasından seçilip görevlendirilenlerdir.
Bunlar bulundukları yerlerde Hazretimize vekâleten, kendilerine asa-leten görev yapan kardeşlerimizdir. Bunların belirli selâhiyetleri vardır. Kendi başlarına halledemeyecekleri mesele olursa istişare yapıp mese-leleri çözerler ve yolun devamını sağlarlar.
Dördüncüsü ise Mutlak Halife “Hilâfet-i Asliye”dir.
Efendi Hazretlerimizin irtihâlinden evvel merkezde kendi yerine tayin ettiği “halifesi veya halifeleridir”.
Bunlar görevi alırlar, kendi başlarına asıl halife olarak üstadın halifesi, kendinin de asılı olarak görevlerini sürdürürler.
Onlara da aynı sistem içerisinde kendinden sonrakilere aldıkları emaneti (hilâfeti) aktarırlar. Böylece tevhid ilmi ve Muhabbetullah gö-nüllerden gönüllere seyran ederek yolculuğuna devam eder.
Burada yeri gelmişken şu hususları da belirtmek istiyoruz.
Üçüncü hilâfette (vekil hilâfet) olanlar;
- dilerlerse, bağlı oldukları makam göçtükten sonra kendi başlarına asaleten hükmüyle görev yaparlar;
- dilerlerse, dördüncü sırada bulunan Halife-i asliye’ye bağlanırlar.
Az önce sıralamasını verdiğimiz hilâfet mertebelerinden başka diğer bir husus ise; derslerini bitirememekle birlikte belirli bir yerlere gelmiş, Hazretimizin bulunduğu yerin dışında ikamet eden kimseleri de bulun-dukları yerlerde fayda sağlaması bakımından görevliler hükmüyle kendilerine görev verdiği kimselerdir.
Birçok yerde bu kardeşlerimizden vardır.
Terzi Baba yolundaki hilâfet sistemi ana hatlarıyla belirtiğimiz bu özelliklerden oluşmaktadır.
Ancak burada unutulmaması gereken çok önemli bir hususu da ifade edelim.
Terzi Baba yolunda, “Gerçek halife” olmanın ilk şartı, “Kişinin gönlünden mutlaka rabbani hakikatleri alması gerekmektedir.” Kişi gönlüne danışıp oradaki ilhamı alabilmelidir. Rabbani bilgilere ulaşamayan, bilgiyi, nefsinden ve vehminden alır ki bu da hatalara sebep olan yanlış bir yoldur.[117] “ İz- -T-B- ”
"Halîfe, Hakk’ın sıfatlarıyla tahakkuk edendir. İnsan, Allah’ın ‘Rahmân’, ‘Alîm’, ‘Kadîr’ gibi isimlerinin tecellîgâhıdır. Bu sebeple, hilâfet kemâlâtı ancak mârifetullah ile tamam olur."[118]