İçeriğe atla
Yâsîn 12Cüz 22 · Sayfa 440

Yâsîn Sûresi 12. Âyet

يس

Sohbete sor

İnnâ nahnu nuhyî-lmevtâ venektubu mâ kaddemû ve âśârahum(c) ve kulle şey-in ahsaynâhu fî imâmin mubîn(in)

Şüphesiz biz, ölüleri mutlaka diriltiriz. Onların yaptıklarını ve bıraktıkları eserlerini yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) bir bir kaydetmişizdir.

Yâsîn Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Cenâb-ı Hakk (c.c.) şeksiz şüphesiz kendi zâtından konuşuyor ki, ilk geldiği zaman da dâhil olmak üzere bütün zamanlarda bu Âyet-i Kerîme faaliyette olacaktır.

Kim okuyor veya nerede okunarak lisâna geliyor ise orada Cenâb-ı Hakk (c.c.) bizâtihi kendisi o işi yapmaktadır. Bu Âyet-i Kerîme ve benzerleri hükmünce de hayat vermenin sadece Hakk’a âit olduğu anlaşılmaktadır.

Efendimiz (s.a.v) bu Âyet-i Kerîme gereğince “Yâsîn-i Şerifi ölülerinize okuyun” buyurmaktadır. Bizler de hemen kabir başına giderek Yâsîn-i Şerif’i okuyoruz ve işimiz bitti zannediyoruz oysa Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın bu hitâbı dünyâda ölü olarak yaşayanları da kapsamaktadır.

Ölüp kabirlerine girmiş olanlara okunduktan sonra bunun nûr’u ulaşır ancak onların dünyâda artık bu Âyet-i kerîme’lerden istifâde etmeleri mümkün değildir. Bu Âyet-i kerîme kişileri dünyâda iken “ölmeden önce ölünüz” hakîkatini yaşamaya yönelten bir Âyet-i Kerîme’dir. Cenâb-ı Hakk (c.c.) bunu da ancak “Biz yaparız” demektedir.

Bu Âyet-i Kerîme, fiziki olarak sıhhatli ancak iç bünyesinde idrâk olarak “ölü” hükmünde olan yâni hayâl âleminde yaşayan kimselerin gerçek âleme geçmesini temin eden nefhayı ilâhîyyedir.

Bu âlem, bâzılarına göre, gaflet ile yaşanan “ölü” âlem, bâzılarına göre gerçek “hayy” yâni Hakk ile yaşanan diri âlemdir.

Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın kişilerin başlarına değnekle dokunması şekliyle olan bir hâdise değildir bu hâdise tabîi

ki; Cenâb-ı Hakk (c.c.) dilerse her türlüsünü yapar ancak Allah’ın yolu bir sistem üzerinedir ve sebeplere bağlanmıştır. Bu sebepler tatbik edildiğinde o mahallin dirilmemesi mümkün değildir.

Bu Âyet hükmünün gerçekleşmesi için evvelâ “ve nefahtü” ye (15/29) ulaşmak lâzımdır yâni gecelerden Regaib gecesinin oluşması lâzımdır ki sonrasında Mevlût gecesi oluşarak doğum olsun ve daha sonra gelişim sağlansın.

Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın bu Âyet-i Kerîme’deki “Biz diriltiriz” ifâdesi hakîkat ve mârifet mertebelerindeki doğuştur, şeriat ve târikat mertebelerindeki doğuşlar daha evvelen olacak hâdiselerdir. Cenâb-ı Hakk (c.c.) ayrıca kullandığı vasıta ile yâni, bu mertebeler îtibarı ile, daha evvel “Kâmil İnsân” olarak, “nefha-i İlâhiyye” ile dirilttiği kişi ile beraber, “Biz yaptık” ifâdesini kullanmaktadır ki ne büyük nezâkettir.

Bu Âyet-i Kerîme’nin hükmünün tahakkuk etmediği bir yerde kişi isterse 50 sene târikat hükümleri içerisinde hayatını sürdürsün, “nefhayı ilâhîyye” ye ulaşamamış ise hayâlinde bir yaşam ortalamasında ve uyku içerisinde, kendisinden daha büyük gaflette olanlardan daha az bir gaflet ile yaşar. “Ben neyim?” sorusunun cevabını kişinin şeksiz ve şüphesiz olarak kendisinde bulması gereklidir.

“Ben şu tarihte şurada doğdum ismim şudur” demesi ise, bunlar madde bedenin benlik bilgileridir ki, benlik davasıdır. Bu ise bir davadır, böyle bir benlik davası ise Hakk’ın indinde farkında olmadan gizli şirktir.

“Senin Rabbin kim, hangi esmânın zuhurusun, baban aklı küll mü, nefsi küll mü?” bu bilgilerin müşâhede ile tespiti gereklidir.

İşte okuduğumuz bu bilgilerin ne kadar sonsuz derinlikleri ve genişlikleri ve yücelikleri olduğunu anlatmak için beşer kelâmı da aciz kalıyor, kul da aciz kalıyor.

Şöyle bir düşünelim Cenâb-ı Hakk (c.c.)’a ne takdim

ettik? Namaz mı? Oruç mu? Zekât mı? Bunların hepsi kendimiz için, “Biz bunları yaptık Ya Rabbi bana cennetini ver” demek için. İşte bizim Rabbimize takdim edebileceğimiz tek bir şeyimiz vardır o da canımızdır. Can dediğimiz şey bizim zamanımızdır ve bizler zamanlarımızı başka şeyler yolunda harcıyoruz. “Ya Rabbi bu zamanım için şu ibâdetleri yaptım bana cennetini ver” dediğimizde Cenâb-ı Hakk (c.c.), “sen onlarımı istiyorsun kulum, al sana bunları misli ile veriyorum” der. Şartlanmış olarak “Allah” kelimesini dilimizde dolandırmamız hakîkat’ten “Allah” dememiz değildir, o anda beynimizde-gönlümüzde muhabbet ettiğimiz, ne varsa bizim Rabbımız odur ve ne talep edersek o anda ondan talep ediyoruzdur.

Ahirette amel defterimiz kapanmasın diye hanlar yaptırdık, çeşmeler yaptırdık diyelim, işte Cenâb-ı Hakk (c.c.) biz sizin bu niyetlerinizi yâni buraya gelmeden bunları yaparken ne talep ettiğinizi biliyoruz ve göreceğiniz muamele de bunların karşılığıdır, diyor.

Cennet ehline cehennem haram, cehennem ehline cennet haram, Hakk ehline ikiside haramdır, yâni bu demektir ki bizler bu ikisininde talebinde bulunamayız, “Ya Rabbi cehenneminden azâd et”, “Ya Rabbi beni cennetine koy” demek taleptir. O halde tam bir sıdkı sadakât ve teslimiyet ile yap denileni yapıp hiçbir karşılık beklemeden Hakk’a havâle etmeliyiz, işte o zaman ancak biz daha bu dünyada iken, “ölüler hanesinden diriler hanesine” geçmiş oluruz.

Kendi varlığımızda Hakk’ın varlığından başka bir varlık olmadığını anladığımızda Hakk’ın bizi nasıl dirilttiğini daha dünyâda iken müşâhede etmiş oluruz.

Tebâreke-i Şerif’te “Evvela ölümü halketti”(67/2) deniliyor, işte bu Âyet-i Kerîme’de de aynı şey belirtiliyor çünkü Cenâb-ı Hakk (c.c.) evvelâ ölümü halketti dirilmeyi daha sonra, fiziki bedenlerimizin ortaya gelmeleri gerçek hayat ifâdesi yâni “Hayy” isminin gerçek zuhuru değildir. “Hayy” esmâsının sadece zâhirdeki zuhurudur, oysa

“Hayy” esmâsı’nın gerçeği olan bâtın zuhuru vardır ki o da “vel hayate” hükmüyle bize bildirilen ölümden sonraki dirilmedir. Tefsirciler genelde takdim tehir ile “hayatı ve ölümü halketti” diye belirtirler oysa dikkâtle bakıldığında Cenâb-ı Hakk (c.c.) başa ölüm kelimesini almıştır. Onsekiz bin âlemi aşarak bu âleme gelen bebeğin ilk yaptığı şey ağlamaktır, zâhiren ciğerlerine dolan havanın verdiği acıdan ağlar ancak bâtınen onun ağlaması zâtından ayrıldığı için ölü hükmüne geçtiği içindir yâni letafetten kesafete geçtikten sonra toprak, su, hava, ateş olan dört unsur onun rûhaniyetini boğuyor o anda. Bebek fiziki mânâda doğduğunda ilk nefhayı alıyor, bu soluduğumuz hava nefhasıdır ve bunun alınmasıyla vücûttaki sistem tamâmen değişiyor, bir de dikkât edelim eğer bebek ağlamaz ise anası-ailesi ağlıyor çünkü bebekteki maddi ölüm olmuş demektir bu durumda, yâni bebeğin ağlaması zâhiren fiziki hayat göstergesidir.

(Ayn) harfi gören göz ve aynı ifâdesi (Gayn) gayrı ifâdesidir. “InGa” diyerek ağlayan bir bebek (Ayn) ından ayrılıp (Gayr) ı olduğu için bu şekilde ağlıyor. Yâni ben Rabbül âlemin katında “Hû” idim oradan beni dünyânın unsurlarına zincirlediler ve şimdi ben (Gayr) ı oldum ve bu şekilde Hakk’ın bâtınından zâhirine intîkâl ettim diyor ve özümden ayrılarak rûhani olarak öldüm diye ağlıyor. Bebekte fiziksel olarak oluşan bir takım ağrılar rahatsızlıklar da tabi ki ağlama sebeplerindendir, ancak esas olarak ağlama sebebi beşer nefesini alan vücûdun şuur ile bunu yâni (Ayn) ından ayrılıp (Gayr) ı olduğunu idrâk etmesidir.

İmâm-ı Mubîn Kûr’ân-ı Kerîm’in tafsilât üzere bu dünyâdaki halidir yâni önde olan açık kitâp mânâsınadır. Bu mânâ da üç türlü kitâp vardır:

Birincisi, Elif, Lâm, Mîm kitâbı. Bu üç harfin mânâsı bütün bu âlemleri özet olarak kaplamış vaziyettedir. Elif, ahadîyyetin bütün mertebelerde zuhuru, Lâm Ulûhîyyetin bütün mertebelerde zuhuru, Mîm ise Hakîkati Muhammedîyye’nin bütün mertebelerdeki zuhurudur.

İkincisi, İmâm-ı Mubîn yâni, önde olan, açık kitâp.

Üçüncüsü, İnsân-ı Kâmil yâni konuşan kitâptır.

Kûr’ân-ı Kerîm’i ancak bu şekilde tanıyabiliriz başka şekillerde derinliklerinden haberdâr olmadığımız için sadece kağıdını ve yazı şekillerini görürüz, mânâlarını anlaya-mayız.

Kûr’ân-ı Kerîm kağıda basılı “Mushaf” olarak bir yerde kapalı durduğu haliyle bir şey ifâde etmiyor, insânda tek başına olarak bir şey ifâde etmiyor, işte insânın bu kağıda basılı Kûr’ân-ı Kerîm’deki ibareleri alması lâzım ki okusun, anlasın ve anlatsın. Samit-susan, Kûr’an dediğimiz kağıda basılı “Mushaf” olan haliyle konuşan Kûr’an dediğimiz insânın birlikte faaliyet göstermesi gerekiyor ki işte o zaman açılım olsun ve “innâ nahnu nuhyil mevtâ” meydana gelsin. Ve bu dünyada iken İlâh-î hayata geçmiş olabilsin. Aksi halde ölü gelip ölü gitmiş, bütün bu oluşanlar ise sadece hayali bir yaşam olmuş olur.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)