Vadrib lehum meśelen ashâbe-lkaryeti iż câehâ-lmurselûn(e)
(Ey Muhammed!) Onlara, o memleket halkını örnek ver. Hani oraya elçiler gelmişti.
Sen onlara, o şehir halkını örnek ver. Hani oraya peygamberler gelmişti.
Ashâb-ı karye kıssası başlar — bir şehir halkına elçiler gönderilir. Darb-ı mesel yoluyla hakikat anlatılır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Darb-ı mesel, 'örnek koymak' demektir. Kur'ân'ın en güçlü anlatım tekniklerinden biridir: soyut hakikati somut bir kıssa ile zihinlere yerleştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât): Darb kökü Kur'ân'da pek çok anlamda gelir: vurmak, yolculuk etmek, misal vermek, örtü çekmek. Buradaki anlamı 'bir meseli dinleyicinin önüne koymak'tır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Karye, insanların toplu yaşadığı yerleşim yeridir. Kur'ân'da karye kelimesi genellikle helâk veya uyarı bağlamında gelir — toplumsal sorumluluğa işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ashâb kelimesi sohbet kökünden gelir: bir yerde birlikte bulunan, birbirine eşlik eden topluluk. Karye ile birleşince 'o belde halkı' anlamını verir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât): İrsâl, kolaylık ve yumuşaklıkla göndermektir. Mürsel, Allah tarafından bir topluma kolaylaştırıcı ve müjdeleyici olarak gönderilen elçidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): R-S-L kökünde kolaylık ve serbest bırakma anlamı vardır. Elçi, ilâhî rahmeti kolaylaştırarak insanlara ulaştıran kişidir.
Yâsîn Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Hakikatlerin daha iyi ve kolay anlaşılması için Cenâb-ı Hakk (c.c.) bunları bize misâller ile anlatıyor.
Şu şehrin halkını size misâl olarak veriyorum, bu misâli Cenâb-ı Hakk (c.c.) diğer şehirlere tatbik ederek sizler düşünmeye çalışın, diyor.
Zâhiren bu şehrin tefsirlerde Antakya olduğundan bahsedilir. Bu hâdise Îsâ (a.s.) risaleti üzerine olduğundan
bu haberciler Îsevîyyet mertebesinin habercileridir. O zamanlarda henüz Muhammedîyyet mertebesi yeryüzüne nazil olmadığı için bilinmiyordu. Hakikati Îsevîyyeyi bilenler ise sadece Onbir kişi idi.
Kûr’ân-ı Kerîm’de bahsedilen herhangi bir hâdisede (iz) ibaresi geçiyorsa o anda bizlerin o hâdisenin olduğu devre gitmemiz lâzımdır. Çünkü bu devrin yaşantısı içerisinde o anda bu hâdisenin anlaşılması mümkün değildir. Her devrin anlayışı, yaşantısı, şartları kendisine göredir, işte bu ve benzeri Âyetleri aslına daha yakın olarak anlayabilmemiz için o zamânâ gitmemiz gereklidir. Kâbe-i Şerîf’de bulunan “sâ’y” yeri işte zaman tünelidir, Âdem (a.s.)’dan kıyâmete kadar gelecek zaman tünelidir, onun içerisine girerek Îsevîyyet mertebesi, o zaman tünelinin içerisinde hangi hattı gösteriyorsa bize oraya gitmemiz ve o günü yaşamamız lâzımdır ki bu Âyet-i günümüze tatbik edebilelim. Bu şekilde yapabileceğimiz gibi o günü bugüne de getirebiliriz yâni ya biz o güne ve o şartlar içerisine gideceğiz ya da o günü buraya getirerek burada çözmeye çalışacağız, başka türlü ezbere okuyup geçilirse Kûr’ân-ı Kerîm’in sadece lâfzında kalınmış olunûr, tabî bunlar olmadan bahsettiğimiz bâtıni bölümüne geçiş olmaz ancak ne yazıktır ki bizler Kûr’ân-ı Kerîm’i çok hafife alıyoruz ve ciddi mânâda inceleme yapmadan sadece okuyup geçiyoruz.
Oraya gelen resûller Îsevîyyet mertebesinin hakîkat-lerini tebliğ etmeye gelmişlerdi. Îsâ (a.s.)’ın (Rasûlleri) hâvarilerinden Yuhanna ve Pavlos ismindeki havarilerdi. Allah’ın Rasûlleri değillerdi. Îsâ (a.s.) dan sonra gelen bilindiği gibi son Rasûl (s.a.v.) Efendimizdir, ve onun rasûlleri-habercileri ise kıyamete kadar devam edecektir. Ancak bunlar. Allah’ın Rasûlleri değil gene Peygamberinin Rasûlleridir ve getirmiş olduğu Hakikat-i Muhammed-î bilgi ve yaşantılarını ehli olanlara ulaştırmak için çalışan “Kâmil İnsanlar” dır. Ancak bunları tanımak herkez için mümkün değildir, çünkü hiçbir nişaneleri yoktur. Umuma değil hususiye gelmişlerdir.
Bâtınen ise bu şehir bizim beden şehrimizden başka bir şey değildir. Buraya evvelâ Âdem (a.s.) ın Rasûllerinin gelmesi lâzımdır ki, Âdemiyyet hakikatlrinden haber versin. Daha sonra diğer Peygamberlerin Rasûlleri gelsin ve bulundukları mertebeden haber verip onun eğitimini yaptırsınlar.
Âyette belirtilen mertebe Îseviyyet mertebesi olduğundan ve bu mertebenin hakikat-i de (Ve eyyednâ-hu biruhul kuds) (2/87) kudsiyyet olduğundan gelen Rasûller bu mertebenin kudsiyyet haberini getirmişlerdir.
Bu gün ise bu hâdise Muhammediyyet hakikatlerinin irsâl edilmesidir. Ancak bu Rasûller vasıtası ile, Hakikat-i Muhammediyye ve Hakikat-i İlâh-îyenin tahsili mümkün olur. Ancak bu husus genel değil özeldir. Zâhir ehli için bu husus geçerli değildir. Çünkü bu ayrı bir sahadır.