Kâlû tâ-irukum me'akum(c) e-in żukkirtum(c) bel entum kavmun musrifûn(e)
Elçiler de, "Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size öğüt verildiği için mi (uğursuzluğa uğruyorsunuz?). Hayır, siz aşırı giden bir kavimsiniz" dediler.
Peygamberler de şöyle cevap verdiler: "Sizin uğursuzluğunuz beraberinizdedir. Size öğüt verildi diye mi (uğursuzluğa uğradınız)? Doğrusu siz israfı âdet etmiş bir kavimsiniz."
Elçiler uğursuzluğu reddeder: 'Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size nasihat edildiği için mi (uğursuz sayıyorsunuz)?' derler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât): Tâir burada mecâzen 'kader, nasip, amel' anlamındadır. Her insanın tâiri (kaderi) kendi boynundadır — uğursuzluk dışarıdan gelmez, insanın kendi amellerinin sonucudur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): 'Tâirukum meakum' ifadesi 'uğursuzluğunuz sizinle beraberdir, kendinizdendir' demektir. Araplar uğursuzluğu dışarıda ararlardı, Kur'ân onu insanın kendi nefsine bağlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'ân'ın kader anlayışında insanın sorumluluğu merkezdedir. Tâir metaforu, sonuçların dışsal güçlere değil insanın kendi tercihlerine bağlı olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât): Tezkîr, tefekkül'ün sebebidir: birini hatırlatmak, unuttuğunu canlandırmak. Elçiler 'size hatırlatıldığı için mi bizi uğursuz görüyorsunuz?' diyerek inkârcıların gerçek sorununu teşhis eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Tezkîr edilmek rahatsız edici olabilir çünkü insanı gafletinden uyandırır. İnkârcılar bu rahatsızlığı elçilerin uğursuzluğuna bağlarlar — halbuki kaynağı kendi vicdanlarıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât): İsrâf, her türlü aşırılık ve dengesizliktir: malda israf, amelde israf, inkârda israf. Burada inkârda ve zulümde haddi aşma kastedilir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Müsrif, sınırı aşan demektir. İtidal'in (dengenin) zıddıdır. İnkârcıların müsrif olarak nitelenmesi, onların hem akılda hem ahlakta dengeyi yitirdiğini gösterir.
Yâsîn Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Rasûller nefsi emmâreye cevap olarak “ortada bir uğursuzluk var ise bu senin inatçılığından dolayıdır” diyorlar çünkü vücût mülkünün elinden gitme endişesi başlayınca nefsi emmârede huzursuzluk kaynamaya başladı. Daha önceki dönemlerde beden mülküne hâkim olan nefsi emmâre, Cenâb-ı Hakk (c.c.)’tan akla, gönle,
muhabbete hitâben “dikkât et orada nefsi emmâre var, onu oradan çıkartmaya çalış” tebliği gelince huzursuz olmaya başladı. Çünkü beden mülkündeki bu güçleri harekete geçirecek bir faaliyet daha önce olmamıştı yâni bir haberci gelerek oradaki Rahmâni güçleri faaliyete geçirememişti ne zamanki bu haberciler beden mülkündeki Rahmâni yaşantıyı harekete geçirmeye başladılar işte o zaman nefsi emmâre telaşa kapılmaya başladı. Ve kendi uğrsuzluğunu onlara yüklemeye çalıştı.
İşte böyle bir Rahmânî haberci gelmez ise kişinin bünyesinde mevcud, ancak bâtının da olan Rahmâniyyet hakikatlerinin ortaya çıkması mümkün değildir. Âyet-i Kerîme bize bu hadisenin iki yönünü de bildirmiş olmaktadır ki, biri inkârcı diğeri ise içinde olan kabul edici kimliktir.
Zikr’den kasıt semâvi kitaplar ve içinde Rahmânî hakikatlerdir. İşte bunları inkâr etmek “müsriflik ve haddi aşmaktır” İsraftan kasıt “zaman israfıdır” ki kişinin en büyük sermayesidir. Zamanını boşa geçiren kimse kendi kendinin kâtilidir. Çünkü zaman hayattır. Zamanı öldüren ise kendinin katilidir, kâtillik ise en büyük günahtır.
Hadîs’te belirtilen, “dehre küfretmeyin, dehr Allahtır” hakikatinde, aslında zamanını öldüren “Rabb’ını kendi mülkünde öldürmüş, faaliyet dışında bırakmış olduğundan Rabb’ının kâtili olmuştur. O halde ondan ebediyen yardım alamayacaktır. İsr’af’ın ve hüsran’ın en büyüğü budur.