İnneke meyyitun ve-innehum meyyitûn(e)
(Ey Muhammed!) Şüphesiz sen öleceksin ve şüphesiz onlar da öleceklerdir.
Sen elbette öleceksin, onlar da elbette öleceklerdir.
Bu ayet, hem Hz. Muhammed'in hem de diğer insanların ölüm gerçeğiyle yüzleşeceğini vurgulayarak, evrensel bir hakikati dile getirmektedir. Temel kavramlar, ölümün kaçınılmazlığını ve herkesi kapsayıcılığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'موت' (mevt) kelimesini canlının hayatının sona ermesi olarak tanımlar. 'مَيِّتٌ' (meyyit) ise, henüz ölmemiş ancak ölecek olan veya ölmüş olan kişi için kullanılır. Bu ayetteki kullanımı, Hz. Peygamber'in de diğer insanlar gibi bir gün öleceğini, yani ölümlü olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'مَيِّتٌ' kelimesini 'ölümlü' anlamında ele alır. Ayetteki 'إِنَّكَ مَيِّتٌ' ifadesini, 'Sen de öleceksin' şeklinde yorumlayarak, bu kelimenin gelecekteki bir ölümü ifade ettiğini belirtir. Bu, mecazi bir kullanım değil, doğrudan bir gerçeğin ifadesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'mevt' kavramının Kur'an'da sadece biyolojik bir son değil, aynı zamanda varoluşsal bir gerçeklik olduğunu belirtir. 'مَيِّتٌ' kelimesi, insanın fani doğasını ve Allah karşısındaki acizliğini vurgular. Bu ayette, peygamberin bile bu evrensel kaderden muaf olmadığını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'مَيِّتُونَ' kelimesinin çoğul formunun, ölümün sadece belirli kişilere özgü olmadığını, aksine tüm insanlığı kapsayan evrensel bir yasa olduğunu gösterdiğini belirtir. Bu, ayetin mesajının genelliğini pekiştirir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'موت' kökünden türeyen 'مَيِّتُونَ' kelimesinin, yaşayan her canlının sonunun ölüm olduğunu ifade ettiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, peygamberin ölümünden sonra diğer insanların da aynı akıbete uğrayacağını vurgulayarak, ölümün kaçınılmazlığını ve eşitliğini ortaya koyar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, Kur'an'da 'ölüm' kavramının sadece fiziksel bir son değil, aynı zamanda ahiret inancının temelini oluşturan bir geçiş olduğunu belirtir. 'مَّيِّتُونَ' kelimesi, bu geçişin tüm insanlar için geçerli olduğunu ve herkesin bir gün hesap vermek üzere diriltileceğini ima eder.
Zümer Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(39-30) İnneke meyyitun ve innehum meyyitûn.
(39-30) (Ey Resulüm!) Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler.
Bu âyet-i kerîmedeki hitâp Ulûhiyyet-Zât mertebesinden Risâlet mertebesinedir; "inneke" (şüphesiz sen) ifâdesiyle Zât'ından Habîbi'ne doğrudan hitâb etmektedir.
Bir önceki âyette kesret ehlinin bocalayışı ile vahdet ehlinin huzûru karşılaştırılmıştı. Bu âyet, her iki grubun da ortak kaderi olan ölümü beyân etmektedir.
Müşrikler, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) ölümünü bekliyordu. O ölünce dâvâsının biteceğini umuyorlardı. Tûr Sûresi 52/30'da nakledildiği gibi: "Neterabbesu bihî reybe'l-menûn" (Biz onun hakkında zamanın felâketlerini bekliyoruz) diyorlardı.
Bu âyet müşriklere cevaptır: O da ölecek, siz de öleceksiniz; ancak ölüm son değildir. Bir sonraki âyette bildirildiği gibi, sonra kıyâmet günü Rabbinizin huzurunda da'vâlaşacaksınız.
"İnneke meyyitun" (Şüphesiz sen öleceksin/ölüsün): Zâhiren bu ifâde, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) de beşer olarak fânî olduğunun beyânıdır. Müfessirler, burada ism-i fâil olan "meyyit" (ölü/ölecek olan) sıfâtının, ölümün kaçınılmazlığını ve kesinliğini vurguladığını belirtmişlerdir.
İçinde yaşadığımız âlem "kevn" ve "fesâd" ("olma" ve "bozulma") üzerine kurulmuştur; her varlığın bir başlangıcı ve sonu vardır. Nitekim Kur'ân bu hakîkati birden fazla yerde vurgular: "Kullu nefsin zâikatü'l-mevt" "Her nefis ölümü tadacaktır" (Âl-i İmrân 3/185). Enbiyâ Sûresi 21/34'te ise doğrudan Efendimiz'e (s.a.v.) hitâben buyrulur: "Ve mâ cealnâ li beşerin min kablikel huld, e fe in mitte fe humul hâlidûn" (Senden önce de hiçbir beşere ebedîlik vermedik. Sen ölürsen onlar ebedî mi kalacaklar?).
Resûlullâh (s.a.v.), hakîkati itibâriyle "Levlâke levlâk lemâ halaktül eflâk" (Sen olmasaydın, sen olmasaydın, felekleri (âlemleri) halk etmezdim) sözünün mazharıdır. (Bu rivâyet, senedi hakkında muhaddisler arasında ihtilâf bulunsa da, ehl-i tasavvuf nezdinde geniş kabul görmüştür.) Bununla birlikte, zâhirde "İnnemâ ene beşerun mislukum" (Muhakkak ki ben de sizin gibi bir beşerim) (Kehf 18/110) hükmü gereği Efendimiz'in (s.a.v.) unsurlardan oluşan fizik bedeni tabiat âleminin kanunlarına tâbî ve fânîdir. Ancak Hakîkat-i Muhammediyye yönüyle O bâkîdir; zîrâ tüm varlığın zuhûr sebebi olan o nûr, kevn ve fesâd döngüsünün ötesindedir.
Ölümün iki veçhesi vardır. Herkes için kaçınılmaz olan mevt-i ızdırârî, fizik bedenin çözülmesidir; hiç kimse bundan muâf değildir. Peygamberler de, velîler de, mü'minler de kâfirler de bu ölümü tadar.
Ancak bir de mevt-i irâdî vardır: Daha hayâttayken irâde ve mücâhede ile izâfî benliğini Hakk'ın varlığında fânî kılmak. Bu ölüm, hakîkî hayâtın başlangıcıdır. İzâfî benlikten ölen, Hakk ile bâkî olarak dirilir. Fizikî ölüm geldiğinde korkacak bir şey bulamaz; çünkü ölecek "ben"ini çoktan terk etmiştir.
İşte "inneke meyyitun" ifâdesindeki "meyyit", Efendimiz (s.a.v.) için fenâ fillâh'ın ta kendisidir. O, irâdî ölümle izâfî benliğini Hakk'ın varlığında fânî kılmış ve gerçek ubûdiyyet makâmına yükselmiştir.
Bu sebepledir ki O'nun (s.a.v.) âlem-i cemâle göçüşü bir hüzün değil, "refîk-i a'lâ"ya (en yüce Dost'a) vuslattır. Hz. Mevlânâ'nın vefât gecesinin "şeb-i arûs" (düğün gecesi) olarak anılması da bu idrâkin tezâhürüdür.
"Ve innehum meyyitûn" (Ve onlar da ölecekler/ ölüdürler): Zâhiren, Efendimiz (s.a.v.) ile çekişen kimselerin de günü geldiğinde bu dünyâdaki yaşamlarının son bulacağını ifâde etmektedir.
Bâtınen ise, onların mânen ölü olduklarını bildirmektedir. Onlar, hakîkat nûrunu göremeyecek kadar gaflet karanlığına gömülmüşlerdir. Nitekim Fâtır Sûresi 35/22'de "Ve mâ ente bi musmiin men fi'l-kubûr" (Sen kabirlerdeki ölülere işittirecek değilsin) buyrularak, ma'nevî ölülerin peygamberî dâveti dahi işitemeyecekleri bildirilir. Bâtınen "kubûr" (kabirler), bu kimselerin nefsânî benliklerinin beden kafesidir; onlar cesedlerinin içinde diri görünseler de, hakîkat itibâriyle kabirlerindeki ölülerdir.
Efendimiz'in (s.a.v.) irâdî ölümünün ardından gelen zorunlu ölümü bir vuslat ve kemâl, onların zorunlu ölümü ise vehim ve benlik perdelerinin zorla yırtılmasıdır; bu yırtılış, irâdî olarak gerçekleşmediği için acı ve dehşetle yaşanır. Bu sebeple Zuhruf Sûresi 43/89'da Efendimiz'e (s.a.v.) hitâben buyrulur: "Fesfah anhum ve kul selâm, fe sevfe ya'lemûn" (Onlardan yüz çevir ve "selâm" de. Yakında bilecekler.)