İçeriğe atla
Zümer 29Cüz 23 · Sayfa 461

Zümer Sûresi 29. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Daraba(A)llâhu meśelen raculen fîhi şurakâu muteşâkisûne ve raculen selemen liraculin hel yesteviyâni meśelâ(en)(c) elhamdu li(A)llâh(i)(c) bel ekśeruhum lâ ya'lemûn(e)

Allah, birbiriyle çekişen ortak sahipleri bulunan bir (köle) adam ile yalnızca bir kişiye ait olan bir (köle) adamı örnek verdi. Bu iki adamın durumu hiç, bir olur mu? Hamd Allah'a mahsustur. Hayır, onların çoğu bilmiyorlar.

Zümer Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(39-29) Daraballâhu meselen raculen fîhi şurekâu muteşâkisûne ve raculen selemen li raculin, hel yesteviya'nî meselâ, elhamdulillâh, bel ekseruhum lâ ya'lemûn.

(39-29) Allâh, (müşrikle mü'mini) şöyle bir misalle anlatır: Bir adam ki, onun birbiriyle geçinemeyen, çekişen birçok ortağı vardır. Bir de sadece bir kişiye bağlı olan bir adam vardır. Bu ikisinin durumu hiç bir olur mu? Hamd Allâh'a mahsûstur. Fakat onların çoğu bilmezler.


Yirmi yedinci âyette misâller "darabnâ" (Biz verdik) ifâdesiyle Zât mertebesinden sunulmuş, yirmi sekizinci âyette bu misâllerin kaynağı olan Kur'ân'ın vasıfları beyân edilmişti. Bu âyette ise "daraballâhu" (Allâh verdi) buyrularak fâil üçüncü şahısa geçmiştir; âyet bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Âyet, iki kişinin hâlini misâl olarak vermektedir. Zâhiren bu, müşrik ile muvahhidin mukayesesidir: Müfessirler, birçok ortağa hizmet eden adamın, birden fazla ilâha kulluk eden müşrikin; tek efendiye bağlı adamın ise yalnız Allâh'a ibâdet eden mü'minin misâli olduğunu belirtmişlerdir. Müşrik, efendilerinin birbiriyle çelişen talepleri arasında bocalayarak huzûr bulamaz; muvahhid ise tek bir irâdeye teslîm olduğu için sükûnet içindedir.

Bu zâhirî mukâyese, bâtında kesret ile vahdet arasındaki farka işâret eder:

Birçok "şurekâ"nın (efendinin) hizmetkârı olan adam kesret ehli bir kimsedir. "Muteşâkisûn" kelimesi "ş-k-s" kökünden gelir; "geçimsiz, huysuz, birbirine zıt ve çekişen" demektir. Bu "çekişen ortaklar"ın iki düzeyi vardır. İlk düzeyde bunlar nefsânî arzulardır: Hırs bir tarafa, korku başka tarafa, şehvet ayrı bir tarafa çeker; kul bunlar arasında bocalayarak huzûr bulamaz. İkinci düzeyde ise bunlar, birbirine zıt ilâhî tecellîlerdir: Kişiyi Celâl sıfâtları bir yöne, Cemâl sıfâtları diğer bir yöne çeker. Kul, bu tecellîleri birleyemediği sürece parçalanmış bir hayât yaşar.

Kul, ancak Hakk'ın ism-i câmi'si olan "Allâh" ismine, ya'nî tüm esmâyı bünyesinde cem' eden o yüce isme sığınarak iç birliği ve selâmetini sağlar.

On dördüncü âyetin yorumunda geniş olarak ele alınan Yûsuf 12/39'daki "erbâbun muteferrikûne" (ayrı ayrı rabler) ifâdesi ile buradaki "şurekâu muteşâkisûn" (çekişen ortaklar) arasında açık bir paralellik vardır. Her iki âyette de kesretin parçalanmışlığı ile vahdetin selâmeti karşılaştırılmaktadır.

İşte âyette bahsedilen "selemen li raculin" (tek bir kişiye bağlı olan adam) bu hakîkati idrâk etmiş tevhîd ehli bir kimsedir. "Selem" kelimesi "selâm" ve "İslâm" ile aynı köktendir. İslâm, Hakk'a teslîm olmaktır; teslîm, izâfî benliğin Hakk'ın varlığında erimesidir; bu erimenin netîcesi ise selâm, ya'nî kesretin çatışmasından kurtuluş ve vahdetin huzûrudur. Tek bir efendiye, ya'nî Hakk'a teslîm olmuş kimse, bu selâmete kavuşur. Kesret ehli ise kendilerine hâkim olmuş efendilerinin çekişmesi içinde azap çeker, huzûr bulamaz.

"Hel yesteviyân" (Hiç bir olurlar mı?): Kesret ve bölünmüşlüğün azâbı içerisinde hâlden hâle giren biriyle vahdet ve selâmet içerisinde yaşayan biri denk olabilir mi? Biri hayâl ve vehmin zindanında, diğeri hakîkatin cennetinde yaşamaktadır.

"Elhamdu lillâh" (Hamd Allâh'a mahsûstur): Bu ifâde misâli tamamlar; gerçek hamdı ancak vahdet ehli ikinci adamın yapabileceğini ifâde eder.

"Lillâhi" (Allâh içindir) ifâdesi, hamdin gerçek sâhibinin ve gerçek yapanının Allâh olduğunu bildirir. Kul, fenâ fillâh'a ulaşmadan yaptığı hamde kendi varlığını karıştırır; o zaman hamd tam olmaz. Hakîkî hamd, kulun ortadan çekilip Hakk'ın kendi kendini hamd etmesidir.

"Bel ekseruhum lâ ya'lemûn" (Fakat onların çoğu bilmezler): Bildikleri zannettikleri şey kesretin aldatıcı çokluğudur; bilmedikleri ise bu çokluğun ardındaki vahdet hakîkatidir. Ayrıca, "elhamdu lillâh" ifâdesinin hakîkatini de bilmezler.

Bu "bilmemek", sıradan bir cehâlet değildir; bu, kesret perdesinin kalbi örtmesidir. Gözleri görür ama basîretleri kördür. Kulakları duyar ama kalpleri sağırdır. Misâli işitirler ama ma'nâsına geçemezler. Nitekim Hacc Sûresi 22/46'da buyrulur: "Fe innehâ lâ ta'mel ebsâru ve lâkin ta'mel kulûbulletî fis sudûr" (Gerçekte gözler kör olmaz; asıl göğüslerdeki kalpler kör olur).

Âyette "ekseruhum" (çoğu) denmiştir; demek ki azınlık olan ulü'l-elbâb, bu misâllerden hakîkati çıkarır ve bilir. Nitekim yirmi yedinci âyette de "leallehum yetezekkerûn" (öğüt alsınlar diye) buyrulmuştu; orada misâllerin verildiği, burada ise çoğunun onları anlamadığı belirtilerek tablo tamamlanmaktadır. Kur'ân herkese aynı şeyi söyler; fakat herkes aynı şeyi anlamaz.


Âyet 30

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)