Daraba(A)llâhu meśelen raculen fîhi şurakâu muteşâkisûne ve raculen selemen liraculin hel yesteviyâni meśelâ(en)(c) elhamdu li(A)llâh(i)(c) bel ekśeruhum lâ ya'lemûn(e)
Allah, birbiriyle çekişen ortak sahipleri bulunan bir (köle) adam ile yalnızca bir kişiye ait olan bir (köle) adamı örnek verdi. Bu iki adamın durumu hiç, bir olur mu? Hamd Allah'a mahsustur. Hayır, onların çoğu bilmiyorlar.
Allah, şöyle bir misal vermiştir: Bir adam ve birtakım ortakları var, hırçın hırçın çekişip duruyorlar. Bir de yalnız bir kişiye bağlı selamet içinde olan bir adam var. Bu ikisinin hali hiç bir olur mu? Hamd Allah'ındır, fakat pek çokları bilmezler.
Zümer Suresi 29. ayet, Allah'ın tevhid ve şirk arasındaki farkı somutlaştırmak için iki farklı insan tipini misal vererek anlatır. Ayet, çok tanrılı inancın getirdiği karmaşa ile tek tanrılı inancın sağladığı huzuru karşılaştırmalı bir dilbilimsel analizle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'darabe' fiilinin asıl anlamının bir şeye vurmak olduğunu belirtir. Ancak Kur'an'da mecazi olarak 'misal vermek, açıklamak, beyan etmek' anlamlarında da kullanıldığını ifade eder. Bu ayette ise Allah'ın hakikati açıklamak için bir benzetme yapması anlamındadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'darabe meselen' ifadesinin 'misal verdi, örnek gösterdi' anlamına geldiğini belirtir. Burada Allah'ın, tevhid ve şirk arasındaki farkı zihinlerde somutlaştırmak için bir benzetme yaptığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'darabe' fiilinin Kur'an'da sıkça 'misal vermek' anlamında kullanıldığını ve bu kullanımın, soyut kavramları somutlaştırma, anlaşılır kılma ve muhatabın zihninde canlandırma işlevi gördüğünü belirtir. Ayetteki 'darabe meselen' ifadesi, Allah'ın mesajını daha etkili bir şekilde iletme yöntemidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mesel' kelimesinin 'benzerlik, örnek, ibret alınacak şey' anlamlarına geldiğini ifade eder. Bu ayetteki 'meselen' ise, Allah'ın tevhid ve şirk arasındaki farkı açıklamak için ortaya koyduğu bir benzetme, bir kıyaslama örneğidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mesel'in, bir şeyin benzerini veya durumunu açıklamak için kullanılan bir ifade olduğunu belirtir. Ayetteki 'meselen', Allah'ın iki farklı insan tipini karşılaştırarak tevhidin üstünlüğünü ortaya koyduğu bir örnektir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'mesel' kelimesinin Kur'an'da genellikle soyut bir gerçeği somutlaştırmak, bir ders vermek veya bir durumu açıklamak amacıyla kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'meselen', şirk ve tevhidin sonuçlarını insan zihninde canlandıran bir benzetmedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şerîk' kelimesinin 'ortak' anlamına geldiğini ve 'şürekâ'nın bunun çoğulu olduğunu belirtir. Kur'an'da bu kelime, Allah'a ortak koşulan ilahları ifade etmek için kullanılır. Ayetteki 'şürekâ', şirk inancının getirdiği çok başlılığı ve bu durumun insan üzerindeki olumsuz etkisini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'şirk'in 'ortaklık' anlamına geldiğini ve 'şürekâ'nın da bu ortakları ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'şürekâ', bir adamın birden fazla efendisi olması durumunu tasvir ederek, şirk inancının insanı nasıl parçaladığını ve huzursuz ettiğini anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şirk' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini ve 'şürekâ'nın bu kavramın somutlaşmış hali olduğunu açıklar. 'Şürekâ', Allah'ın tekliğini reddederek O'na ortak koşulan varlıkları ifade eder ve bu ayetteki kullanımı, çoklu efendilere hizmet etmenin getirdiği içsel çatışmayı sembolize eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şekese' fiilinin 'anlaşmazlığa düşmek, geçimsiz olmak' anlamına geldiğini belirtir. 'Müteşâkisûn' ise, sürekli çekişme ve anlaşmazlık içinde olan kimseleri ifade eder. Ayetteki kullanımı, şirk inancının getirdiği çoklu ilahların birbiriyle uyumsuzluğunu ve bu durumun insana yansıyan huzursuzluğunu tasvir eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'müteşâkisûn' kelimesinin 'birbirine muhalif, çekişen, geçimsiz' anlamlarına geldiğini açıklar. Bu ayette, şirk koşan kişinin hizmet ettiği ilahların birbiriyle uyumsuzluğunu ve bu durumun o kişiyi nasıl bir çıkmaza soktuğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'müteşâkisûn'un, 'birbirine karşı çıkan, zıtlaşan, geçimsiz' anlamında olduğunu belirtir. Ayetteki bağlamda, şirk koşan kişinin farklı istekleri olan birçok efendiye hizmet etmeye çalışmasının getirdiği zorluğu ve içsel çatışmayı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'selem' kelimesinin 'barış, teslimiyet, selamet' anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'selem' ise, tek bir efendiye ait olan, ona tam teslimiyet gösteren ve bu sayede iç huzura kavuşmuş bir durumu ifade eder. Bu, tevhid inancının getirdiği huzur ve istikrarın sembolüdür.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'selem'in 'bir kişiye ait, onun malı olan' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'selem li-raculin' ifadesi, tek bir efendiye bağlı olan, dolayısıyla içsel bir çatışma yaşamayan, huzurlu bir durumu tasvir eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'selem'in 'barış, esenlik, teslimiyet' gibi geniş anlamlara sahip olduğunu ve Kur'an'da genellikle Allah'a teslimiyet ve O'nunla barış içinde olma durumunu ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, tek bir ilaha kulluk etmenin getirdiği içsel huzur ve bütünlüğü temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'istevâ' fiilinin 'eşit olmak, dengeye gelmek, düzgün olmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'hel yesteviyân' ifadesi, iki farklı durumun (şirk ve tevhid) sonuçlarının eşit olup olmadığını sorgulayarak, tevhidin üstünlüğünü vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'istevâ' fiilinin 'eşit olmak, denk olmak' anlamında kullanıldığını ve bu ayetteki soru kalıbının, iki zıt durum arasındaki belirgin farkı ortaya koymak için retorik bir soru olduğunu açıklar. Şirk ve tevhidin sonuçları asla eşit olamaz.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'istevâ' fiilinin Kur'an'da 'denklik, eşitlik' anlamında kullanıldığını ve bu ayetteki kullanımın, şirk ve tevhidin getirdiği yaşam biçimlerinin ve sonuçlarının asla aynı olamayacağını vurguladığını belirtir. Bu, tevhidin üstünlüğünü ve şirkten kaynaklanan karmaşayı net bir şekilde ortaya koyar.
Zümer Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(39-29) Daraballâhu meselen raculen fîhi şurekâu muteşâkisûne ve raculen selemen li raculin, hel yesteviya'nî meselâ, elhamdulillâh, bel ekseruhum lâ ya'lemûn.
(39-29) Allâh, (müşrikle mü'mini) şöyle bir misalle anlatır: Bir adam ki, onun birbiriyle geçinemeyen, çekişen birçok ortağı vardır. Bir de sadece bir kişiye bağlı olan bir adam vardır. Bu ikisinin durumu hiç bir olur mu? Hamd Allâh'a mahsûstur. Fakat onların çoğu bilmezler.
Yirmi yedinci âyette misâller "darabnâ" (Biz verdik) ifâdesiyle Zât mertebesinden sunulmuş, yirmi sekizinci âyette bu misâllerin kaynağı olan Kur'ân'ın vasıfları beyân edilmişti. Bu âyette ise "daraballâhu" (Allâh verdi) buyrularak fâil üçüncü şahısa geçmiştir; âyet bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.
Âyet, iki kişinin hâlini misâl olarak vermektedir. Zâhiren bu, müşrik ile muvahhidin mukayesesidir: Müfessirler, birçok ortağa hizmet eden adamın, birden fazla ilâha kulluk eden müşrikin; tek efendiye bağlı adamın ise yalnız Allâh'a ibâdet eden mü'minin misâli olduğunu belirtmişlerdir. Müşrik, efendilerinin birbiriyle çelişen talepleri arasında bocalayarak huzûr bulamaz; muvahhid ise tek bir irâdeye teslîm olduğu için sükûnet içindedir.
Bu zâhirî mukâyese, bâtında kesret ile vahdet arasındaki farka işâret eder:
Birçok "şurekâ"nın (efendinin) hizmetkârı olan adam kesret ehli bir kimsedir. "Muteşâkisûn" kelimesi "ş-k-s" kökünden gelir; "geçimsiz, huysuz, birbirine zıt ve çekişen" demektir. Bu "çekişen ortaklar"ın iki düzeyi vardır. İlk düzeyde bunlar nefsânî arzulardır: Hırs bir tarafa, korku başka tarafa, şehvet ayrı bir tarafa çeker; kul bunlar arasında bocalayarak huzûr bulamaz. İkinci düzeyde ise bunlar, birbirine zıt ilâhî tecellîlerdir: Kişiyi Celâl sıfâtları bir yöne, Cemâl sıfâtları diğer bir yöne çeker. Kul, bu tecellîleri birleyemediği sürece parçalanmış bir hayât yaşar.
Kul, ancak Hakk'ın ism-i câmi'si olan "Allâh" ismine, ya'nî tüm esmâyı bünyesinde cem' eden o yüce isme sığınarak iç birliği ve selâmetini sağlar.
On dördüncü âyetin yorumunda geniş olarak ele alınan Yûsuf 12/39'daki "erbâbun muteferrikûne" (ayrı ayrı rabler) ifâdesi ile buradaki "şurekâu muteşâkisûn" (çekişen ortaklar) arasında açık bir paralellik vardır. Her iki âyette de kesretin parçalanmışlığı ile vahdetin selâmeti karşılaştırılmaktadır.
İşte âyette bahsedilen "selemen li raculin" (tek bir kişiye bağlı olan adam) bu hakîkati idrâk etmiş tevhîd ehli bir kimsedir. "Selem" kelimesi "selâm" ve "İslâm" ile aynı köktendir. İslâm, Hakk'a teslîm olmaktır; teslîm, izâfî benliğin Hakk'ın varlığında erimesidir; bu erimenin netîcesi ise selâm, ya'nî kesretin çatışmasından kurtuluş ve vahdetin huzûrudur. Tek bir efendiye, ya'nî Hakk'a teslîm olmuş kimse, bu selâmete kavuşur. Kesret ehli ise kendilerine hâkim olmuş efendilerinin çekişmesi içinde azap çeker, huzûr bulamaz.
"Hel yesteviyân" (Hiç bir olurlar mı?): Kesret ve bölünmüşlüğün azâbı içerisinde hâlden hâle giren biriyle vahdet ve selâmet içerisinde yaşayan biri denk olabilir mi? Biri hayâl ve vehmin zindanında, diğeri hakîkatin cennetinde yaşamaktadır.
"Elhamdu lillâh" (Hamd Allâh'a mahsûstur): Bu ifâde misâli tamamlar; gerçek hamdı ancak vahdet ehli ikinci adamın yapabileceğini ifâde eder.
"Lillâhi" (Allâh içindir) ifâdesi, hamdin gerçek sâhibinin ve gerçek yapanının Allâh olduğunu bildirir. Kul, fenâ fillâh'a ulaşmadan yaptığı hamde kendi varlığını karıştırır; o zaman hamd tam olmaz. Hakîkî hamd, kulun ortadan çekilip Hakk'ın kendi kendini hamd etmesidir.
"Bel ekseruhum lâ ya'lemûn" (Fakat onların çoğu bilmezler): Bildikleri zannettikleri şey kesretin aldatıcı çokluğudur; bilmedikleri ise bu çokluğun ardındaki vahdet hakîkatidir. Ayrıca, "elhamdu lillâh" ifâdesinin hakîkatini de bilmezler.
Bu "bilmemek", sıradan bir cehâlet değildir; bu, kesret perdesinin kalbi örtmesidir. Gözleri görür ama basîretleri kördür. Kulakları duyar ama kalpleri sağırdır. Misâli işitirler ama ma'nâsına geçemezler. Nitekim Hacc Sûresi 22/46'da buyrulur: "Fe innehâ lâ ta'mel ebsâru ve lâkin ta'mel kulûbulletî fis sudûr" (Gerçekte gözler kör olmaz; asıl göğüslerdeki kalpler kör olur).
Âyette "ekseruhum" (çoğu) denmiştir; demek ki azınlık olan ulü'l-elbâb, bu misâllerden hakîkati çıkarır ve bilir. Nitekim yirmi yedinci âyette de "leallehum yetezekkerûn" (öğüt alsınlar diye) buyrulmuştu; orada misâllerin verildiği, burada ise çoğunun onları anlamadığı belirtilerek tablo tamamlanmaktadır. Kur'ân herkese aynı şeyi söyler; fakat herkes aynı şeyi anlamaz.