Vebtelû-lyetâmâ hattâ iżâ belaġû-nnikâha fe-in ânestum minhum ruşden fedfe'û ileyhim emvâlehum(s) velâ te/kulûhâ isrâfen vebidâran en yekberû(c) vemen kâne ġaniyyen felyesta'fif(s) vemen kâne fakîran felye/kul bilma'rûf(i)(c) fe-iżâ defa'tum ileyhim emvâlehum feeşhidû ‘aleyhim(c) vekefâ bi(A)llâhi hasîbâ(n)
Yetimleri deneyin. Evlenme çağına (buluğa) erdiklerinde, eğer reşid olduklarını görürseniz, mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler (ve mallarını geri alacaklar) diye israf ederek ve aceleye getirerek mallarını yemeyin. (Velilerden) kim zengin ise (yetim malından yemeğe) tenezzül etmesin. Kim de fakir ise, aklın ve dinin gereklerine uygun bir biçimde (hizmetinin karşılığı kadar) yesin. Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman da yanlarında şahit bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter.
Evlenme çağına gelinceye kadar yetimleri gözetip deneyin. Onların akılca olgunlaştıklarını görürseniz, mallarını kendilerine teslim edin. "Büyüyecekler de mallarına sahip olacaklar" endişesiyle onları israf ederek, tez elden yemeyin. Zengin olan, onların malını yemekten çekinsin. Fakir olan ise, meşrû sûrette yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, bunu şahitler karşısında yapın. Hesap görücü olarak Allah yeter.
Nisâ Suresi 6. ayet, yetimlerin mal varlıklarının yönetimi ve onlara teslim edilmesi süreçlerini düzenlerken, 'ibtela', 'nikâh', 'rüşd', 'israf' ve 'isti'faf' gibi temel kavramlar üzerinden hukuki ve ahlaki sorumlulukları vurgulamaktadır. Ayet, yetimlerin olgunluk seviyelerini test etme, mallarını koruma ve adil bir şekilde hareket etme prensiplerini dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'belâ' kelimesinin 'denemek, sınamak' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'ibtela' fiili, yetimlerin mal yönetimi konusunda yeterliliklerini anlamak için onları çeşitli durumlarla karşılaştırma, tecrübe ettirme ve böylece olgunluklarını ölçme eylemini ifade eder. Bu, sadece fiziksel bir deneme değil, aynı zamanda akli ve idari bir yeterlilik testidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ibtela' fiilinin mecazi olarak 'imtihan etmek, tecrübe etmek' anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki bağlamda, yetimlerin mallarını idare edebilme yeteneklerini ortaya çıkarmak için onlara sorumluluklar yükleyerek sınanmaları gerektiğini vurgular. Bu, onların gelecekteki bağımsızlıkları için bir hazırlık sürecidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'nikâh' kelimesinin asıl anlamının 'birleşmek, toplamak' olduğunu ve evlilik akdi için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'بلغوا النكاح' ifadesi, yetimlerin evlilik yaşına, yani cinsel ve akli olgunluğa erişmelerini ifade eder. Bu, onların mal varlıklarını yönetebilecekleri hukuki ve sosyal yeterliliğe ulaştıklarının bir göstergesidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'nikâh'ın hem akit hem de cinsel birleşme anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, yetimlerin evlilik çağına gelmeleriyle birlikte, mal varlıklarını idare etme konusunda da belirli bir olgunluğa erişmiş olmaları gerektiği şartını koyar. Bu, sadece biyolojik bir yaş değil, aynı zamanda akli ve idari bir yeterlilik eşiğidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'rüşd' kelimesinin 'doğru yolu bulmak, olgunlaşmak, akıllıca hareket etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ânestum minhum rüşden' ifadesi, yetimlerin mal varlıklarını israf etmeden, doğru ve akıllıca yönetebilecekleri bir olgunluk seviyesine ulaştıklarını gözlemlemek gerektiğini vurgular. Bu, sadece yaşça büyüme değil, aynı zamanda akli ve idari bir yeterliliktir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'rüşd' kavramının Kur'an'da genellikle 'doğru yolu bulma, olgunluk, akıl ve hikmetle hareket etme' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki bağlamda, yetimlerin mal varlıklarını idare etme konusunda gösterdikleri akli ve ahlaki olgunluğu ifade eder. Bu olgunluk, malların teslimi için temel bir şarttır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'israf' kelimesinin 'sınırı aşmak, ölçüsüz davranmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'lâ te'külûhâ isrâfen' ifadesi, yetimlerin mallarını haksız yere, gereksiz harcamalarla veya aşırı tüketimle bitirmemeyi emreder. Bu, malın korunması ve yetimin hakkının gözetilmesi ilkesini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'israf'ın 'haddi aşmak, malı gereksiz yere harcamak' olduğunu ifade eder. Ayetteki bağlamda, yetimlerin mallarını onların büyümesini beklemeden, aceleci ve ölçüsüz bir şekilde tüketmenin yasaklandığını belirtir. Bu, yetim malına karşı gösterilmesi gereken titizliği ve sorumluluğu ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'iffet' kelimesinin 'haramdan ve çirkin şeylerden uzak durmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'felyesta'fif' fiili, zengin olan yetim vasisinin, yetimin malından hiçbir şekilde faydalanmaması, nefsini tutması ve haramdan kaçınması gerektiğini vurgular. Bu, malın korunması ve vasinin ahlaki sorumluluğunun bir göstergesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'isti'faf'ın 'iffetli olmayı istemek, haramdan uzak durmak' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki bağlamda, zengin vasinin yetim malına el uzatmaktan sakınması, kendi ihtiyacı olmasa bile ondan bir şey almaktan kaçınması gerektiğini ifade eder. Bu, yetim malının dokunulmazlığını ve vasinin dürüstlüğünü pekiştirir.
Nisâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Nisâ” (نساء) kelimesinin Ebced sayı değerlerine bakarak yolumuza devam edelim. (Nun-50) (sin-60) (elif-13) (hemze-13) tür. Toplarsak, (50+60+13+13=136) dır. Görüldüğü gibi çıkan sayılar açıktır, üç adet (13) iki adet (6) bir adet (5) vardır.
Şimdi bu değerleri tekrar gözden geçirelim.
Mushaftaki sırası (4), indiriliş sırası (94), (9+4=13) tür. (13) bellidir (4) ise bilindiği gibi şeriat, tarikat,
hakikat, marifet mertebelerini ifade etmektedir.
Âyetleri - (176) yüz yetmiş altı’dır. (1) Vahdet, teklik. (7+6=13) tür.
Fasılaları: Âyet-i Kerîme’lerin son bitiş harfleri.
(Lâm) (1) Adet, bütün âlemin ana kaynağı olan, Lâhut-Ulûhiyyet âlemi.
(Nûn) (1) Adet, bütün âlemi sarmış olan nûr-u İlâh-î.
(Mim) (5) Adet, ef’âl, esmâ, sıfat, zat, ve insân-ı Kâmil mertebelerini ifade etmektedir.
(Elif) (169) Adet,tir ki, bütün Sûreye hakimdir.
Kelimeleri – (3745) Üç bin yediyüz kırk beştir. Bilindiği gibi her bir sayının ifadesi bellidir. Toplu olarak bakarsak, (3+7+4+5=19) dur görüldüğü gibi İnsân-ı Kâmil’in sayısıdır. Ve bu Sûre-i şerif Hakikat-i İnsâniyyenin (Nîsâ) ismiyle, (sûret-i nefs-i küll) yönünü anlatmaktadır, diyebiliriz.
Daha evvelce (Kelime-i Tevhid) isimli kitabımızda da kısaca belirtmiş olduğumuz gibi, Kûr’ân-ı Keriym’de “Huruf-u Mukattaa) denilen bazı harfler vardır, onların ilki(Bakara) Sûresinin başındaki (ا ل م) “elif, lâm, mim” harfleri’dir.
Bununla birlikte sekiz Sûre’nin başında bu harfler vardır. Toplu olarak sayarsak Huruf-u Mukatta’alar da (17) adet (mim) (13) adet (elif) (13) adet (lâm) vardır.
(17) den islâmın Hakikat-i olan dört mertebeyi (şeriat, tarikat, hakikat, marifet-)i çıkarırsak geriye (13) kalır ki; böylece hem toplu halde (13) adet (ا ل م) (elif, lâm, mim) oluşmuş olur. Ve hem de ayrı, ayrı, (13) adet elif, (13) adet lâm, (13) adet’te mim, in varlığını anlamış oluruz.
Daha evvelce Kûr’ân-ı Keriym’de geçen tüm sayılarını vermiştik. Buradakiler Hurufu Mukattaalar da geçenlerdir. Kısaca bakarsak.
(ا) Elif “Ahadiyyet”
( ل) Lâm “ Lâhut “
( م ) Mim “ Hakikat-i Muhammedi’dir, ki aslî olarak (13) def’a tekrar edilmiştir. (ا ل م) elif, lâm, mim’ in bâtınen diğer ismi, bütün âlemleri ifade eden (İnsân-ı kâmil’in bir ismi ve ayrıca zâhiren de bütün âlemlerin koordinatları-işaretleri’dir. Tefsir âlimleri hurufu Mukattaa’lar için bir çok şeyler söylemişlerdir. En isabetlisi ve kabul görmüşü, (bunlar Allah ile rasûlü arasında şifredir,) anlayışı olmuştur. Bizde zâten bu şifrelerin bazı yönlerini arayıp, anlayıp, anlatmaya gayret ediyoruz.
Bakara Sûresinin birinci Âyeti, (ا ل م) elif, lâm, mim, hakkın da ehlûllah ise, İnsân-ı kâmilin bir ismidir, demişlerdir ki bu da çok doğrudur. Âyet-i keriyme’nin devamı’da o nu ifade etmektedir. (Zalikel kitabe lâ raybe fihi) işte bu kitapta yani (ا ل م) elif, lâm, mim, in kitabında, yani İnsân-ı Kâmil kitabın da hiç şüphe yoktur, demektir.
Başka yazılarımızda da kısaca belirttiğimiz gibi Kûr’ân-ı Kerîm bir dir ve dört faaliyet yönü vardır. Birinci’ si, elimizde bulunan “Mushaf-ı Şerif” (Kûr’ân-ı Tenzili) dir.
İkincisi, (Kûr’ân-ı fiili) olan ütün “âlem”lerdir. Üçüncüsü, (ا ل م) elif, lâm, mim, kitabı’dır. Dördüncü’sü ise (Kûr’ân -ı nâtık) “konuşan ve gezen” Kûr’ân olan (İnsân-ı Kâmil) dir. Bu insân ise kendisine (Tenzili Kûr’ân) indirilmiş olan Kûr’ân-ın öz kardeşidir ve ona
indirilmiştir. Ondan da diğer beşer insânlara indirilmiştir. Genel ismi (Hakikat-i Muhammediyye) özel ilk zuhur yeri Hz. Âdem ve en kemalli zuhur yeri ise Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizdir. Onun bâtın-î verisleri de bu hakikatleri idrak eden zuhur mahalleridir.
Bu özet bilgilerden sonra Sûre-i şerifteki yolumuza devam edelim. İnşeallah.
BİSMİLLAHİRRAHMÂNİRRAHîM
يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ
نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا
كَثِيرًا وَنِسَاء وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ
وَالْأَرْحَامَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا
(1) (Ya eyyühen Nasutteku Rabbekümüllezî halekaküm min nefsin vahıdetin ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesiyran ve nisâen, vettekullahellezî tesaelune Bihi vel erham* innAllahe kâne aleyküm Rakîba;)
“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten halkeden ve ondan eşini halkedip ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun; kendi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'dan ve akrabalık (bağlarını kırmak)tan sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözeticidir.” Cenab-ı Hak cinsiyet ayrımı veya iman edenler vb. gibi ayırımları gözetmeden bütün insanlara hitap ediyor ve dinleyen herkese bu Âyet Kerîme nâzil oluyor, daha evvelce okunup nâzil olması tekrar nâzil olmasına engel değildir. “Nâs” yani insan demekle, sûreten bütün insanlara, öz olarak insan sözcüğünün gerçek mânâsını kendisinde yapılandırabilen ve bunun neticesini yaşayabi-lenlere hitap ediliyor, çünkü gerçek insan tefekkür sahibidir, diğerleri sûret olarak insana benzerler fakat daha hakikatte insan vasfına haiz olamamışlardır. Kim ki bu sûretten gerçek insana dönüşür, bu ve benzeri Âyeti kerîmeler onlara hitap etmeye başlıyor. İnsan olmanın ilk şartıda kendini tanımasıdır, nereden geldiğini, kaynağını, niçin bu âlem de var olduğunu, neler yapması lâzım
geldiğini ve istikamette çalışır olması lâzım geldiğini bilmesidir.
İnsan olma adaylarına yani sûreten insan olanlara Rabbinize erişebilmeniz için evvelâ ondan sakınmanız lâzım deniyor. Bu sakınma günahlardan sakınmadır.
Hakikatleri idrak etmiş, belirli bir irade ve şuura ulaşmış olan insanların sakınması ise gaflete düşmekten sakınmaktır ve bu gaflet ile aşağıdaki varlıkların haline düşmekten sakınmaktır. Bundan büyük sakınılacak bir şey de yoktur zâten, çünkü bir varlığın yakınlığı ne kadar ileri derecede olursa hassasiyeti o derece artar.
Bu düşünce yapısına ulaşmış olanlar artık Rabb’ini tanımış olur ve gerçek Rabbinden sakınır, ki o da Rabbül âlemin olan Allah Teâlâ hazretleridir.
Rabbimiz bizi halkettiyse eğer, kendi işimizden örnekleyerek bizler yaptığımız işlerimizle nasıl beraber isek Rabbimizde öyle bizimle beraber demektir. Bizim hakikatimiz tamamen nefsten ibaret demek ki. Âdem (a.s) halkedildiğinde iki cinsiyetide kendisinde barındırıyordu, eğer öyle olmasaydı Havva valide kendisinden çıkmaz idi.
Âdem (a.s.) cennette dolaşıyor iken yalnız olduğunu gördü ve nasıl ki Cenâb-ı Hakk kendisini seyretmek için insan aynasını icat etti Âdem (a.s.) da kendisine ayna olacak bir varlık istedi sonra içinde kıpırdanmalar hissetti ve Havva valide meydana geldi, Havva valide kendisine bir ayna arzuladı ondanda çocukları meydana geldi, çocuklarında kendilerine ayna istemeleriyle onlarında çocukları oldu ve böylece Cenâb-ı Hakk’ın Âdem’e tecellisi kendi varlığının dışına çıkmasına sebep oldu bu da Regaib hakikatidir.
Dikkat edersek her varlık kendisine bir ayna istiyor, geriye dönüş olmuyor, oluşumlar hep ileriye doğru gidiyor. Havva valide Âdem (a.s.) ın bünyesinde esmâ mertebesinde düşünce ve duygu olarak yaşıyorken dışarıya çıkmayı diledi ve Âdem (a.s.) da Cenâb-ı Hakk’ın varlığından yeni ayrılmış olduğundan kendisinde kudret
tecellisi vardı ve beşeriyete henüz bulaşmamıştı. Bu kudret tecellisi ile Cenâb-ı Hakk’ın izni ile Havvayı zuhura getirdi.
Efendimiz (s.a.v.) evliliği bu nedenle tavsiye ediyor yani kişinin kendisini tam olarak bulabilmesi için, oysa Hrıstiyanların ruhbanlarında evlilik yoktur çünkü fenâfillâhta olmaları lâzım gelmektedir.
“Erler çıkardı” yani aklı küll sahipleri çıkardı demektir. Hakikati İlâhiyeyi anlayacak varlıklar çıkardı. Âdem (a.s.) vefat ettikten sonra onun rolünü üstlenecek erler lâzımdı. “Ricâlen” ifadesi sûret olarak erkek bedenine sahip insanları mânâ yönüyle ise vahdet hakikatini idrak etmiş olan insanları ifade etmektedir.
“Ve kadınlar çıkardı” yani nefsi küllüde ortaya getirdi. Hem sûret olarak erkek ve kadınların devamı için hem de aklı küllün nefsi küll üzerindeki faaliyetinin sürmesi için kadınlar halkedildi.
Yukarıda Rabbinizden sakının ifadesi varken, şimdi Allah’tan sakının ifadeside geldi. Yukarıda bahsedilen hakikatleri idrak eden kimse Rabbinin Allah olduğunu idrak eder ve Allah’tan sakınır, ki burası daha üst mertebe olan zat mertebesidir.
Sûret olarak rahîm’de olandan yani akrabalıktan sorarlar hakikatte ise Rahîm isminin mânâlarını sorarlar demektir.
“Rakip” gözetici mânâsının yanında ona binip hâkim olmak demektir. Demek ki Cenâb-ı Hakk herbirerlerimizin üzerine rububiyyet mertebesi itibarıyla hakim bir ismini koymuş ve o isminin vasıtasıyla bizim üzerimizde hakim. Allah ezelde bu programları yaptığından dolayı “kâne” yani “idi” ifadesi daha o zamanda iş bu şekildeydi demektir ve bu ifade şu andada geçerlidir.
Bizler Allah’ın zât-î sıfatlarını ve esmâi İlâhiyyesini taşıyıcı varlıklarız.
Şimdi Fusûs-ül Hikem Tercüme ve Şerhi-Ahmed Avni Konuk / kitabından Adem ve Havva ile ilgili bir bölümü aktaralım :
Üçüncü vasl: Hakikat-ı Adem ve Havva
Ma’lûm olsun ki, “vücûd” hakikat-ı insâniyye olan mertebe-i vahidiyyetten, mertebe-i rûha tenezzül ettiği vakit üç ma’rifet hasıl oldu ki, birisi ma’rifet-i nefs, ya’ni kendi zâtını ve hakikatini bilmek; diğeri ma’rifet-i Mübdi, ya’ni kendisinin mücidini bilmek; üçüncüsü mücidine karşı fakr ve ihtiyacını bilmektir.
Bu ma’rifet, gayriyyeti mutazammındır. Ve bu rûh, rûh-ı Muhammedi (s.a.v. dir. Nitekim buyururlar: “Allah, önce kalemi ve benim ruhumu halk etti”. Ve bir rivayette:”Aklımı ve nefsimi halketti”.
Diğer ervâh, onun rûh-ı şerifinin cüz’iyyatıdır. Onun için (S.a.v.) Efendimiz’e “Ebu’l-ervah” dahi derler. Bu rûh sûret-i akl-ı küldür ki “adem-i hakiki”dir. “Vücûd” akl-ı küllün sağ tarafı ve “imkân” sol tarafıdır. Ve Havva nefs-i küllün sûretidir ki, akl-ı evvelin dıl’-ı eyserinden(kaburga kemiğinden) mütekevvin oldu. Ve bu taayyünat-ı muhtelifenin zuhûru ve suver-i mütenevvianın tevellüdatı akl-ı kül ile nefs-i küllün izdivacından hâsıl oldu. Nitekim Hak Teala hazretleri buyurur:”Ya eyyühen Nasutteku Rabbekümülleziy halekaküm min nefsin vahıdetin ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesiyran ve nisaen”(Nisa, 4/1). Ve bu taayyünat içinde pek çok suver-i faile ve münfaile zuhûra geldi. Ve suver-i faile rical ve suver-i münfaile de nisâdır. Ve efrad-ı insaniyyenin sûret-i failesi olan rical ve sûret-i münfailesi olan nisa ekmel-i vech ve ahsen-i takvim ile zâhir oldu. İmdi efrad-ı insaniyyenin ebeveyni Adem-i hakiki olan “akl-ı küli” ile, Havva-yı hakiki olan “nefs-i küll”dür. Bunlar cennet-i zatta, yani mertebe-i ulûhiyyette mestûr idiler. Kûr’an ki, cemi’-i esma ve sıfatı cami’ olan zattır; ve bu taayyünat ki, zat-ı ulûhiyyetin varlığında hayalat ve rü’yadan ibarettir; ve bu keserat ve taayyünat-ı hayaliyye
ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip, esfel-i safiline doğru uzamıştır ve mertebe-i zattan uzak- baiddir; işte bu şecere, Kûr’ân’da mezkûr olan şecere-i mel’ûne ve matrûdedir. Ve onun meyvesi ve habbesi zulmet-i tabiiyyedir.
İmdi akl-ı kül ile nefs-i kül bu habbeye karib olmadıkça “İhbitü” (Bakara, 2/36,38) emriyle cennet-i zâttan, alem-i sûret ve taayyünata nüzûl etmediler. Ve onların bu şecere-i menhiyyeye takarrübleri iblis-i vehmin nefs-i külle ve nefs-i küllün dahi akl-ı külle galebesi ile vâki’ oldu ki, bu âlem-i kesâfette onların zürriyyatı olan efrad-ı Âdemiyye dahi her an keserat-ı hayâliyyeye ve Kûr’ân’daki şecere-i mel’ûneye meftûn olmuşlardır. Hakk Teâlâ hazretleri bu hakikate işâreten Kûr’ân-ı Kerîm’inde “Ve iz kulna leke inne Rabbeke ehata Bin Nas* ve ma cealnerru'yelletiy ereynake illâ fitneten linNasi veşşeceretel mel'unete fiyl Kûr'ân* ve nuhavvifühüm, fema yeziydühüm illâ tuğyanen kebiyra;” (İsrâ, 17/60) ya’ni “Ey habib-i zi-şanım! zikret şu vakti ki biz sana dedik; muhakkak senin Rabb’in nası zat-ı ulûhiyyeti ile muhittir”; yani onların vücûd-i hakikileri yoktur; belki cümlesi zılal-i esmaiyyemden ibarettir. Ve zılal ise hayaldir. “Ve bizim sana gösterdiğimiz rü’ya ve Kur’an’da olan şecere-i mel’ûne nasa fitnedir”, ya’ni sana gösterdiğimiz bu keserat-ı taayyünat rü’yadır. Nitekim sen de bu hakikatı anladın da:”İnsanlar uykudadır ölünce uyanırlar” buyurdun. ”Ereynake” (İsra,17/60)’daki “kaf-ı hitâb” cemi’-i hakâıyıkı ve nisebi câmi’ olan taayyün-i muhammediyedir. Bu rü’yet keyfiyyeti râi ve mer’i ister; bunlar ise kesrettir. Ve bu keserat zâtta mütekevvin olan şecere-i mel’ûnedir. ”ve nuhavvifühüm”(Isrâ,17/60) “Biz onları, ya’ni vücûdları rûh ile nefisten mütekevvin olan nâstan her birine “ve lâ takreba hazihişşecerate” yani “Şu ağaca yaklaşmayın”(Bakara, 2/35) diyerek her an tahvif ederiz. “fema yeziydühüm illâ tuğyanen kebiyra;” (Isra, 17/60). Halbuki bu tahvif muvacehesinde onların nefisleri iğva-yı vehm ile rûhlarını kendilerine
imale ederek o şecere-i mel’ûnenin semeresi olan zulmet-i tabiiyyeye el uzatırlar. Binenaleyh onların tuğyanı büyük olur, ya’ni vech-i vahdetten istitarları artar.
İmdi ey sahib-i fıtnat! Kûr’ân-ı Kerîm mazideki Âdem ve Havva’dan değil, bizim ahval-i rûz-merremizden bahsediyor. Biz ise bu vak’ayı maziye irca’ ile, kendi halimizden gaflet ediyoruz.
Hakikati insâniyye bütün bu âlemlerin insân olarak aldığı isimdir.
Mertebe-i ruh ancak tenezzül ettikten sonra faaliyet sahası buldu, ki birincisi rûh olduğu halde kendi nefsine marifettir. İşte herbirerlerimizde ilk iş olarak nefsimizi tanıdığımız zaman kendi zatımızı ve hakikatimizi tanımış oluyoruz fakat bu tanıma her mertebede olan bir tanımadan, yani insan nefsini her mertebede başka türlü tanır ve bulunduğu mertebeden bir üste çıktığı zaman o mertebenin karşılığı olan nefsini tanır. Ve Âyeti kerîme’de bahsedilen tek nefsten halketti denilen bu vahidiyyet nefsidir.
Dünyada aşınma var, eskime var, istediğimiz kadar hakikat bilgilerini bilelim bu madde bedenimizi ebedileştirmiyor bunlar ahiretteki ebedi saadeti oluşturuyor, yani dünya hayatında mucidimize karşı fakr ve aczimizi bu durum bize öğretiyor. İçimizin ne kadar sonsuz olduğunu dışımızın ise her an son bulma durumuyla karşı karşıya olduğunu anlıyoruz. Bir yönümüzle mutlak sûrette acizliğimiz varken bir yönümüzlede mutlak irade sahibiyiz.
Mertebe-i Rûh’a tenezzül eden rûh Hakikati Muhammedidir, bu âlemde ne varsa ilk var edilişi Hakikati Muhammedi nurundan ve ruhundan meydan gelmiştir. Ve bu hakikatin yoğunlaşarak ilk defa beşeriyet yönüyle ortaya gelmesinin ismi Âdem’dir.
Âdem kelimesinin başında (Elif) harfi vardır, Havva
Kelimesi’nin ise sonunda (Hemze-Elif) harfi vardır, Âdem kelimesinin başındaki (Elif) harfi ahadiyyet mertebesinden inişi Havva’nın sonundaki (Elif) harfide hakikatleri idrak ile çıkışı göstermektedir.
Bu âlemde gördüğümüz ne kadar varlık varsa aklı küll ile nefsi küllün izdivacından meydana geldi.
Bu erkek ve kadın oluşumunun etken ve edilgenlikle anlatımı bütün âlem için geçerlidir, örneğin yağmur suyu etken olarak toprağa düştüğünde toprak edilgen olur ve su Âdem, toprak Havva olur. İşte bütün bu âlemde Âdem ve Havva mânâ olarak faaliyettedir, Âdem ve Havva dendiğinde hemen ceset olan insan sûretini hatırlama-yalım. İşte insanın diğer varlıklardan farkı en güzel sûret ile ve en güzel kıvamda olmasıdır.
Büyük hayal denilen bu âlemler Allah’ın hayalinden meydana gelmektedir. Hakikatini idrak eden kimseler rüyadan uyanıp gerçek yaşama geçmiş olan kimselerdir. İnsân tabiat âlemindeki bu yiyeceklerle sürekli ilgilendiği sürece o yiyeceklerin özellikleri kendi varlıklarında ortaya geliyor ve onu kendi varlıklarına çekiyorlar, işte orucun hakikati buraya dayanıyor, çünkü oruc ile bu yiyeceklerin alımının azalması ile kişideki ruhani denge düzenlenmiş oluyor.
İlk önce İblis yemeyiniz denilen meyveyi Havva valideye taddırdı, o anda Havva validede bir değişiklik olmadı ve o da Âdem (a.s.) a “sende tadabilirsin, birşey olmuyor” dedi ve Âdem (a.s.) da yedi. Tefsirlerde çeşitli şekillerde anlatılan bu meyve denilen şey nefsaniyetten meydana gelen hazlar’dır ki, bu nedenle tek çeşit meyve olarak değil genel olarak meyve ismi altında belirtiliyor. Ve meyve gibi olgunlaşmış olan bu nefsani duyguları insanın kullanması cennetten düşmesine sebep oluyor. Nasıl ki Cebrâîl (a.s.) aklın sûretlenmiş şekli, nasıl ki insân esmâ-i hüsnanın sûretlenemiş şekli ise İblis’te vehmin sûretlenmiş şeklidir, ve vehim hayali yaşamı nefsi külle bunu sevdiriyor, ki nefsi küllün gerçek oluşumu da İlâh-î hayale dayanmaktadır. Dikkat edersek Havva kelimesinde ik adet
(vav) harfi vardır ve bu iki (vav) dan birisi bireysel vehim, diğeri İlâh-î vehim’dir. Bu tesiri alan nefsi küll de aklı külle yakın olduğundan hayal yönüyle ona tesir ediyor ve aklı küll o meyveyi rahmâniyyeti yönüyle değil bu şekilde hayal yönüyle yani beşeriyeti yönüyle yemiş oluyor ve dikkat edersek vehim direkt olarak aklı külle tesir edemiyor.
İnsanlardaki dedikodular, çekiştirmeler (v.b.) kaynağını hep mel’un ağaçtan almaktadır, çünkü ona meftun olup muhabbet duymaktadırlar. İnsanların hakikate geçmesi Allah’ın uyandırmasıyla oluyor ki, o zaman Allah’ın verdiği varlıkla varlık sahibi olmuyor. Dünya üzerindeki varlıklar bu hakikatlerin anlatılabilme-sine misal için yeterli gelmiyor.
Kûr’ân zat olduğundan zat’ın içinde meydana gelen bu hayalat ve onun zuhurları şecer-i mel’unedir. İnsânların uyanmalarını sağlayan ölüm fiziksel ölüm değildir, “ölmeden evvel ölünüz” hükmüyle belirtilen şekilde öldükten sonra ancak bu rû’ya-dan uyanılabilir. Zâten kerametin en büyüğü kişinin kendini bilmesi ve bu âlemdeki yaşamı idrak etmesidir. Fakat o yasak olan meyve yani hayal ve vehmin ortaya koyduğu herşey insanlara tatlı gelir ve böylece tabiat karanlığına düşerler.
Kûr’ân-ı Kerîm’in sadece Âdem bahsi değil bütün anlattıkları kıyamete kadar an be an yaşanacak hadiselerdir. Hayale dalmış olan ve onun meyvelerinden yiyen kimselerin isyanları artar, vahdet meyvesinden yiyenlerin ise muhabbetler ve huzurları artar.
وَآتُوا الْيَتَامَى أَمْوَالَهُمْ وَلَا تَتَبَدَّلُوا الْخَبِيثَ
بِالطَّيِّبِ وَلَا تَأْكُلُوا أَمْوَالَهُمْ إِلَى أَمْوَالِكُمْ إِنَّهُ
كَانَ حُوبًا كَبِيرًا
(2) (Ve atül yetama emvalehüm ve lâ Tetebed-
delül habiyse Bittayyibi ve la te'külu emvalehüm ila emvaliküm* innehu kâne huben kebiyra;)
“Öksüzlere mallarını verin ve kötüsünü (onlara vererek) iyisiyle değiştirmeyin. Onların mallarını, kendi mallarınıza karıştırıp yemeyin. Zira bu, büyük bir günahtır.” Bir insânın mânâ yönünden ruh babası yoksa yani aklı küll mertebesinden bir babası yoksa, fizik babası olsada o kişi mânâ âleminde yetimdir. Hz. Rasûlüllah’ın (s.a.v) kaynağından ona bir nefha gelmemişse yetimdir, oysa ki herkesin aklı küllden nasibi vardır.
Yetimin malının yetime verilmesi demek, hayal ve vehimle onları oyalamayın ve Hak sohbetini onlara verin ve onları babalarına yani aklı külle ulaştıracak yolu açın demektir. Cenâb-ı Hakk’tan yani aklı kül’den gelen bilgileri beşeriyetinizden kaynaklanan bilgilerle karıştırmayın. Aklı küllden gelen tayyib maldır, beşeriyetimizden gelen ise habis maldır.
Ayrıca Mûsâ (a.s.) ile Hızır (a.s.) ın kıssasında bahsi geçen iki yetim ifadesi vardır Kûr’ân-ı Kerîm’de. Bu, bahsi geçen iki yetimden kasıt Cenâb-ı Hakkın zâtından zuhur etmiş olan rububiyyet ve abdiyyet mertebeleridir. Bunların zuhurları dünyada olduğundan babalarından yani zattan ayrı kalmışlar ve yetim olmuşlardır.
İşte bâtıni mânâ da Hakk’ın zâtından ayrıldığımız rububiyyet ve abdiyyet mertebesini idrak etmediğimiz sürece ve onları zatına ulaştıramadığımız sürece bizler yetim malı yemekteyiz, hatta bir ömür boyu bunu yapmaktayız. Çünkü bu beden bize onlar için verildi yani bedenlerimiz yetim malıdır ve bunu dünyalık işlerde kullandığımız sürece babasına yani aklı külle ulaştıramayız. Gerçek Rabbin ve kulluğun hakikatini anlamak için kullanacağınız zamanı nefsinizin yolunda kullanmayınız diyor.
وَإِنْ خِفْتُمْ أَلا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامَى فَانْكِحُوا
مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ فَإِنْ
خِفْتُمْ أَلا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ
ذَلِكَ أَدْنَى أَلَّا تَعُولُوا
(3) (Ve in hıftüm ellâ tuksitu fiyl yetamâ fenkihu ma tabe leküm minen nisâi mesnâ ve sülâse ve ruba'a, fein hıftüm ellâ ta'dilu feVahıdeten ev ma meleket eymanüküm* zâlike edna ella teulu;)
“Eğer öksüz kızlarla evlendiğinizde onlara karşı adaletli davranamamaktan korkarsanız, hoşunuza giden diğer kadınlardan iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz. Eğer adaleti gözetmemekten korkarsanız, o zaman bir tane ile veya elinizin altındakiyle (sahip olduğunuz câriye ile) yetinin. Doğruluktan ayrılmamak için bu daha elverişlidir.” Evlenmek, birlik kurmaktır ve bu Âyette nikâhtan kasıt zâhir olarak bildiğimiz nikâh ise de bâtın olarak şöyledir:
Şeriat mertebesi ile akit-nikâh yapmak ki, bu yetim olan rububiyyet ve abdiyyet mertebelerinin hakkını birinci aşamada korumandır.
İkincisi ile nikâhlan, yani tarikat mertebesi itibarıylada yaşantını genişlet, çünkü sadece şeriat sana yetmez.
Üçüncüsü ile nikâhlan, hakikat mertebesinide bizzat yaşa demektir.
Dördüncüsü ile nikâhlan, marifet mertebesi ile de nikâhlan.
Bütün bu âlemler hayal hükmünde olduğundan ve hayalin hakikatide kadın olarak zuhura çıktığından sen Hakikati Muhammedinin dört mertebesi ile birlikte yaşa denmektedir burada. Ancak hepsine eşit derecede değer ver ve birini diğerinin üstüne çıkarma deniyor. Şeriat mertebesinin değeri ne kadar ise marifet mertebesininde
değeri o kadardır çünkü hiç biri birbirinden ayrı şeyler değildir. Allah’ın irfaniyeti budur işte, yani hepsinin hakkını tam olarak vermek.
Ve eğer adaletle hareket edemeyecekseniz birinde kalın yani sadece şeriat mertebesinin hukukunu yerine getirin deniyor.
Müslümanlarda evliliğin bir sırrıda burasıdır yani tabii hayatın tamamının kendileri üzerinde tahakkuku vardır.
وَآتُوا النِّسَاءَ صَدُقَاتِهِنَّ نِحْلَةً فَإِنْ طِبْنَ لَكُمْ
عَنْ شَيْءٍ مِنْهُ نَفْسًا فَكُلُوهُ هَنِيئًا مَرِيئًا
(4) (Ve atün nisae sadukatihinne nıhleten, fein tıbne leküm an şey'in minhu nefsen feküluhu heniy'en meriy'a;)
“Kadınlara mehirlerini gönül hoşluğuyla verin. Eğer onlar gönül rızasıyla size bir şey bağışlarlarsa onu afiyetle yiyin.”
٥ وَلَا تُؤْتُوا السَّفَهَاء أَمْوَالَكُمُ الَّتِي جَعَلَ اللَّهُ
لَكُمْ قِيَامًا وَارْزُقُوهُمْ فِيهَا وَاكْسُوهُمْ وَقُولُوا لَهُمْ
قَوْلًا مَعْرُوفًا
(5) (Ve lâ tü'tüs süfehae emvalekümülletiy cealellahu leküm kıyâmen verzukuhüm fiyha veksuhüm ve kulu lehüm kavlen ma'rufa;)
“Allah'ın, sizi başına diktiği mallarınızı aklı ermezlere vermeyin; o mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.”
وَابْتَلُوا الْيَتَامَى حَتَّى إِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَ
فَإِنْ أَنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْدًا فَادْفَعُوا إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ
وَلَا تَأْكُلُوهَا إِسْرَافًا وَبَدَارًا أَنْ يَكْبَرُوا وَمَنْ
كَانَ غَنِيًّا فَلْيَسْتَعْفِفْ وَمَنْ كَانَ فَقِيرًا فَلْيَأْكُلْ بِالْمَعْرُوفِ
فَإِذَا دَفَعْتُمْ إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ فَأَشْهِدُوا عَلَيْهِمْ وَكَفَى
بِاللَّهِ حَسِيبًا
(6) (Vebtelül yetamâ hattâ izâ beleğun nikah* fein anestüm minhüm rüşden fedfeu ileyhim emvalehüm* ve lâ te'küluha isrâfen ve bidaren en yekberu* ve men kâne ğaniyyen felyesta'fif* ve men kâne fakıyren felye'kül Bil ma'ruf* feizâ defa'tüm ileyhim emvalehüm feeşhidu aleyhim* ve kefa Billâhi Hasîba;)
“Evlenme çağına gelinceye kadar yetimleri gözetip deneyin. Onların akılca olgunlaştıklarını görürseniz, mallarını kendilerine teslim edin. "Büyüyecekler de mallarına sahip olacaklar" endişesiyle onları israf ederek, tez elden yemeyin. Zengin olan, onların malını yemekten çekinsin. Fakir olan ise, meşrû sûrette yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, bunu şâhitler karşısında yapın. Hesap görücü olarak Allah yeter.”