Żâlike-lfadlu mina(A)llâh(i)(c) vekefâ bi(A)llâhi ‘alîmâ(n)
Bu lütuf Allah'tandır. Hakkıyla bilen olarak Allah yeter.
Bu lütuf Allah'tandır. Bilen olarak Allah yeter.
Nisâ 70. ayet, Allah'ın lütfunu ve her şeyi bilici vasfını vurgular. Ayet, 'fazl' kavramıyla ilahi nimeti, 'kefâ' fiiliyle yeterliliği ve 'alîm' sıfatıyla Allah'ın mutlak ilmini öne çıkarır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fazl (فضل), bir şeyin aslından artması, ziyadeleşmesi demektir. Allah'tan gelen fazl ise, karşılıksız verilen lütuf ve ihsandır. Ayetteki 'ذَٰلِكَ ٱلْفَضْلُ' ifadesi, Allah'ın müminlere bahşettiği büyük nimetleri ve merhameti işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Fazl (فضل), bir şeyin aslından fazla olması, yani bir şeye eklenen iyilik ve ihsan anlamına gelir. Allah'ın fazlı, O'nun kullarına lütfettiği, hak etmedikleri halde verdiği nimetlerdir. Bu ayetteki fazl, Allah'ın müminlere verdiği hidayet, mağfiret ve cennet gibi büyük lütufları kapsar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Fazl (فضل) kavramı Kur'an'da genellikle Allah'ın cömertliğini, lütfunu ve ihsanını ifade eder. Bu ayette, Allah'ın müminlere olan özel lütfunu ve onlara bahşettiği üstünlüğü vurgular. Bu, Allah'ın iradesiyle gerçekleşen, karşılıksız bir bağıştır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kefâ (كفى), bir şeyin bir başkasına yetmesi, ihtiyacını karşılaması demektir. 'وَكَفَىٰ بِٱللَّهِ' ifadesi, Allah'ın her konuda yeterli olduğunu, O'nun yardımının ve bilgisinin her şeye kâfi geldiğini belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Kefâ (كفى) fiili, bir şeyin başka bir şeye ihtiyaç bırakmayacak derecede yeterli olmasıdır. Ayetteki 'وَكَفَىٰ بِٱللَّهِ عَلِيمًا' ifadesi, Allah'ın her şeyi bilici olarak yeterli olduğunu, başka bir biliciye ihtiyaç duyulmadığını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kefâ (كفى) fiili, Kur'an'da genellikle Allah'ın kudretinin, bilgisinin veya yardımının mutlak yeterliliğini ifade etmek için kullanılır. Bu ayette, Allah'ın 'Alîm' sıfatıyla birlikte gelerek, O'nun bilgisinin her şeye yettiğini ve başka bir bilgi kaynağına gerek olmadığını belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Alîm (عليم), çok bilen, her şeyi bilen demektir. Allah'ın 'Alîm' sıfatı, O'nun geçmişi, şimdiyi ve geleceği, görüneni ve görünmeyeni eksiksiz bildiğini ifade eder. Ayetteki 'عَلِيمًا' kelimesi, Allah'ın fazlını ve hükmünü verirken tam bir bilgiyle hareket ettiğini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Alîm (عليم), ilim sahibi olan, her şeyi kuşatan bilgiye sahip olan demektir. Allah'ın 'Alîm' sıfatı, O'nun ilminin sınırsız ve mutlak olduğunu belirtir. Bu ayette, Allah'ın fazlını kime ve ne kadar vereceğini en iyi bilenin O olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Alîm (عليم) sıfatı, Kur'an'da Allah'ın en temel niteliklerinden biridir ve O'nun her şeyi kuşatan, mutlak ve eksiksiz bilgisine işaret eder. 'وَكَفَىٰ بِٱللَّهِ عَلِيمًا' ifadesi, Allah'ın her şeyi bilmesi nedeniyle, O'nun hükümlerinin ve lütuflarının hikmetli ve adil olduğunu, başka bir biliciye ihtiyaç duyulmadığını pekiştirir.
Nisâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(70) Zâlikel fadlü minellahi, ve kefâ Billâhi Alîmâ;
“Bu lütuf Allah'tandır. Bilen olarak Allah yeter.”