Vemen yuti'i(A)llâhe ve-rrasûle feulâ-ike me'a-lleżîne en'ama(A)llâhu ‘aleyhim mine-nnebiyyîne ve-ssiddîkîne ve-şşuhedâ-i ve-ssâlihîn(e)(c) vehasune ulâ-ike rafîkâ(n)
Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddiklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır.
Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, iyilerle birliktedir. Bunlar ne güzel arkadaştır!
Nisâ 69. ayet, Allah'a ve Resûl'e itaatin getirdiği manevi mertebeleri ve bu mertebelerdeki kişilerin kimler olduğunu dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koymaktadır. Ayet, itaat edenlerin ahiretteki konumunu ve beraber olacakları zümreleri belirleyerek, bu kavramların derin anlamlarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tav' (طوع) kökünü 'gönüllü olarak boyun eğmek, itaat etmek' olarak açıklar. Ayetteki 'yutı'' (يُطِعِ) fiili, Allah'ın ve Resûl'ün emirlerine isteyerek ve rızayla uymayı ifade eder, bu da zorlama olmaksızın bir teslimiyeti gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'itâat' (إطاعة) kelimesini 'emre uymak ve nehyedilen şeyden sakınmak' olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın ve Resûl'ün koyduğu şer'i hükümlere riayet etmenin, ahiretteki yüce makamlara ulaşmanın temel şartı olduğunu belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'en'ame' (أنعم) fiilini 'nimet vermek, ihsan etmek' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Allah'ın peygamberlere, sıddıklara, şehitlere ve salihlere bahşettiği özel lütufları ve manevi mertebeleri ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ni'met' (نعمة) kelimesini 'Allah'tan gelen güzel ve hoş şey' olarak tanımlar. 'En'ame' fiili ise bu nimetleri bahşetmek anlamına gelir. Ayette, bu nimetlerin sadece maddi değil, aynı zamanda manevi ve uhrevi mertebeleri de kapsadığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ni'met' kavramının Kur'an'da sadece maddi refahı değil, aynı zamanda Allah'ın hidayetini, rahmetini ve manevi lütuflarını da kapsayan geniş bir anlama sahip olduğunu belirtir. 'En'ame' fiili, bu ilahi lütufların doğrudan bir sonucu olarak, itaat edenlere verilen üstün konumu ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nebî' (نبي) kelimesinin 'haber veren' anlamından geldiğini belirtir. Ayetteki 'nebiyyîn' (النبيين) ifadesi, Allah'ın kendilerine vahyettiği ve insanlara doğru yolu gösteren elçileri ifade eder, bu da onların Allah katındaki özel konumlarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nebî' kelimesinin 'nebe'' (haber) kökünden geldiğini ve 'Allah'tan haber getiren kişi' anlamına geldiğini açıklar. Ayette, itaat edenlerin ahirette peygamberlerle birlikte anılması, onların manevi derecesinin yüksekliğini ve Allah katındaki değerini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'sıddîk' (صديق) kelimesini 'çok doğru olan, doğruluğu tasdik eden' olarak açıklar. Ayetteki 'sıddîkîn' (الصديقين) ifadesi, peygamberlerin getirdiği hakikatleri tereddütsüz tasdik eden, söz ve fiillerinde daima doğru olan kimseleri ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sıdk' (صدق) kökünün 'doğruluk, hakikat' anlamına geldiğini ve 'sıddîk'ın ise 'doğruluğu çok olan, sözü ve fiili birbirini tasdik eden' kişi olduğunu belirtir. Ayette, bu zümrenin peygamberlerden sonra gelen en yüksek manevi mertebelerden birine sahip olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'şehîd' (شهيد) kelimesinin hem 'Allah yolunda öldürülen' hem de 'hakikate şahitlik eden' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'şühedâ'' (الشهداء) ifadesi, genellikle Allah yolunda canını feda edenleri kapsamakla birlikte, aynı zamanda hakikatin canlı şahitleri olanları da içerir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şehâdet' (شهادة) kökünün 'hazır bulunmak, görmek ve haber vermek' anlamlarını taşıdığını ifade eder. 'Şehîd' ise bu anlamların birleşimiyle, hem Allah yolunda canını feda ederek ahirette hazır bulunan hem de hakikate şahitlik eden kişidir. Ayette, bu zümrenin Allah katındaki yüksek derecesi vurgulanır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sâlih' (صالح) kelimesini 'iyi, doğru, faydalı' olarak açıklar. Ayetteki 'sâlihîn' (الصالحين) ifadesi, hem imanlarında hem de amellerinde doğruluk ve iyilik üzere olan, topluma faydalı işler yapan müminleri kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'salâh' (صلاح) kökünün 'fesadın zıttı, iyilik ve doğruluk' anlamına geldiğini belirtir. 'Sâlih' ise 'işleri düzgün, doğru ve iyi olan' kişidir. Ayette, bu zümrenin, Allah'a ve Resûl'e itaat edenlerin ulaşabileceği en genel ve kapsayıcı manevi mertebelerden biri olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'salih amel' kavramının Kur'an'da sadece bireysel dindarlığı değil, aynı zamanda toplumsal sorumlulukları ve ahlaki erdemleri de içerdiğini vurgular. 'Sâlihîn' zümresi, bu geniş anlamda, hem Allah'a karşı görevlerini yerine getiren hem de insanlara karşı iyi muamelede bulunan kimselerdir.
Nisâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(69) (Ve men yutııllahe verRasûle feülâike maallezîne en'amAllahu aleyhim minen Nebiyyîne vasSıddıkîne veşŞühedâi vasSâlihîn* ve hasüne ülâike refîka;
“Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, iyilerle birliktedir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” Allah’a itaat etmek demek, eğer Rasûl olmaz ise Allah’ı anlamak mümkün olmazdı, işte burada bu ifadenin başa alınması şeriat mertebesi itibarıyla ulûhiyyet mertebesinin önde olup abdiyyet mertebesinin sonradan gelmesi dolayısıyladır. Oysa hakikat mertebesinden baktığımızda Allah’ı ancak tenzih yoluyla idrak etmek mümkündür yani Allah’a tenzih mertebesinden itaat edilebilir, peygambere itaat ise Allah’ı efal “teşbih” mertebesi ile anlayarak itaattir.
Rasûle itaat demek Allah’ın marifet bilgisini sana ulaştırması demektir, bu yüzden Rasûle itaat gereklidir. Rasûle itaat sadece bedeni görevleri yapmak değildir, onlarla ilgili hükümleri önceki peygamberlerde getirmişlerdi zaten, esas olan Rasûle itaat ile Allah’ı tanımaktır. Allah’a itaat ile tenzih mertebesinden Allah’ın varlığı kabullenmiş olunuyor, Rasûle itaat ile de tenzih mertebesindeki Allah teşbih mertebesine ve tevhid mertebesine indirilerek ulûhiyyet kendi gerçek değerleri üzerine bulunmuş oluyor ve neticesinde kişi bunları vahdet halinde kendisinde bulmuş oluyor.
Yukarıda bahsedilen dört mertebe “Ehli beyt” hazaratında bulunması gerekiyordu, işte “Ehli beyt” fertlerinin genelde “şehid” edilmesinin sırrı bir bakıma bu yet-i Kerîme de yatmaktadır. Onun için bu hususta fazla ileriye gitmemek lâzımdır. Hâşâ! Cenâb-ı Hakk acizmiydiki, onun haberi olmadan Habibinin ehli beytini “şehîd” ettiler. Aslında onlar zâten bâtınen (şehid-şâhit) idiler, ancak
bunun zâhirende olması gerekiyordu ve öyle oldu, bunların üzerinde fazla fikir yüretmek kişileri büyük yanılgılara götürebilir. O halde (Allah-u a’lem-Allah bilir) deyip meseleyi hali üzere bırakmak daha gerçekçi olacaktır. Herhalde onları Allah ve Peygamberi bizlerden daha çok seviyordu. Bu hususta söz çoktur yeri olmadığı için bu kadarla geçelim.