Kâlû rabbenâ emettenâ-śneteyni ve ahyeytenâ-śneteyni fa'terafnâ biżunûbinâ fehel ilâ ḣurûcin min sebîl(in)
Onlar da şöyle derler: "Ey Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa da dirilttin. Günahlarımızı kabulleniyoruz. Şimdi (bu ateşten) bir çıkış yolu var mı?"
Kâfirler diyecekler ki: "Ey Rabbimiz! Sen bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Şimdi günahlarımızı anladık. Fakat çıkmaya bir yol var mı?"
Mü'min Suresi 11. ayet, kıyamet gününde inkarcıların Allah'a hitaben iki ölüm ve iki diriliş tecrübesini dile getirmelerini ve günahlarını itiraf etmelerini konu alır. Ayet, ölüm, diriliş, itiraf ve çıkış/kurtuluş kavramları etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mevt' (ölüm) kelimesini canlının canlılık vasfını yitirmesi olarak tanımlar. Ayetteki 'emettnâ' ifadesi, Allah'ın kudretiyle canlıya ölümü tattırması, yani canlının ruhunun bedeninden ayrılması halini belirtir. Buradaki iki ölümden kasıt, dünya hayatından önceki yokluk hali ve dünya hayatının sonundaki ölümdür.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'emettnâ' fiilinin mecazi bir kullanımına işaret etmese de, Kur'an'da ölümün farklı mertebelerde ele alındığını belirtir. Ayetteki 'iki defa öldürme' ifadesi, dünya hayatından önceki yokluk ve dünya hayatının sonundaki ölüm olarak anlaşılır, bu da Allah'ın mutlak kudretini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'ölüm' (mevt) kavramının sadece biyolojik bir son değil, aynı zamanda Allah'tan uzaklaşma ve manevi bir yok oluş anlamı da taşıdığını belirtir. Ancak bu ayetteki 'emettnâ' fiili, daha çok fiziksel ölüm ve yokluk hallerini ifade ederek, Allah'ın hayat ve ölüm üzerindeki mutlak egemenliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hayat' kelimesini canlının canlılık vasfını kazanması olarak açıklar. 'Ahyeytenâ' fiili, Allah'ın kudretiyle canlıya hayat vermesi, yani ruhun bedene dönmesi halini belirtir. Ayetteki iki diriliş, dünya hayatına getiriliş ve ahiretteki yeniden diriliş olarak yorumlanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ahyeytenâ' ifadesinin, Allah'ın insanı yokluktan varlığa çıkarması (dünya hayatı) ve ölümden sonra tekrar diriltmesi (ahiret hayatı) anlamlarına geldiğini belirtir. Bu, Allah'ın yaratma ve yeniden yaratma gücünün bir göstergesidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hayat' kavramının Kur'an'da sadece fiziksel varoluşu değil, aynı zamanda manevi canlılığı ve doğru yolu bulmayı da ifade ettiğini belirtir. Ancak bu ayetteki 'ahyeytenâ' fiili, daha çok fiziksel diriliş ve varoluş hallerini vurgulayarak, Allah'ın hayat verici kudretini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'i'tirâf' kelimesini, bir şeyi bilmek ve onu açıkça ifade etmek olarak tanımlar. Ayetteki 'fa'terafnâ' ifadesi, kıyamet gününde inkarcıların, dünyadayken inkar ettikleri gerçekleri ve işledikleri günahları çaresizlik içinde kabul etmelerini, itiraf etmelerini anlatır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'i'tirâf'ı, bir gerçeği veya suçu ikrar etmek, kabul etmek olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, inkarcıların dünya hayatında inkar ettikleri Allah'ın birliğini ve ahiret gerçeğini, ölüm ve diriliş tecrübelerinden sonra çaresizce itiraf etmelerini ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'i'tirâf'ın, bir şeyi bilerek ve isteyerek kabul etmek anlamına geldiğini belirtir. Ancak bu ayetteki itiraf, isteyerek değil, zorunluluk ve çaresizlik sonucu gerçekleşen bir kabulü ifade eder, zira artık kaçış yolu kalmamıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zenb' kelimesini, bir şeyin peşinden gelen, sonuçları olan kötü fiil olarak tanımlar. Ayetteki 'bi-zünûbinâ' ifadesi, inkarcıların dünya hayatında Allah'a karşı işledikleri isyanları, inkarı ve kötü amelleri kapsar. Bu günahlar, onların ahiretteki azabının sebebidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'zenb'i, Allah'ın emrine aykırı düşen her türlü fiil olarak açıklar. Ayetteki 'bi-zünûbinâ' ifadesi, inkarcıların Allah'ın varlığını ve birliğini inkar etmeleri, peygamberleri yalanlamaları gibi büyük günahları ifade eder ki, bu günahlar onların itirafına sebep olmuştur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hurûc' kelimesini, bir yerden dışarı çıkmak, ayrılmak olarak tanımlar. Ayetteki 'ilâ hurûcin' ifadesi, inkarcıların cehennem azabından veya içinde bulundukları çaresiz durumdan bir çıkış, bir kurtuluş yolu arayışını dile getirir. Bu, onların ümitsizliğini ve pişmanlığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hurûc' kelimesinin burada mecazi olarak bir kurtuluş, bir kaçış yolu anlamına geldiğini belirtir. İnkarcılar, işledikleri günahların sonucunda düştükleri durumdan bir çıkış yolu olmadığını anladıklarında bu soruyu sorarlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'çıkış' veya 'kurtuluş' (hurûc) kavramının, genellikle Allah'ın rahmetine sığınma ve doğru yolu bulma ile ilişkilendirildiğini belirtir. Ancak bu ayetteki 'hurûc', inkarcıların artık çok geç kaldıkları bir anda, azaptan kurtulma umuduyla sordukları çaresiz bir sorudur.
Mü'min (Ğâfir) Sûresi
Bu âyeti kerimede rububiyet mertebesi âyetlerindendir.
Hayali ve vehimi nefsi emmare yaşantısı üzerinde olanlar. Bizi iki kere öldürdün diyerek zâhir ve bâtın ölü oduklarını ve kendilerin zâhiri işledikleri günahları ve bâtıni hakka karşı varlık ve benlik günahı işlediklerini kabul etmektedirler. (Murat Derûni) Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.
Vaktaki gece gelir, tekrâr icazet vakti olur; gizli olmuş yıldızlar iş üzere olur.
İlm-i İlâhînin nûrunda mahv olmuş olan a’yân-ı sâbite ahkâmının butûn- dan tekrâr zuhûra çıkmalanna, karanlık gece gibi olan vücûd-ı izâfî âleminde zuhûrlanna izin ve icâzet vakti gelince, güneşin nûrunda müstağrak olarak gizlenmiş olan yıldızlar gece vakti nasıl tekrâr ışıldamağa başlarsa, bu a’yân-ı sâbite dahi, kesâfet-i vücûd sâhasında, öylece icrâ-yı ahkâma başlarlar.
Hak Teâlâ bî-hûşlara tekrâr akıllar, halka halka kulaklara halkalar verir.
“Halka halka”dan murâd, gürûh gürûh ve fırka fırka; ve “kulaklara halka vermek"den murâd, kuvve-i sâmia bahş eder demektir. Ya’nî adem-i izâfî hâlini iktisâb eden ehl-i Cemâl ve ehl-i Celâl’e, ya’nî saîdlere ve şakilere tekrâr vücûd-ı izâfî âleminde akıllar ve idrâkler ve kuvve-i sâmialar bahş eder.
Senâda ayak vurarak ve el açarak, nazlanarak: Ey bizim Rabb'imiz, bizi dirilttin, diyerek.
“Pây Güften” ve “dest-efşânden” hâl-i semâ’a işârettir. Nitekim Mevle- vıler’in semâ’ı bu tarzda vâki’ olur. Ya’nî, adem-i izâfîden vücûd-ı izâfî âlemine çıkmalarına icâzet verilenler, semâ’ ederek ve nazlanarak “Ve ey bizim Rabb’imiz, bize hayât bahş ettin” diyerek hamd ü senâ ederler. Bu beyitte, sûre-i Mü’min’de olan (Mü’min, 40/11) “Dediler ki, ey bizim Rabb’imiz, bizi iki kere öldürdün ve iki kere dirilttin” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.
O dökülmüş deriler ve o kemikler, toz koparmış atlılar oldu.
Hem çok şükr edenler ve hem çok küfr edenler, ademden vücûd tarafına, kâim oldukları halde hamle getirirler.
Mukaddema vücûd-ı izâfî âleminde yaşayıp toprakta çürümüş olan o deriler ve o kemikler, koşarken tozlar kaldıran atlılar olup; hem şâkirler ve hem de kâfirler, sâkin olduklan adem-i izâfî hâricinden tekrâr vücûd-i izâfî tarafına hamle ederler.
Neye baş çeviriyorsun, görmemişlik ediyorsun? Evvelden ademde baş çevirmedin mi?
Ademden vücûd tarafına gelmeyi neden istib’âd ediyorsun? Sen bu hâlin nazîrini evvelce de görmüş değil misin? Nitekim bu dünyâda vücûd-ı izâfî âlemine gelmezden mukaddem, o adem-i izâfî âleminden değil mi idin? O âlemden bu âleme gelmeyi istemez idin.
Ademde ayağını, beni yerimden kim koparır? Diye sıkmış idin.
İlm-i ilâhî mertebesinde sen, lisân-ı hâl ile “Beni yerimden kim kopanr ve başka bir hâle çıkanr?” diyerek, ayağını sıkı basmış idin.
Sen, Rabbânî olan sunu görmüyor musun ki, o senin alnının soçmt çekti.
Nihâyet seni, senin zannında ve hayâlinde olmayan bu enva-i hâl içine çekti.
Ya’nî sen, ilm-i ilâhî mertebesinde iken, senin cemâd, nebât ve hayvân ve inşân mertebelerine gelmek için geçirdiğin istihâlât-ı muhtelife, zannına ve hayâline gelir bir şey mi idi? Ve insan mertebesine geldikten sonra, her şendeki ahvâlin ve etvânn aklına ve fikrine gelir mi idi?[17]