Vemâ yestevî-l-a'mâ velbasîru velleżîne âmenû ve 'amilû-ssâlihâti velâ-lmusî-/(u)(c) kalîlen mâ teteżekkerûn(e)
Kör ile gören, iman edip salih ameller işleyenler ile kötülük yapan bir değildir. Siz pek az düşünüyorsunuz.
Kör ile gören bir olmaz, iman edip salih ameller işleyen kimseler ile kötülük yapan da bir değildir. Ne kadar da az düşünüyorsunuz!
Bu ayet, körlük ve görme, iman ve salih amel ile kötülük yapma arasındaki derin zıtlığı vurgulayarak, hakikatleri idrak etme ve doğru yolu seçme konusunda insanların düşünme yeteneğinin azlığına dikkat çekmektedir. Anahtar kavramlar, bu karşıtlıkları ve insan davranışlarının sonuçlarını dilbilimsel ve semantik açıdan ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'el-a'mâ' kelimesini hem gözün görmemesi (basar) hem de kalbin görmemesi (basîret) olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, hakikatleri idrak edemeyen, manevi körlüğe sahip kişiyi mecazi olarak nitelemektedir. Bu, sadece fiziksel bir engel değil, aynı zamanda doğruyu yanlıştan ayırt edememe durumudur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'a'mâ' kelimesinin Kur'an'da mecazi anlamda kullanıldığını belirtir. Burada, iman etmeyen ve hakikati göremeyen kimseler için bir benzetme olarak kullanılmıştır. Körlük, doğru yolu bulamama ve hakikatten yüz çevirme anlamındadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'basîr' kelimesini hem gözle görme hem de kalple idrak etme anlamında kullanır. Ayetteki 'basîr', hakikatleri gören, doğruyu yanlıştan ayırt edebilen, manevi basirete sahip kişiyi temsil eder. Bu, sadece fiziksel görme değil, aynı zamanda derin bir anlayış ve kavrayıştır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'basar' ve 'basîret' kavramlarının Kur'an'daki önemine değinir. 'Basîr' kelimesi, sadece fiziksel görmeyi değil, aynı zamanda Allah'ın ayetlerini ve hakikatlerini idrak etme yeteneğini ifade eder. Ayetteki 'basîr', iman eden ve salih amel işleyenlerin sahip olduğu bu idrak gücünü simgeler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'îmân' kelimesinin kökenini 'emn' (güven, emniyet) ile ilişkilendirir. İman, kalbin tasdiki ve dilin ikrarıdır. Ayetteki 'âmenû', Allah'a ve O'nun bildirdiklerine tam bir teslimiyetle inanmayı ifade eder ki bu, salih amellerin temelini oluşturur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'îmân' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini vurgular. İman, sadece bir inanç değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi ve Allah'a karşı bir sorumluluk bilincidir. Ayetteki 'âmenû', kişinin Allah'a olan derin bağlılığını ve bu bağlılığın getirdiği doğru eylemleri ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'amel' kelimesini 'bir işi kasıtlı olarak yapmak' şeklinde tanımlar. Ayetteki 'amilû', imanla birlikte gelen bilinçli ve kasıtlı eylemleri ifade eder. Bu eylemler, 'salihât' (yararlı işler) ile nitelendirilerek, sadece eylemde bulunmak değil, aynı zamanda doğru ve faydalı eylemlerde bulunmak gerektiği vurgulanır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'amel' kelimesini 'iradeye dayalı fiil' olarak açıklar. Ayetteki 'amilû', iman edenlerin iradeleriyle gerçekleştirdikleri, Allah'ın rızasına uygun olan fiilleri kapsar. Bu, sadece düşünce düzeyinde kalmayıp, hayata geçirilen pratik davranışları ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'salâh' kelimesini 'fesadın zıddı' olarak tanımlar; yani bozukluğun giderilmesi ve düzeltilmesi. 'Salihât', hem dünya hem de ahiret için faydalı olan, doğru ve iyi işlerdir. Ayetteki kullanımı, iman edenlerin sadece inanmakla kalmayıp, bu inançlarının gereği olarak topluma ve kendilerine faydalı eylemlerde bulunmalarını ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'salih' kelimesinin 'her türlü eksiklikten arınmış, tam ve mükemmel' anlamına geldiğini belirtir. 'Salihât', Allah'ın emirlerine uygun, insanlara faydalı ve ahlaki açıdan değerli olan tüm eylemleri kapsar. Ayette, imanla birlikte anılarak, imanın pratik hayattaki yansıması olarak sunulur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sû'' kelimesini 'her türlü kötülük, çirkinlik ve zarar' olarak tanımlar. 'Müsî'' ise bu kötülükleri işleyen kişidir. Ayetteki 'müsî'' kelimesi, iman edip salih amel işleyenlerin zıttı olarak, Allah'ın emirlerine karşı gelen ve zararlı eylemlerde bulunan kimseleri ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sû'' kelimesinin Kur'an'da genellikle günah ve kötülük anlamında kullanıldığını belirtir. 'Müsî'' ise bu günahları ve kötülükleri işleyen, Allah'ın rızasına aykırı davranan kişidir. Ayette, bu kişilerin iman eden ve salih amel işleyenlerle bir tutulamayacağı vurgulanır.
Mü'min (Ğâfir) Sûresi
Kör ve sağır ve akılsız dabbelerin şerlisi insan olduğu meydandadır.[69]
Hayeller körler ile gözlüleri tefrik için li-hikmetin yani hikmet için vaaz olunmuş bir alet-i tecrübe ve kalb ile nakd-ı ceyyidi temyiz için mevzu bir mihektir. Bu âlemde göz vardır ki esbabı müsebbibin gayrı görmez ve sebebde müsebbibi müşahede eder. Göz vardır ki körün değneğine itimat ettiği gibi esbabdan gayrı bir şey görmez. Kör nasıl değneğine itimat eder, onun değneğinin ucu gözünün göz bebeği demektir. Gözü görmüyor ama sebeplere takılıyor, sebeple gidiyor. İşte körün değneğini bellediği gibi gayri bir şey görmez. Sebeplerden başka bir şeyi görmez.[70]
İnanmayanlar biz nefsimize yardım ediyoruz, nefsani duyguları ortaya çıkarıyor. Halbuki Allah’ın istediği İlahi düşünceleri ortaya çıkarmaktır, Allah’a yardım etmektir. Allah’ın sıfatlarını çıkarmak lazım ki bu varlık görevini yapmış olsun. İşte bunu yapmadığımız için Cenab-ı Hak da perdelerini kapatıyor, bunu artık onda hiç faaliyet sahasına çıkartmıyor. Bunu yok bildiriyor. Kendi varlığını kendisine yok, hiç sanki öylece ne gökten gelmiş ne de yerden kendi kendine olmuş kadar basit bir düşünce sınırı içerisine alıyor. Daralttıkça daraltıyor, adeta kör ediyor, neden çünkü buradan hakka yardım etmesi için olması için var edilmiş ama o nefsine yardımcı oluyor, onun için o nefsini de kısaltıyor, kısaltıyor nihayet nokta sıfır haline getiriyor.[71]
Ve onların gözleri, mazharlarda Hakk'ı görmekten kördür.[72]
(Ve men kâne fiy hazihi a'ma fehuve fiyl ahıreti a'ma ve edallu sebiyla;)
“Her kim bu dünyada (manen) kör ise ahirette de kördür. Ve gidişçe daha şaşkındır.) Bu dünyada gözleri açık olanlar ahirete gittiklerinde gözleri kapalı zuhur ettiklerinde, “Ya Rabbi benim dünyada gözlerim açıktı şimdi niye kapattın” diyecekler, Cenâb-ı Hakk bunun üzerine “Sen Beni dünyada iken görmedin o nedenle ben senin gözlerini kapalı bıraktım ve sen nasıl dünyada benimle ilgilenmediysen Bende seninle ilgilenmeyeceğim burada” diyecek.
A’ma’dan kastedilen kendindeki hakikati göremeyen yani en yakınındakini bir kimse göremediyse uzaktakini zaten hiç göremez, “Göz ona derler ki kendi hakikatini görsün”, “Yegane görme vasıtası olan göz kendini dahi göremez”, bütün âlemlerde mevcut olan Allah’ın tecellisi bizde olduğu halde biz bunun farkında değiliz, bunun farkında olmamız ve gözümüzü görebilmemiz için bir aynaya ihtiyacımız vardır, bu ayna İnsân-ı Kâmildirki senin gözünü açsın, karşımızda bir ayna olmadan gözümüzü göremiyoruz.
İlim aynası olmadan kendimizdeki Rabbimizi göremeyiz, gözümüzün açılması ve yağ tabakasının kalkması için bir aynaya veya o gözün çapaklarını silecek bir ele ihtiyaç vardır.[73]
İsra (17) / 72- Bu dünyada (manen) kör olan kimse ahirette de kördür ve daha şaşkındır.
Kim bu dünyada âmâ (hakikati göremeyen) ise o, gelecek sonsuz yaşamda da âmâdır (kördür)! (Düşünce) yolu (tarzı) itibarıyla daha da sapmıştır!
Ya'nî "Burada a'mâ olan kimse âhirette de a'mâdır". Vâkıâ bu âyet-i kerîmenin ma'nâsı sûret-i umû miyye de küffâr içindir. Fakat seyri enfüsî yani kendi nefsindeki idrakatın husûsiyyeti i'tibâriyle bütün mü'minlere de şâmildir. Binâenaleyh hakikatte körlükten kurtulanlar ancak ariflerdir.
Maahâzâ Hakk-ı mutlaktan, kendi sureti üzere zahir olan Hakk'ı Hakk'ın vücûdunda görmeyip de, âhirette çeşm-i Hak ile görmeğe muntazır olan kimse, câhiller zümresine lahık, yetişen olamaz. Çünkü o kimse, Hakk'ın ancak çeşm-i Hak ile müşahede olunabileceğini bilmiştir. Şu kadar ki bu âlemde kendisine gaflet ve perde müstevli, istila olduğundan, gafilin ve mahcûbîn zümresine dâhil olmuştur.[74] “ İz- -T-B- ”
17) / 72- Bu dünyada (manen) kör olan kimse ahirette de kördür ve daha şaşkındır.
âyet-i kerîmesi ile hadîs-i şerîfi ba'de'l-mevt adem-i terakki (ilerleme)ye delâlet eder. İle “Âdem oğlu öldüğü zaman ameli kesilir” hadis-i şerifi badel mevt terakki olmayacağına delalet eder. Diye sualinde soruyor.
Cevap: Bu âyet ve hadîs ehl-i küfür ve ehl-i şirk hakkındadır. Muhakkikinden olan ehl-i tevhîd ve onları taklîd eden mü'minler için değildir. Zîrâ bunlar dünyâda Hakk'ın vücuduyla halkın vücûdunu müstakil ve ayrı zannetmişler ve basar-ı basiretlerine körlük târî olmuş idi. Yani ehl-i şirk ve ehl-i küfür halkın ve Hakk’ın vücudunu ayrı olarak gördüklerinden basarlarında körlük gelmiştir.
Bu körlükleri sebebiyle çeşm-i basiret nurunun göz doktoru olan enbiyâ (aleyhimü's-selâm) dan ve onların ilâçlarından kendilerini müstağni bilmişler idi. İşte bundan dolayı onların büsbütün kör olan gözlerinin âhiret evinde de açılması ihtimâli yoktur. Yani peygamberlere uymadıklarından onların sözlerini dinlemediklerinden gözleri kör olmuştur, bir daha da açılmayacaktır. Zîrâ onlar a'mâ-yı ezelîdir. Hiçbir göz doktoru ve ilâcın onlar hakkında te'sîri yoktur.
Velâkin ehl-i tevhîd ile onlara taklîd eden mü'minlerin basar-ı basiretleri tâbi' oldukları enbiyâ (a.s.)ın ilâçları ile dünyâ evinde mertebelerine göre açılmış, vahdet nazarları gitgide ziyadeleşme edegelmekte bulunmuş olduğundan, onlar için ba'de'l-mevt ilerlemeler vardır. Zîrâ onların gözleri büsbütün kör olmayıp ba'zı avarız hasebiyle rü'yetlerine za'f gelmiştir.
Mevt ve afv ve mağfiret ve hayât-ı dünyâda kendilerine taklîd ettikleri ehl-i Hak'la, berâzih-ı ulviyyede ictimâ'ları sebebiyle bu avarız zail olur. Hadd-i zâtında ten gözü dahî böyle değil midir? Büsbütün kör olmuş bir göze göz hekimi ve onun ilâcı ne te'sîr eder? Fakat gözünde hâssa-i rü'yet mevcûd iken perde gelmiş veya hastalık sebebiyle rü'yetine za'f musallat olmuş bir gözün elbette tedavisi mümkündür.[75]
İşte buraya bu âlemde zuhurda olan Hakk bütün Esmasıyla bütün şaşasıyla onun için buraya hazret-i şehadet deniyor. Burası şehitlik âlemidir. Biz buraya şehit olmaya geldik, yani müşahede etmeye geldik, yoksa buradaki halimiz gezer körlerden başka bir şey değildir. Veya körebe oyunundan başka bir şey değildir. Bu hakikatleri idrak etmediğimiz zaman körebe oynuyoruz. Bu âlemde hayal içerisinde yaşıyoruz. Kim ki hayelden kurtuldu şehit oldu.[76]
İz-Terzi Baba, Fusûs’ül Hikem şerhinden yapmış olduğumuz alıntılardan körün eşyanın hakikatini görmediği anlaşılmaktedir. Görmeyen de zaten kördür. Hani demişler ya “görene bunlar, köre ne” olduğu umarım anlaşılmıştır. (Murat Derûni) Âyetin devamında “iman edip salih ameller işleyenler” ile devam etmektedir. Bu imanın müşahadeli iman ve İlm’el yakînden sonra Ayn’el yakîn mertebesinden olduğu ve Hz. Ali (k.v.c.) görmediğim Allah (c.c.) ibadet sözleri ile ubudet ile Hakk’ın işlediği salih amelidir. Bu da nefsi emmarenin yapmış olduğu gayri salih amel ile bir olmaz. (Murat Derûni)