İnne-ssâ'ate leâtiyetun lâ raybe fîhâ velâkinne ekśera-nnâsi lâ yu/minûn(e)
Kıyamet günü mutlaka gelecektir, bunda hiç şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu buna inanmazlar.
Herhalde o saat (kıyamet) muhakkak gelecektir. Onda şüphe yok. Fakat insanların çoğu inanmazlar.
Mü'min Suresi 59. ayet, kıyametin kesinliğini ve insanların çoğunun bu gerçeğe iman etmeyişini vurgulamaktadır. Ayet, 'saat' kavramının kaçınılmazlığını ve 'iman'ın önemini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'saat' kelimesinin aslen 'bir şeyin az bir kısmı' anlamına geldiğini, ancak Kur'an'da genellikle 'kıyamet' için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'es-Sâ'ah' ifadesi, kıyametin aniden ve beklenmedik bir şekilde geleceğine işaret eder, tıpkı bir saatin hızla geçmesi gibi.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'es-Sâ'ah' kelimesinin Kur'an'da 'kıyamet' anlamında kullanıldığını ve bu kullanımın Arap dilinde bilinen bir mecaz olduğunu ifade eder. Ayetteki bağlamda, bu kelime, tüm insanlığın hesap vereceği o büyük ve kaçınılmaz zaman dilimini temsil eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'es-Sâ'ah' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini inceler ve onun sadece bir zaman dilimi olmaktan öte, ilahi adaletin tecelli edeceği, kozmik düzenin değişeceği ve yeni bir varoluşun başlayacağı eskatolojik bir dönemi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, bu kaçınılmaz sonun kesinliğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'âtiye' kelimesinin 'gelen' anlamına geldiğini ve burada 'lâm' harfiyle pekiştirilerek 'mutlaka gelecek' anlamını kazandığını belirtir. Ayetteki 'le-âtiyetun' ifadesi, kıyametin vuku bulmasının kesinliğini ve şüphe götürmezliğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'âtiye' kelimesinin fiil-i ism-i fâil olduğunu ve burada mübalağa ifade ettiğini açıklar. 'Lâm' harfiyle birlikte kullanılması, kıyametin gelişinin sadece bir ihtimal değil, kesin ve kaçınılmaz bir gerçek olduğunu pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rayb' kelimesinin 'bir şey hakkında duyulan şüphe ve tereddüt' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lâ raybe fîhâ' ifadesi, kıyametin geleceği konusunda hiçbir şüpheye yer olmadığını, bu gerçeğin kesin ve tartışılmaz olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'rayb' kelimesinin kalpte oluşan şüphe ve endişeyi ifade ettiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, kıyametin kesinliği karşısında insanların kalplerinde herhangi bir tereddüt taşımamaları gerektiğini, zira bu gerçeğin apaçık olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'îmân' kelimesinin kökünün 'emn' (güven, emniyet) olduğunu ve 'tasdik etmek, doğrulamak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lâ yu'minûn' ifadesi, insanların çoğunun kıyametin kesinliğine ve Allah'ın vaadine kalben inanmadığını, bu gerçeği tasdik etmediğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'îmân' kavramının Kur'an'da sadece zihinsel bir kabul değil, aynı zamanda kalbi bir tasdik ve teslimiyet olduğunu vurgular. Ayetteki 'lâ yu'minûn' ifadesi, insanların çoğunun kıyamet gerçeğine karşı bu derin ve samimi imanı taşımadığını, dolayısıyla bu gerçeğin gerektirdiği sorumlulukları yerine getirmediklerini ima eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'îmân'ın Kur'an'daki kullanımının, sadece bilgiye dayalı bir kabulden öte, Allah'a ve O'nun bildirdiklerine tam bir güven ve teslimiyet içerdiğini belirtir. Ayetteki 'lâ yu'minûn' ifadesi, insanların çoğunun bu güven ve teslimiyetten yoksun olduğunu, bu nedenle kıyamet gibi temel bir inanç esasını dahi reddettiklerini gösterir.
Mü'min (Ğâfir) Sûresi
“Kıyamet” “Kıyam-et” saati ihtiyari de olsa, mecburi de olsa gelecektir. Aradaki fark hakikatini idrak edip, hakikati ile uyanıp kıyam edip ayağa kalkmak diğeri ise mecburi ölüm ile hayali bir yaşantıdan hayali bir kalkıştır. Bunun ancak irfan ehli farkındadır. (Murat Derûni)
وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ {60}
(37/60) “Vekâle rabbukumu-d’ûnî estecib lekum inne-llezîne yestekbirûne ‘an ‘ibâdetî seyedhulûne cehenneme dâhirîn(e)”
(37/60) Rabbiniz şöyle dedi: “Bana dua edin, duânıza cevap vereyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyen-ler aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceklerdir.”
Her bir nebî ondan berât getirmiştir: "Ondan sabır ile yâhud salât ile yardım isteyin!"
“Berât”, lügatte “mektûb” demektir; burada “fermân” ve “emirnâme-i ilâhi” demek olur. “Sabır”, kişi nefsini ceza’ ve feza’dan habs etmektir. “Salât”, duâ ma’nâsınadır. Ya’ni, Her bir peygamber Allâh Teâlâ tarafından emir ve fermân getirmiştir ki, o emimâmede: “Ey insanlar, sabır ve duâ ile Hak Teâlâ’dan yardım isteyin!” buyurulmuştur. Bu beyt-i şerîfde يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ {البقرة/153} (Bakara, 2/153) ya’ni “Ey îmân eden insanlar, sabır ve duâ ile yardım dileyin! Muhakkak Allâh Teâlâ sabr ediciler ile berâberdir” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.
Bilindiki, kulun ihtiyaçları her yerde-mertebede kendi rabb-i hâssının hazînesinden nâzil olur ve bu nüzûl bir defa değildir, an ve an gerçekleşir; nitekim âyet-i kerîmede de وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلاَّ عِندَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلاَّ بِقَدَرٍ مَّعْلُومٍ {الحجر/21} (Hicr, 15/21) ya’ni “Hiçbir şey yoktur,” illâ "ki bizim indimizde onun hazîneleri vardır ve biz onu ancak bilinen mikdâr ile indiririz" buyurulur. Bu nüzûl her yerde kulun isti’dâdı meydana çıktıkça iner; isti’dâd-ı mec’ûlünün meydana çıkmasından önce inmez. Nitekim bir çocuk doğduğu vakit konuşamaz; fakat zaman geçtikçe bünyesine isti’dâd geldikçe konuşmağa başlar; binâenaleyh kul, bu isti’dâd-ı mec'ûlünün meydana çıkasını gözetleyerek, nefsini ceza’ ve feza’dan habs etmek ve sabr etmek lâzımdır. Bununla berâber وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ {غافر/60} (Gâfır, 40/60) [“Bana duâ edin, kabûl edeyim”] âyet-i kerîmesindeki emre uyarak duâ-yı lafzı dahi lâzımdır; çünkü duâ ve taleb kulun şânıdır.[77]
30. Paragraf:
İmdi biz tarîkin zevkinden bildik ki, onun bunu istemesi, Rabb' inin emrinden vâki' oldu. Ve taleb emr-i ilâhîden vâki' olduğu vakit, tâlib için talebi üzerine ecr-i tâm hâsıl olur. Ve Bârî Teâlâ, dilerse, kendisinden taleb ettiği şeyde, onun hacetini kaza eder; ve dilerse imsak eyler. Zîrâ abd, Allah Teâlâ'nın, hakkında Rabb'inden suâl ettiği şeyde emre imtisâlinden, onun üzerine vâcib kıldığı emri ifâ etti. İmdi eğer bunu, Rabb'i emr etmeden, kendi nefsinden suâl ederse, Rabb'i onu bunun sebebiyle elbette muhasebe eder (30).
Ya'nî biz, sırât-ı müstakim olan tarîk-ı Hakk'ın zevkinden bildik ki, Süleyman (a.s.)ın kendisinden sonra hiç bîr kimseye lâyık olmayan bir mülkü taleb etmesi, Rabb'inin emriyle vâki' oldu. Ve bu talebini Rabb'inin emriyle icra etti. Burada bahsedilen zevk nefsi manada değil o mertebede Hakk’a ulaşmanın zevkidir. İşte bunu da beşer lisanı ile anlatacak bir şey yoktur.
Ve taleb emr-i ilâhî ile vâki' oldukda, talibin talebi üzerine ecr-i tâm hâsıl olur. Yani talip Süleyman (a.s.) talep eden yani bunun talebi üzerine tam bir ecir tam bir karşılık, talebin gerektirdiği şey meydana geldi. Çünkü Hak Teâlâ “beni çağırın bana dua edin size icabet edeyim” (Mü'min, 40/60) diye buyurdu. Ve makâm-ı seyyidiyyet, yani efendilik makamı kümmeleyn makamı atâ ve ihsanı ve makâm-ı abdiyyet ise züll-i suâli iktizâ eder. Yani seyyidlik makamı efendilik makamı vermeyi ihsan etmeyi gerektirir, abdiyet makamı ise illeti suali yani istemeyi gerektirir.
Binâenaleyh abd, seyyidine karşı yani efendisine karşı vazifesini îfâ etmekle ecre müstehak olur. Görevini yerine getirmekle mükafata müstehak olur. Ve Bârî Teâlâ hazretleri dilerse, abdin kendisinden taleb ettiği şeyi ihsan ederek, onun hacetini hükmeder, yerine getirir.
Ve dilerse, lebbeyk ile icabet edip, atasını te'hîr ve imsak eyler. Yani tehir eder ve elinde tutar yani vermez. Kul bir talepte bulununca Cenab-ı Hakk da “Lebbeyk” kulum der ona. Tabi “lebbeyk” i sadece kul demez. Atayanın envâ'ı ile abd tarafından vâki' olan söyle kulum ne diyorsun der ve bununla cevaplandırır, duasını tehir eder, vermez diyor.
Emr-i ilâhî ile vâki' olan suâlde, Hak İster abdin murâdını versin, ister te'hîr ve imsak etsin, abd ecirlenmiştir. Yani Hakkın kulda meydana getirdiği istekle kul Rabbından bir şey isterse, Hakkani olarak istediğinden Rab onu ister versin ister vermesin, mutlaka ecirlendirilmiştir. Çünkü o talebde Rabb'inin emrine imtisal etmiştir. Ve onun üzerine vâcib kıldığı emri edâ ve îfâ eylemiştir. Yani Rab onun üzerine görev verdiği emri o da yerine getirmiştir.
Fakat abd, bu atayı, Rabb'i emr etmeksizin, hod-be-hod taleb eder yani bunu nefsi olarak isterse ve onun bu talebi üzerine Rabb'i dahi istediği atayı verirse, elbette bu atâ sebebiyle onu muhasebe eder. Yani ahirette suale çeker. Yani sen istedin de ben sana verdim, bunu sen ne yaptın diye sual eder. Bu hâlin beyne'l-halk dahi böyle olduğu atîdeki misâl ile tavazzuh eder: genel halk için bu tür geçerlidir diyor.
Misâl: Adil bir padisah, hükümet erkanından birinin isti'dâdını, bir vilâyette rızâsına muvafık bir surette, vâlîlik edebilecek bir halde görür. Bu me'mûriyeti, usûl-i dâiresinde resmen taleb etmesini emr eder. Der ki sen bir dilekçe yaz, bunu talep et, O da padişahın emrini kabul ederek o me'mûriyyeti taleb eder. Pâdişâh o kimseye, ister bu me'mûriyeti ihsan etsin ve ister bir hayali mania ile onun bu talebini yerine getirmesin, pâdişâhın nazarında o kimse marzîdir. Yani razı olunmuş kimsedir.
Zîrâ emre imtisal etti ve bu atayı hod-be-hod taleb etmedi. Fakat bir kimse pâdişâha, onun böyle bir emri olmaksızın, hod-be-hod bir arîza takdim ederek: "Bana şu me'mûriyeti ihsan edin; rızâ-yı şahanenize muvafık hizmetler ederim, şöyle yaparım, böyle yaparım" diye talebde bulunsa ve pâdişâh dahi onun bu talebini: "Bakalım bu adam dediklerini yapabilecek mi?" diyerek is'âf etse, elbette onu murakabe altında tutar. Ve bilâhere onun o me'mûriyyetteki ef’âlini muhasebe eder. Ve va'dini incâz etmemiş ise itâb eyler.[78] “ İz- -T-B- ” Şeriat ve Tarikat mertebesinde dua vardır. Aradaki fark şeriat mertebesinde dünyalık şeylerin ve bedeni azaptan korumak içindir. Tarikat mertebesinde ise dua uhrevi ağırlıklıdır.
Hakikat mertebesinde ise kişi fenafillah mertebesinde olduğundan kendi ve kimliği yoktur. Orada bulunan Hakk’tır. Oyüzden kim, kime ve ne için dua edecektir.
Marifet nertebesinde ise dua “kün” “Ol”dur. Dua isteyene isterse dua eder, istemezse etmez. Gerçi bu mertebede olandan dua istiyorsa, o duanında kabul vakti gelmiştir.
Nusret Babam (r.a.) kendisinde gelip dua isteyene, sen duanı et bende amin diyeyim demiştir. (Sen mertebenden duanı et, bende ona amin diyeyim demek istemiştir) İz-Efendi Babamı eşim ile Tekirdağ da ziyaretimizde kendisi bir şey için 15 yıl dua ettiğini ve ondan sonra kabul olduğunu ifade etmişti. Buradan da dua da ısrarcı olma gerektiği anlaşılmaktadır. (Murat Derûni) Dua hakkında bir kardeşin mailine dua konusunda yazılan mailin ilgili bölümünü faydalı olur düşüncesi ile buraya alıyoruz.
Tefekkür konusunda en doğru yaklaşmak için, o kelimenin öncelikle harf ve sayı sistemine bakarsak, özü nüvesine daha baştan yaklaşmış oluruz...
Dua; “Dal: 4”, “Ayın: 70”, “Elif 1-13” dür... “4+70+1”=
75 dir. 7+5= 12 Hakikat-i Muhammediyedir... 7 Yeni Nefis mertebesi ve 5 Beş Hazret mertebesi ile ders sistemimiz ve Kelime-i Tevhiddir.
Du: Farisi iki demektir... Ayın : Ayan-i Sabite İlmi İlâhi Program, Elif: Ahadiyyet tir…
Du: Görüldüğü gibi ikiliktir... İkilikte olan ikinci ikinin birincisi olan hakikat-i olan İlmi ilâhi programından talep eder ve Elif ile Zât-i Mukaddesten Kudsiyete bu programa uygun ise ifaza edilir.
Birde Mutlak kaza geri çevrilemez... Ancak bu mukayyed kaza yani olup olmaması sebeplere bağlı ise çevirilebilir...
Şeriatte olan dünyalık talepler için ve korkusundan ikilikte talep, dua eder...
Tarikatta olan muhabbet ile cennet ahiret talebiyle ikilikte talep, dua eder. Niyaz ehlidir...
Hakikatte olan zaten kendi yoktur ki ne isteyecek... Naz ehlidir. Zaten bir talebi varsa üzerinde varlık kırıntısı kalmış demektir. Bir çok türbe diye nitelenen yerde yatan kişiler yaşantılarında bu halde yaşamış ve Cenâb-ı Hakk'tan talebi olmamış kişilerin başına halk üşüşmekte ve dünyalık taleb etmektedirler.
Marifet ehlinin duası ise "Kün" Ol'dur... Zaten hakk ile baki olduğu için bir ihtiyacı kalmamış, ümmeti olmuş etfafındakiler için dua eder...
Bir gün Nusret Baba Rahmetullahi Aleyh, dua isteyen birine sen dua et de ben amin diyeyim demiş... Yani karşısındaki kişi mertebesine göre dua etmiş o da O'na amin demiştir... "Kün" de böyle düşünülebilir. (Murat Derûni)