Vekâle rabbukumu-d'ûnî estecib lekum(c) inne-lleżîne yestekbirûne ‘an ‘ibâdetî seyedḣulûne cehenneme dâḣirîn(e)
Rabbiniz şöyle dedi: "Bana dua edin, duanıza cevap vereyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış bir halde cehenneme gireceklerdir."
Halbuki Rabbiniz: "Bana yalvarın, dua edin ki size karşılık vereyim. Çünkü bana ibadet etmekten kibirlenip yüz çevirenler yarın horlanmış olarak cehenneme gireceklerdir." buyurdu.
Mü'min Suresi 60. ayet, Allah'ın kullarına dua etmelerini emrettiği ve duaya icabet edeceğini vaat ettiği, aynı zamanda kendisine kulluk etmekten kibirlenenlerin akıbetini bildirdiği temel bir ayettir. Ayet, dua, icabet, kulluk ve kibir gibi merkezi kavramlar üzerinden Allah-kul ilişkisini ve bu ilişkinin sonuçlarını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'دعاء' kelimesini 'bir şeyi kendine doğru çekmek' olarak açıklar. Ayetteki 'ادعوني' ifadesi, kulun Allah'a yönelerek O'ndan yardım ve istekte bulunması, O'nu çağırması anlamındadır. Bu, kulun acziyetini ve Allah'ın kudretini idrak ederek O'na sığınmasıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dua' kavramını Kur'an'da 'Allah'a yönelme, O'ndan bir şey isteme' olarak ele alır. Bu ayetteki 'ادعوني' emri, Allah ile kul arasındaki doğrudan iletişimin ve kulun Allah'a olan bağımlılığının bir ifadesidir. Dua, aynı zamanda bir ibadet şekli olarak da vurgulanır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'استجاب' fiilini 'cevap vermek, karşılık vermek' olarak açıklar. Ayetteki 'أستجب لكم' ifadesi, Allah'ın kullarının dualarına olumlu bir şekilde karşılık vereceği, onların isteklerini kabul edeceği vaadini taşır. Bu, Allah'ın kullarına olan lütfunu ve rahmetini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'استجابة' kelimesinin 'talebe icabet etmek, çağrıya karşılık vermek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın kullarının dualarına karşılık vermesi, onların dileklerini yerine getirmesi veya onlara en hayırlı olanı vermesi şeklinde tecelli eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'استكبار' kelimesini 'kendini büyük görmek, başkalarından üstün tutmak' olarak açıklar. Ayetteki 'يستكبرون عن عبادتي' ifadesi, Allah'a kulluk etmekten, O'nun emirlerine boyun eğmekten gurur duyarak kaçınanları ifade eder. Bu, Allah'ın hakkını tanımama ve O'na karşı gelme halidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'كبر' kökünden türeyen 'استكبار'ın, 'hakkı kabul etmemek ve insanları hor görmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'yestekbirûn' kelimesi, Allah'a ibadet etmeyi kendi şanlarına yakıştıramayan, O'nun karşısında acziyetlerini kabul etmeyen kimselerin ruh halini tasvir eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'عبادة' kelimesini 'boyun eğme, itaat etme ve tevazu gösterme' olarak açıklar. Ayetteki 'عبادتي' ifadesi, Allah'a karşı tam bir teslimiyet ve boyun eğme halini, O'nun emirlerine uyma ve yasaklarından kaçınma eylemlerini kapsar. Bu, kulun Allah'a olan borcudur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ibadet' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, sadece ritüelistik eylemleri değil, aynı zamanda Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla yapılan her türlü iyi işi ve Allah'a karşı duyulan derin saygıyı da içerdiğini belirtir. Ayetteki 'ibadetimden' kasıt, Allah'a karşı gösterilmesi gereken tüm kulluk vazifeleridir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'دخر' kelimesini 'küçülmek, zelil olmak, hor ve hakir duruma düşmek' olarak açıklar. Ayetteki 'داخرين' ifadesi, Allah'a kulluk etmekten kibirlenenlerin cehenneme girecekleri durumu tasvir eder. Bu, onların dünyadaki kibirlerinin aksine, ahiretteki zillet ve alçaklıklarını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'دخور' kelimesinin 'küçülme, zillet ve hakirlik' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'dahirîn' kelimesi, kibirlenenlerin cehennemdeki durumunu, yani horlanmış, aşağılanmış ve zelil bir halde bulunacaklarını ifade eder. Bu, onların dünyadaki gururlarının tam tersi bir akıbettir.
Mü'min (Ğâfir) Sûresi
Her bir nebî ondan berât getirmiştir: "Ondan sabır ile yâhud salât ile yardım isteyin!"
“Berât”, lügatte “mektûb” demektir; burada “fermân” ve “emirnâme-i ilâhi” demek olur. “Sabır”, kişi nefsini ceza’ ve feza’dan habs etmektir. “Salât”, duâ ma’nâsınadır. Ya’ni, Her bir peygamber Allâh Teâlâ tarafından emir ve fermân getirmiştir ki, o emimâmede: “Ey insanlar, sabır ve duâ ile Hak Teâlâ’dan yardım isteyin!” buyurulmuştur. Bu beyt-i şerîfde يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ {البقرة/153} (Bakara, 2/153) ya’ni “Ey îmân eden insanlar, sabır ve duâ ile yardım dileyin! Muhakkak Allâh Teâlâ sabr ediciler ile berâberdir” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.
Bilindiki, kulun ihtiyaçları her yerde-mertebede kendi rabb-i hâssının hazînesinden nâzil olur ve bu nüzûl bir defa değildir, an ve an gerçekleşir; nitekim âyet-i kerîmede de وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلاَّ عِندَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلاَّ بِقَدَرٍ مَّعْلُومٍ {الحجر/21} (Hicr, 15/21) ya’ni “Hiçbir şey yoktur,” illâ "ki bizim indimizde onun hazîneleri vardır ve biz onu ancak bilinen mikdâr ile indiririz" buyurulur. Bu nüzûl her yerde kulun isti’dâdı meydana çıktıkça iner; isti’dâd-ı mec’ûlünün meydana çıkmasından önce inmez. Nitekim bir çocuk doğduğu vakit konuşamaz; fakat zaman geçtikçe bünyesine isti’dâd geldikçe konuşmağa başlar; binâenaleyh kul, bu isti’dâd-ı mec'ûlünün meydana çıkasını gözetleyerek, nefsini ceza’ ve feza’dan habs etmek ve sabr etmek lâzımdır. Bununla berâber وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ {غافر/60} (Gâfır, 40/60) [“Bana duâ edin, kabûl edeyim”] âyet-i kerîmesindeki emre uyarak duâ-yı lafzı dahi lâzımdır; çünkü duâ ve taleb kulun şânıdır.[77]
30. Paragraf:
İmdi biz tarîkin zevkinden bildik ki, onun bunu istemesi, Rabb' inin emrinden vâki' oldu. Ve taleb emr-i ilâhîden vâki' olduğu vakit, tâlib için talebi üzerine ecr-i tâm hâsıl olur. Ve Bârî Teâlâ, dilerse, kendisinden taleb ettiği şeyde, onun hacetini kaza eder; ve dilerse imsak eyler. Zîrâ abd, Allah Teâlâ'nın, hakkında Rabb'inden suâl ettiği şeyde emre imtisâlinden, onun üzerine vâcib kıldığı emri ifâ etti. İmdi eğer bunu, Rabb'i emr etmeden, kendi nefsinden suâl ederse, Rabb'i onu bunun sebebiyle elbette muhasebe eder (30).
Ya'nî biz, sırât-ı müstakim olan tarîk-ı Hakk'ın zevkinden bildik ki, Süleyman (a.s.)ın kendisinden sonra hiç bîr kimseye lâyık olmayan bir mülkü taleb etmesi, Rabb'inin emriyle vâki' oldu. Ve bu talebini Rabb'inin emriyle icra etti. Burada bahsedilen zevk nefsi manada değil o mertebede Hakk’a ulaşmanın zevkidir. İşte bunu da beşer lisanı ile anlatacak bir şey yoktur.
Ve taleb emr-i ilâhî ile vâki' oldukda, talibin talebi üzerine ecr-i tâm hâsıl olur. Yani talip Süleyman (a.s.) talep eden yani bunun talebi üzerine tam bir ecir tam bir karşılık, talebin gerektirdiği şey meydana geldi. Çünkü Hak Teâlâ “beni çağırın bana dua edin size icabet edeyim” (Mü'min, 40/60) diye buyurdu. Ve makâm-ı seyyidiyyet, yani efendilik makamı kümmeleyn makamı atâ ve ihsanı ve makâm-ı abdiyyet ise züll-i suâli iktizâ eder. Yani seyyidlik makamı efendilik makamı vermeyi ihsan etmeyi gerektirir, abdiyet makamı ise illeti suali yani istemeyi gerektirir.
Binâenaleyh abd, seyyidine karşı yani efendisine karşı vazifesini îfâ etmekle ecre müstehak olur. Görevini yerine getirmekle mükafata müstehak olur. Ve Bârî Teâlâ hazretleri dilerse, abdin kendisinden taleb ettiği şeyi ihsan ederek, onun hacetini hükmeder, yerine getirir.
Ve dilerse, lebbeyk ile icabet edip, atasını te'hîr ve imsak eyler. Yani tehir eder ve elinde tutar yani vermez. Kul bir talepte bulununca Cenab-ı Hakk da “Lebbeyk” kulum der ona. Tabi “lebbeyk” i sadece kul demez. Atayanın envâ'ı ile abd tarafından vâki' olan söyle kulum ne diyorsun der ve bununla cevaplandırır, duasını tehir eder, vermez diyor.
Emr-i ilâhî ile vâki' olan suâlde, Hak İster abdin murâdını versin, ister te'hîr ve imsak etsin, abd ecirlenmiştir. Yani Hakkın kulda meydana getirdiği istekle kul Rabbından bir şey isterse, Hakkani olarak istediğinden Rab onu ister versin ister vermesin, mutlaka ecirlendirilmiştir. Çünkü o talebde Rabb'inin emrine imtisal etmiştir. Ve onun üzerine vâcib kıldığı emri edâ ve îfâ eylemiştir. Yani Rab onun üzerine görev verdiği emri o da yerine getirmiştir.
Fakat abd, bu atayı, Rabb'i emr etmeksizin, hod-be-hod taleb eder yani bunu nefsi olarak isterse ve onun bu talebi üzerine Rabb'i dahi istediği atayı verirse, elbette bu atâ sebebiyle onu muhasebe eder. Yani ahirette suale çeker. Yani sen istedin de ben sana verdim, bunu sen ne yaptın diye sual eder. Bu hâlin beyne'l-halk dahi böyle olduğu atîdeki misâl ile tavazzuh eder: genel halk için bu tür geçerlidir diyor.
Misâl: Adil bir padisah, hükümet erkanından birinin isti'dâdını, bir vilâyette rızâsına muvafık bir surette, vâlîlik edebilecek bir halde görür. Bu me'mûriyeti, usûl-i dâiresinde resmen taleb etmesini emr eder. Der ki sen bir dilekçe yaz, bunu talep et, O da padişahın emrini kabul ederek o me'mûriyyeti taleb eder. Pâdişâh o kimseye, ister bu me'mûriyeti ihsan etsin ve ister bir hayali mania ile onun bu talebini yerine getirmesin, pâdişâhın nazarında o kimse marzîdir. Yani razı olunmuş kimsedir.
Zîrâ emre imtisal etti ve bu atayı hod-be-hod taleb etmedi. Fakat bir kimse pâdişâha, onun böyle bir emri olmaksızın, hod-be-hod bir arîza takdim ederek: "Bana şu me'mûriyeti ihsan edin; rızâ-yı şahanenize muvafık hizmetler ederim, şöyle yaparım, böyle yaparım" diye talebde bulunsa ve pâdişâh dahi onun bu talebini: "Bakalım bu adam dediklerini yapabilecek mi?" diyerek is'âf etse, elbette onu murakabe altında tutar. Ve bilâhere onun o me'mûriyyetteki ef’âlini muhasebe eder. Ve va'dini incâz etmemiş ise itâb eyler.[78] “ İz- -T-B- ” Şeriat ve Tarikat mertebesinde dua vardır. Aradaki fark şeriat mertebesinde dünyalık şeylerin ve bedeni azaptan korumak içindir. Tarikat mertebesinde ise dua uhrevi ağırlıklıdır.
Hakikat mertebesinde ise kişi fenafillah mertebesinde olduğundan kendi ve kimliği yoktur. Orada bulunan Hakk’tır. Oyüzden kim, kime ve ne için dua edecektir.
Marifet nertebesinde ise dua “kün” “Ol”dur. Dua isteyene isterse dua eder, istemezse etmez. Gerçi bu mertebede olandan dua istiyorsa, o duanında kabul vakti gelmiştir.
Nusret Babam (r.a.) kendisinde gelip dua isteyene, sen duanı et bende amin diyeyim demiştir. (Sen mertebenden duanı et, bende ona amin diyeyim demek istemiştir) İz-Efendi Babamı eşim ile Tekirdağ da ziyaretimizde kendisi bir şey için 15 yıl dua ettiğini ve ondan sonra kabul olduğunu ifade etmişti. Buradan da dua da ısrarcı olma gerektiği anlaşılmaktadır. (Murat Derûni) Dua hakkında bir kardeşin mailine dua konusunda yazılan mailin ilgili bölümünü faydalı olur düşüncesi ile buraya alıyoruz.
Tefekkür konusunda en doğru yaklaşmak için, o kelimenin öncelikle harf ve sayı sistemine bakarsak, özü nüvesine daha baştan yaklaşmış oluruz...
Dua; “Dal: 4”, “Ayın: 70”, “Elif 1-13” dür... “4+70+1”=
75 dir. 7+5= 12 Hakikat-i Muhammediyedir... 7 Yeni Nefis mertebesi ve 5 Beş Hazret mertebesi ile ders sistemimiz ve Kelime-i Tevhiddir.
Du: Farisi iki demektir... Ayın : Ayan-i Sabite İlmi İlâhi Program, Elif: Ahadiyyet tir…
Du: Görüldüğü gibi ikiliktir... İkilikte olan ikinci ikinin birincisi olan hakikat-i olan İlmi ilâhi programından talep eder ve Elif ile Zât-i Mukaddesten Kudsiyete bu programa uygun ise ifaza edilir.
Birde Mutlak kaza geri çevrilemez... Ancak bu mukayyed kaza yani olup olmaması sebeplere bağlı ise çevirilebilir...
Şeriatte olan dünyalık talepler için ve korkusundan ikilikte talep, dua eder...
Tarikatta olan muhabbet ile cennet ahiret talebiyle ikilikte talep, dua eder. Niyaz ehlidir...
Hakikatte olan zaten kendi yoktur ki ne isteyecek... Naz ehlidir. Zaten bir talebi varsa üzerinde varlık kırıntısı kalmış demektir. Bir çok türbe diye nitelenen yerde yatan kişiler yaşantılarında bu halde yaşamış ve Cenâb-ı Hakk'tan talebi olmamış kişilerin başına halk üşüşmekte ve dünyalık taleb etmektedirler.
Marifet ehlinin duası ise "Kün" Ol'dur... Zaten hakk ile baki olduğu için bir ihtiyacı kalmamış, ümmeti olmuş etfafındakiler için dua eder...
Bir gün Nusret Baba Rahmetullahi Aleyh, dua isteyen birine sen dua et de ben amin diyeyim demiş... Yani karşısındaki kişi mertebesine göre dua etmiş o da O'na amin demiştir... "Kün" de böyle düşünülebilir. (Murat Derûni)
اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِرًا إِنَّ اللَّهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ {61}
(40/61) “(A)llâhu-llezî ce’ale lekumu-lleyle litesku-nû fîhi ve-nnehâra mubsirâ(an) inna(A)llâhe lezû fadlin ‘alâ-nnâsi velâkinne eksera-nnâsi lâ yeşkurûn( e)”
(40/61) Allah, içinde rahat edesiniz diye geceyi ve (her şeyi) gösterici (aydınlık) olarak da gündüzü kılandır. Şüphesiz Allah, insanlara karşı sonsuz iyilik sahibidir, fakat insanların çoğu şükretmezler.
“Ce’al” kelimesi bazı meal ve tefsirlerde yaratma olarak çevrilmiştir. Halbuki “ceal” kelimesi kılmaktır, yaratmak değildir. (Murat Derûni)
A’yân-ı sâbite suver-i ilmiye-i esmaiyeden ibaret olduklarında vücud-u haricileri yoktur. Yani Allah’ın isimlerinin, Esma-ı İlâhiyesinin ilmi suretleri olduğundan maddi ma’nâda bir sureti şekli olmadığından yani zuhura çıkmadığından vücud-u haricileri yoktur, yani hariçte bir varlıkları yoktur. Halbuki ceal müessirin tesirinden ibarettir. Bakın bu cümleyi yazarsanız iyi olur. Bu hoş bir açıklamadır, yerli yerince bir açıklamadır. Yani a’yân-ı sâbite mec’ul değildir demişti ya, ceal kelimesi genel tefsirlere bakıldığında “yaratma hükmüyle belirtilir. Halbuki bu yaratma değil zuhur ve tecelli” ma’nâ’sına olmaktadır. Ceal müessirin tesirinden ibarettir. Yani kazmayı çapayı yere vuran kişinin nasıl o toprağın parçasını oradan koparmışsa, onun orada bir tesiri vardır. Yani vurma çapalama, kopartma orayı açma, eşeleme ile orada bir tesir vardır.
İşte bu çapalamayı yapmak için de, bir program bir düşüncesi bir muradı vardır, bir isteği vardır. İşte “ceal “ bu demektir. Yani bir yerde bir oluşumu meydana getirmek için düşünülen arzu edilen şeyin tatbikatı “ceal” dir, yani zuhura çıkarmaktır. İşte bu iş müessirin tesirinden ibarettir, çapayı vuran kişi orada çapalayarak oraya bir tesir vermektedir, yani orayı hükmü altına almaktadır, işte orasını ne için çapalıyor,? Ya fidan dikecek, ya toprağı yeşerte-cek veya orada istenmeyen otlar varsa, onları temizleyecek yani o fiili yapmakta bir program var, bir murad var, o fiili yapacak olan kişi müessir, yani tesir edici hâkim unsurdur, ayrıca müessirin oradaki tesiridir.[79] “ İz- -T-B- ” Yeryüzünde zahiri gece ve gündüz kılndığı gibi, bâtında beden arzının gece ve gündüzü vardır. Hayal ve vehimde yaşayan için nefsin karanlığında olmak vardır. Ama irfan ehli birinin eğitimi altında girildiği zaman salik bu gecede dünya, yıldız ve ayın farkına varır. Gecenin evreleri olan fenafişşeyh, fenafiresül ve fenafillah tan sonra güneşin farkına varıp. Beden arzını hakikati ilahi ile aydınlatıp bakabillah mertebesine geçer. (Murat Derûni)
ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ لَّا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ {62}
(40/62) “Zâlikumu(A)llâhu rabbukum hâliku kulli şey-in lâ ilâhe illâ hu(ve) fe-ennâ tu/fekûn(e)”
(40/62) İşte her şeyin halk edicisi olan Rabbiniz Allah! O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Durum bu iken nasıl oluyor da (haktan) döndürülüyorsunuz?