(A)llâhu-lleżî ce'ale lekumu-lleyle liteskunû fîhi ve-nnehâra mubsirâ(an)(c) inna(A)llâhe leżû fadlin ‘alâ-nnâsi velâkinne ekśera-nnâsi lâ yeşkurûn(e)
Allah, içinde rahat edesiniz diye geceyi ve (her şeyi) gösterici (aydınlık) olarak da gündüzü yaratandır. Şüphesiz Allah, insanlara karşı sonsuz iyilik sahibidir, fakat insanların çoğu şükretmezler.
İçinde dinlenesiniz diye geceyi, göz açıcı bir aydınlık olarak da gündüzü sizin için yaratan Allah'tır. Gerçekten Allah insanlara karşı bir lütuf sahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmezler
Mü'min Suresi 61. ayet, Allah'ın geceyi dinlenme, gündüzü ise aydınlık ve çalışma zamanı olarak yaratmasını konu edinir. Ayet, Allah'ın insanlara olan lütfunu vurgularken, insanların çoğunun bu nimetlere şükretmediğini belirtir. Dilbilimsel olarak 'gece', 'gündüz', 'sükûnet' ve 'şükür' kavramları etrafında şekillenir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'leyl' kelimesini 'güneşin batışından şafağın doğuşuna kadar olan zaman' olarak tanımlar. Ayetteki 'gece', Allah'ın insanlara dinlenmeleri için yarattığı, karanlığıyla huzur veren bir zaman dilimi olarak vurgulanır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'leyl'in mecazi olarak 'karanlık' ve 'örtü' anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayette ise 'gece', somut bir zaman dilimi olmanın yanı sıra, dinlenme ve sükûnet için bir örtü görevi gören bir nimet olarak sunulur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sükûn' kelimesini 'hareketin durması, dinginlik ve huzur bulma' olarak açıklar. Ayetteki 'liteskunû' ifadesi, gecenin yaratılış amacının, insanların bedenen ve ruhen dinlenip huzur bulmaları olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'sükûn'u 'bir şeyin hareketten sonra durması ve yerleşmesi' olarak tanımlar. Bu ayette, gece, insanların günün yorgunluğundan sonra durulup, dinginleşip, kendilerini toparlamaları için bir fırsat olarak sunulur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sükûn' kavramının Kur'an'da sadece fiziksel bir duruşu değil, aynı zamanda ruhsal bir dinginliği ve huzuru da ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'liteskunû', gecenin insanlara sunduğu bu hem fiziksel hem de ruhsal dinlenme imkanını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'nehâr'ı 'gündüzün aydınlık kısmı' olarak tanımlar. Ayetteki 'nehâr', Allah'ın insanlara çalışma, rızık arama ve etrafı görme imkanı sunduğu aydınlık zaman dilimi olarak belirtilir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'nehâr' kelimesinin 'aydınlık' ve 'açıklık' anlamlarını taşıdığını ifade eder. Bu ayette 'gündüz', insanların faaliyetlerini gerçekleştirebildiği, her şeyin açıkça görülebildiği bir zaman dilimi olarak öne çıkar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mubsır' kelimesinin 'görmeyi sağlayan, aydınlatan' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'nehâra mubsıran' ifadesi, gündüzün kendisinin aydınlık olduğunu ve bu sayede insanların etrafı görüp işlerini yapabildiğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mubsır'ın 'gözleri açan, aydınlatan' anlamında olduğunu ve burada gündüzün, karanlığı giderip görmeyi mümkün kılan bir vasıf olarak kullanıldığını açıklar. Bu, Allah'ın gündüzü insanlara bir nimet olarak verdiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fadl'ı 'bir şeyin fazlası, iyilik ve ihsan' olarak tanımlar. Ayetteki 'le-zû fadlin' ifadesi, Allah'ın insanlara geceyi dinlenme, gündüzü çalışma için yaratması gibi sayısız nimetler bahşettiğini, bunun O'nun engin lütfu olduğunu belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'fadl'ın 'Allah'ın kullarına karşılıksız verdiği nimetler' anlamına geldiğini ifade eder. Bu ayette, gece ve gündüzün yaratılışı, Allah'ın insanlara olan karşılıksız lütfunun ve iyiliğinin bir göstergesi olarak sunulur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şükür'ü 'nimetin kadrini bilmek ve onu sahibine nispet etmek' olarak açıklar. Ayetteki 'lâ yeşkurûn' ifadesi, insanların çoğunun Allah'ın kendilerine bahşettiği gece ve gündüz gibi büyük nimetlerin kıymetini bilmediklerini ve O'na minnettar olmadıklarını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şükür' kavramının Kur'an'da sadece sözlü bir teşekkürden öte, nimetin farkında olmak, onu doğru kullanmak ve Allah'ın rızasına uygun davranmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'şükretmezler' ifadesi, bu kapsamlı minnettarlık halinin eksikliğine işaret eder.
Mü'min (Ğâfir) Sûresi
“Ce’al” kelimesi bazı meal ve tefsirlerde yaratma olarak çevrilmiştir. Halbuki “ceal” kelimesi kılmaktır, yaratmak değildir. (Murat Derûni)
A’yân-ı sâbite suver-i ilmiye-i esmaiyeden ibaret olduklarında vücud-u haricileri yoktur. Yani Allah’ın isimlerinin, Esma-ı İlâhiyesinin ilmi suretleri olduğundan maddi ma’nâda bir sureti şekli olmadığından yani zuhura çıkmadığından vücud-u haricileri yoktur, yani hariçte bir varlıkları yoktur. Halbuki ceal müessirin tesirinden ibarettir. Bakın bu cümleyi yazarsanız iyi olur. Bu hoş bir açıklamadır, yerli yerince bir açıklamadır. Yani a’yân-ı sâbite mec’ul değildir demişti ya, ceal kelimesi genel tefsirlere bakıldığında “yaratma hükmüyle belirtilir. Halbuki bu yaratma değil zuhur ve tecelli” ma’nâ’sına olmaktadır. Ceal müessirin tesirinden ibarettir. Yani kazmayı çapayı yere vuran kişinin nasıl o toprağın parçasını oradan koparmışsa, onun orada bir tesiri vardır. Yani vurma çapalama, kopartma orayı açma, eşeleme ile orada bir tesir vardır.
İşte bu çapalamayı yapmak için de, bir program bir düşüncesi bir muradı vardır, bir isteği vardır. İşte “ceal “ bu demektir. Yani bir yerde bir oluşumu meydana getirmek için düşünülen arzu edilen şeyin tatbikatı “ceal” dir, yani zuhura çıkarmaktır. İşte bu iş müessirin tesirinden ibarettir, çapayı vuran kişi orada çapalayarak oraya bir tesir vermektedir, yani orayı hükmü altına almaktadır, işte orasını ne için çapalıyor,? Ya fidan dikecek, ya toprağı yeşerte-cek veya orada istenmeyen otlar varsa, onları temizleyecek yani o fiili yapmakta bir program var, bir murad var, o fiili yapacak olan kişi müessir, yani tesir edici hâkim unsurdur, ayrıca müessirin oradaki tesiridir.[79] “ İz- -T-B- ” Yeryüzünde zahiri gece ve gündüz kılndığı gibi, bâtında beden arzının gece ve gündüzü vardır. Hayal ve vehimde yaşayan için nefsin karanlığında olmak vardır. Ama irfan ehli birinin eğitimi altında girildiği zaman salik bu gecede dünya, yıldız ve ayın farkına varır. Gecenin evreleri olan fenafişşeyh, fenafiresül ve fenafillah tan sonra güneşin farkına varıp. Beden arzını hakikati ilahi ile aydınlatıp bakabillah mertebesine geçer. (Murat Derûni)