Huve-lleżî ḣalekakum min turâbin śümme min nutfetin śümme min ‘alekatin śümme yuḣricukum tiflen śümme litebluġû eşuddekum śümme litekûnû şuyûḣâ(an)(c) ve minkum men yuteveffâ min kabl(u)(s) ve litebluġû ecelen musemmen ve le'allekum ta'kilûn(e)
O, sizi (önce) topraktan, sonra az bir sudan (meniden), sonra "alaka"dan yaratan, sonra sizi (ana rahminden) çocuk olarak çıkaran, sonra olgunluk çağına ulaşmanız, sonra da ihtiyarlamanız için sizi yaşatandır. İçinizden önceden ölenler de vardır. Allah bunları, belli bir zamana erişmeniz ve düşünüp akıl erdirmeniz için yapar.
"Sizi (önce) bir topraktan, sonra bir damla sudan, sonra bir aleka (embriyo)dan yaratan, sonra sizi bir bebek olarak çıkaran, sonra güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, sonra da ihtiyarlar olmanız için yaşatıp büyüten O'dur. İçinizden kimi de daha önce vefat ettiriliyor. (Bunları Allah) belirli bir süreye ulaşasınız ve aklınızı kullanasınız diye (böyle yapıyor)."
Mü'min Suresi 67. ayet, insanın yaratılış evrelerini ve hayat döngüsünü ele alarak Allah'ın kudretini ve hikmetini vurgular. Ayet, topraktan başlayıp nutfe, alaka, çocukluk, ergenlik ve yaşlılık süreçlerini tasvir ederken, ömrün belirlenmiş bir sona doğru ilerlediğini ve bu süreçlerin akıl sahipleri için ibretler barındırdığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Halk (خلق) kelimesi, bir şeyi takdir etmek ve onu yoktan var etmek anlamlarına gelir. Allah için kullanıldığında, bir şeyi örneksiz ve benzersiz bir şekilde yaratmak demektir. Ayetteki 'خَلَقَكُم' ifadesi, insanın varoluşunun Allah'ın benzersiz yaratma fiiliyle gerçekleştiğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Halk (خلق) fiili, bir şeyi icat etmek ve ortaya çıkarmak manasındadır. Ayetteki 'خَلَقَكُم' ifadesi, insanı farklı aşamalardan geçirerek var etme sürecini anlatır ve bu, Allah'ın kudretinin bir göstergesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'halk' kavramı, Allah'ın mutlak yaratma gücünü ifade eder. Bu, sadece bir şeyin varoluşunu değil, aynı zamanda onun belirli bir düzen ve amaç doğrultusunda şekillendirilmesini de içerir. Ayetteki 'خَلَقَكُم' ifadesi, insanın yaratılışının tesadüfi olmadığını, aksine ilahi bir planın ürünü olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Turâb (تراب), yeryüzünün tozlu ve ufalanmış kısmıdır. Kur'an'da insanın yaratılışının başlangıcı olarak zikredilmesi, insanın maddî kökenine ve acizliğine işaret eder. Ayetteki 'مِّن تُرَابٍ' ifadesi, insanın yaratılışının basit bir maddeden başladığını ve Allah'ın kudretiyle şekillendiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Turâb (تراب), yeryüzünün yüzeyindeki gevşek topraktır. Kur'an'da insanın yaratılışının ilk aşaması olarak geçmesi, insanın maddî varlığının temelini oluşturur. Ayetteki 'مِّن تُرَابٍ' ifadesi, insanın başlangıçtaki zayıflığını ve Allah'ın onu bu basit maddeden nasıl mükemmel bir varlığa dönüştürdüğünü vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Nutfe (نطفة), az miktardaki su veya meniden gelen damla anlamına gelir. Kur'an'da insanın yaratılışının ikinci aşaması olarak zikredilmesi, insanın biyolojik başlangıcını ifade eder. Ayetteki 'مِّن نُّطْفَةٍ' ifadesi, insanın topraktan sonraki gelişim evresini, yani döllenme sürecini işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nutfe (نطفة), az miktardaki sıvı, özellikle de meni damlasıdır. Kur'an'da insanın yaratılışının bir aşaması olarak geçmesi, insanın başlangıçtaki zayıf ve önemsiz halini gösterir. Ayetteki 'مِّن نُّطْفَةٍ' ifadesi, Allah'ın kudretiyle bu küçük damladan nasıl bir insan var ettiğini anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Alaka (علقة), kan pıhtısı veya rahim duvarına asılıp tutunan şey anlamına gelir. İnsanın yaratılış evrelerinden biridir. Ayetteki 'مِنْ عَلَقَةٍ' ifadesi, nutfenin rahimde gelişerek bir kan pıhtısı haline gelmesini ve bu aşamanın Allah'ın yaratma sanatının bir göstergesi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Alaka (علقة), kan pıhtısı veya bir şeye yapışıp asılı kalan şeydir. Kur'an'da insanın yaratılışının üçüncü aşaması olarak zikredilmesi, embriyonun rahim duvarına tutunma ve beslenme sürecini ifade eder. Ayetteki 'مِنْ عَلَقَةٍ' ifadesi, bu kritik gelişim evresini ve Allah'ın bu süreci nasıl yönettiğini açıklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Akl (عقل), bir şeyi bağlamak, tutmak ve idrak etmek anlamlarına gelir. İnsanın düşünme, anlama ve doğruyu yanlıştan ayırma yeteneğidir. Ayetteki 'تَعْقِلُونَ' ifadesi, tüm bu yaratılış evrelerinin ve hayat döngüsünün, akıl sahipleri için Allah'ın kudretini ve hikmetini gösteren deliller olduğunu ve bu deliller üzerinde düşünmeleri gerektiğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Akl (عقل), nefsin idrak edici gücü ve eşyanın hakikatini kavrama yeteneğidir. Ayetteki 'تَعْقِلُونَ' ifadesi, insanın yaratılışındaki mucizeleri ve hayatın amacını anlamak için aklını kullanması gerektiğini, böylece Allah'ın varlığına ve birliğine dair kesin bilgiye ulaşabileceğini belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da 'akıl' kavramı, sadece zihinsel bir yetenek değil, aynı zamanda doğruyu bulma, ibret alma ve sorumluluk bilinciyle hareket etme anlamlarını da içerir. Ayetteki 'تَعْقِلُونَ' ifadesi, insanın yaratılışındaki bu derin süreçler üzerinde düşünerek Allah'ın ayetlerini idrak etmesi ve buna göre yaşamını şekillendirmesi gerektiğini ifade eder.
Mü'min (Ğâfir) Sûresi
Cenâb-ı Hakk amiyane tabir le sizi leylekler getirmedi diyor. Öncelikle toprak aşamasındaydınız, sonra su ilehayat bulup bir anneden dünyaya gelip belirli aşamalar ile ihtiyarlayıp bu dünya hayatının zaruri olarak sonlanmasıdır. Ve âyeti kerimenin devamında;
Allah bunları, belli bir zamana erişmeniz ve düşünüp akıl erdirmeniz için yapar.
Demek ki bunda akıl erdirenler için tefekkür edip düşünecek yön varmış. Peki bu ne olabilir? (Murat Derûni) ÂDEM VE HAVVÂ’NIN HAKÎKATİ
Ma’lûm olsun ki, “vücûd” insâniyye hakîkati olan vâhidiyyet mertebesinden, rûh mertebesine tenezzül ettiği vakit, üç ma’rifet oluştu ki, birisi nefs ma’rifeti, ya’ni kendi zâtını ve hakîkatini bilmek, diğeri Mübdî’ine ma’rifet, ya’nî kendisini var edeni bilmek; üçüncüsü Îcâd edicisine karşı fakr ve ihtiyâcını bilmektir.
Bu ma’rifet, gayrı oluşu içine almaktadır. Ve bu rûh, rûh-ı Muhammedî (s.a.v.)’dir. Nitekim buyururlar: “Allah Teâlâ evvela kâlemi ve benim rûhumu hálk etti”. Ve bir rivâyette: “Allah Teâlâ evvela benim aklımı ve nefsimi hálk etti”. Diğer rûhlar, onun şerefli rûhunun parçalarıdır. Onun için (S.a.v.) Efendimiz’e “Ebu’l-ervâh (Rûhların babası)” dahi derler. Bu rûh akl-ı kül sûretidir ki “hakîki Âdem”dir.
“Vücût” akl-ı küllün sağ tarafı ve “imkân” sol tarafıdır. Ve Havvâ nefs-i küllün sûretidir ki, akl-ı evvelin sol kaburga kemiğinden var oldu. Ve bu muhtelif taayyünlerin meydana gelmesi ve çeşit çeşit sûretlerin doğumları akl-ı kül ile nefs-i küllün izdivâcından oluştu. Nitekim, Hak Teâlâ Hazretleri buyurur:
(“Ya eyyühen nasutteku rabbekümülleziy halekaküm min nefsin vahıdetin ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesiyran ve nisaen”)
“Ey insânlar! Sakının o Rabbinizden ki, sizleri bir tek nefsten hálk etti, ondan eşini hálk etti ve ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üretip yaydı.” (Nisâ, 4/1) Ve bu taayyünler içinde pek çok etken ve edilgen sûretler meydana geldi. Ve etken sûretler erkekler ve edilgen sûretler de kadınlardır. Ve insâni fertlerin etken sûreti olan erkekler ve edilgen sûreti olan kadınlar en kâmil sûret ve en güzel kıvam ile açığa çıktı.
Şimdi, insâni fertlerin anne ve babası hakiki Âdem olan “akl-ı küll” ile, hakiki Havvâ olan “nefs-i küll”dür. Bunlar zât cennetinde, ya’ni ulûhiyyet mertebesinde örtülü idiler. Kur’ân ki bütün isimleri ve sıfâtları toplamış olan zât’tır; ve bu taayyünât ki, ulûhiyyet zâtının varlığında hayâller ve rü’yâdan ibârettir ve bu çokluklar ve hayâle âit taayyünler ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip, esfel-i sâfîlîne (en aşağılara) doğru uzamıştır ve zât mertebesinden uzaktır; işte bu ağaç, Kur’ân’da bahsedilen lânetlenmiş ve uzaklaştırılmış ağaçtır. Ve onun meyvesi ve tânesi tabîat karanlığıdır.
Şimdi, akl-ı kül ile nefs-i kül bu tâneye yaklaşmadıkça “İhbitû” ya’ni “İniniz” (Bakara, 2/ 36,38) emriyle zât cennetinden, sûret ve taayyünler âlemine inmediler. Ve onların bu men’ edilmiş ağaca yaklaşmaları vehim iblîsinin nefs-i külle ve nefs-i küllün de akl-ı külle gâlip gelmesiyle gerçekleşti ki, bu kesîf âlemde onların soyları olan âdemî fertler dahi her an hayâle âit çokluklara ve Kur’ân’daki lânetlenmiş ağaca tutulmuşlardır. Hak Teâlâ Hazretleri, bu hakîkate işâreten Kur’ân’ı Kerîm’inde:
“Ve iz kulna leke inne rabbeke ehata bin nas* ve ma cealnerru'yelletiy ereynake illâ fitneten linnasi veşşeceretel mel'unete fiyl kur'ân* ve nuhavvifühüm, fema yeziydühüm illâ tuğyanen kebiyra;” (İsrâ, 17/60)
“Ey habîb-i zî-şânım! Hatırla şu vakti ki, biz sana dedik; muhakkak senin Rabb’in insânları ulûhiyyet zâtı ile ihâta etmiştir”; ya’ni onların hakîki vücûtları yoktur; belki hepsi isimlerimin gölgelerinden ibârettir. Ve gölgeler ise hayâldir. “Ve bizim sana gösterdiğimiz rü’yâ ve Kur’ân’da olan lânetlenmiş ağaç insanlara fitnedir”, ya’ni sana gösterdiğimiz bu taayyünlerin çoklukları rü’yâdır. Nitekim sen bu hakîkati anladın da: “İnsanlar uykudadır ölünce uyanırlar” buyurdun.
“eraynâke” ya’ni “Sana gösterdik” (İsrâ, 17/60)’daki “hitâb kâf’ı” ya’ni “ke” hakîkatlerin ve bağıntıların tümünü toplamış olan Muhammedîyye taayyünüdür. Bu rü’yet esâsı, gören ve görülen ister; bunlar ise çokluktur. Ve bu çokluklar zât’ta var edilmiş olan lânetlenmiş ağaçtır.
“Ve nuhavvifühüm” ya’ni “Onları korkutuyoruz” (İsrâ, 17/60) “biz onları, ya’ni vücûtları rûh ile nefisten var olan insânlardan her birine “ve la takreba hazihişşecerate” ya’ni “Ve bu ağaça yaklaşmayın” (Bakara, 2/35) diyerek her an korkuturuz.
“Fema yeziydühüm illâ tuğyanen kebiyra;” ya’ni “fakat onların büyük taşkınlıklarından başka bir şeyi arttırmıyor”(İsrâ, 17/60). Oysa bu korkutma karşısında onların nefisleri vehmin ayartması ile rûhlarını kendilerine meylettirerek o lânetlenmiş ağacın mahsûlü olan tabîat karanlığına el uzatırlar. Bundan dolayı onların taşkınlıkları büyük olur, yani vahdet yönünden perdelenmeleri artar.
Şimdi, ey fıtrî idrâk sâhibi! Kur’ân-ı Kerîm geçmişteki Âdem ve Havvâ’dan değil, bizim her günkü hallerimizden bahsediyor. Biz ise bu olayları geçmişe çevirmekle, kendi hâlimizden gaflet ediyoruz.
İnsan denildiğinde sûret olarak gördüğümüz beşeri düşünmeyelim, insandan kasıt onun asıl ma’nâsıdır.
Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın ezelde kendisine âit bir kuvvet, kudret hâli var idi ancak bâtında idi ve ahadiyyetinde idi. Ahadiyyetinden vâhidiyyetine intikâl edilince ya’ni hakîkat-i insâniyye mertebesine tenezzül ile orada faaliyetin programları yapılmaya başlanmaktadır. Ya’ni koordinatlarıyla birlikte varlıklarıyla birlikte herşeyiyle ilmî ma’nâda programlar yapılmaktadır. Bu programın yapılması için ise bir bilgiye ihtiyaç vardır. Ve rûh mertebesinde bu nedenle ilk faaliyete geçen kendini bilmesi oldu. Çünkü bilinmeyen bir şey nasıl zuhûra getirilecek ki.
Gerçek ma’nâda bütün evliyâullâh da nefs ma’rifeti yolundan geçmiştir çünkü başka türlü evliyâ olmasına imkân yoktur. Bu nedenle “Kim nefsine ârif olursa o Rabb’ına ârif olur” buyrulmuştur.
“Allah Teâlâ evvela kâlemi ve benim rûhumu hálk etti”. Ve bir rivâyette: “Allah Teâlâ evvela benim aklımı ve nefsimi hálk etti” gibi benzer ifâdelerde her mertebenin evvelinden bahsedilmektedir. Bu da her mertebenin evveli Efendimiz (s.a.v)e âit demektir.
Efendimiz (s.a.v) bütün rûhların babası olduğuna göre bizlerin de tabîi olarak rûhen babamız Peygamber Efendimiz (s.a.v) olmaktadır. Dünyâdaki babamız ise fizîki babamızdır ve bu da sâdece dünyânın düzeni içindir. Ve fizîki anlamda genel olarak toprak babamız Hz.Ali (k.a.v.) dir çünkü kendisi Efendimiz (s.a.v)in verdiği tasdîk ile “Ebû’l Turâb” ya’ni “toprak babası”dır.
Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın kendisinde bulunan isimlerin ve sıfatların faaliyetlerini görmeyi dilemesi O’nun hayâli idi. Ancak beşeri ma’nâda kullandığımız hayâl ile bu hayâli birbirine karıştırmayalım aralarında sâdece isim benzerliği vardır. Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın hayâli mutlak hayâldir bizim ki ise hayâlin hayâlidir. Âlemde isimlerini ve sıfatlarını seyreden Cenâb-ı Hakk (c.c) insanda ise zâtını seyretmektedir.[84]
İşte kendini ve hakikatinin ne olduğunu aramaya çıkan kişi eğer bu konulara vakıf bir irfan ehlinin eğitimine girerse batında toprak bedeninde ikinci doğumu ile hakikate doğarak gerçekleştirir. Ve Hakikat-i Muhammediyenin peygamber hazeratını Hz. Âdem (a.s.) mertebesinden, Muhammed (s.a.v.) mertebesine seyr etmeye başlar. Ve samimi bir şekilde çalışmalara devam edip, ömrüde yeterse ölmeden önce ölüp, ahirine, ahiretine ulaşmış olur. (Murat Derûni)