Rabbenâ ve edḣilhum cennâti ‘adnin(i)lletî ve'adtehum vemen saleha min âbâ-ihim ve ezvâcihim ve żurriyyâtihim(c) inneke ente-l'azîzu-lhakîm(u)
"Ey Rabbimiz! Onları da, onların babalarından, eşlerinden ve soylarından iyi olanları da, kendilerine vaad ettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin."
"Ey Rabbimiz! Hem onları, hem onların atalarından, zevcelerinden ve zürriyetlerinden iyi olanları kendilerine vaad buyurduğun Adn cennetlerine koy. Şüphesiz çok güçlü, hüküm ve hikmet sahibi olan sensin."
Bu ayet, müminlerin ve onların salih aile fertlerinin Adn cennetlerine dahil edilmesi duasını içermektedir. Ayetteki anahtar kavramlar, cennetin niteliğini, vaadin mahiyetini ve Allah'ın kudret ve hikmetini vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cennet kelimesi, 'cenn' kökünden türemiştir ve 'örtmek, gizlemek' anlamına gelir. Ağaçların ve bitkilerin yoğunluğu sebebiyle yeri örttüğü için bahçelere cennet denilmiştir. Ayetteki 'cennât' ise ahiretteki mükafat yurdunu, yani Adn cennetlerini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Cennet, Arapların yoğun ağaçlık ve yeşillik alanlar için kullandığı bir tabirdir. Kur'an'da ise bu kelime, müminlere vaat edilen ebedi ikametgahı, yani ahiret yurdunu mecazi olarak ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Cennet, Kur'an'da temel bir dini kavram olup, Allah'a itaat edenlere vaat edilen nihai ödülü temsil eder. Maddi güzelliklerin yanı sıra manevi huzur ve ebedi mutluluğun mekanı olarak tasvir edilir. Bu ayetteki kullanımı, müminlere verilen ilahi vaadin somut bir ifadesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'Adn' kelimesi, 'daimi ikamet etmek, bir yerde yerleşmek' anlamına gelir. 'Cennâtu Adn' tabiri, cennetin geçici değil, ebedi bir ikametgah olduğunu vurgular. Ayetteki kullanımı, vaat edilen cennetin kalıcılığını ve sürekliliğini belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Adn, 'ikamet etmek' fiilinden türemiştir. Bu bağlamda, cennetin sakinleri için sürekli ve kalıcı bir yer olduğunu ifade eder. Mümin Suresi'ndeki bu ifade, Allah'ın vaadinin kesinliğini ve mükafatın ebediliğini pekiştirir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Adn, 'istikrar' ve 'devamlılık' anlamlarını taşır. Cennetin bu vasfı, orada yaşayanların hiçbir zaman ayrılmayacaklarını ve nimetlerin kesintisiz olacağını gösterir. Ayetteki 'cennâti adnin' ifadesi, bu ebedi ikametgahın müminlere vaat edildiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Va'd, 'bir şeye söz vermek' anlamına gelir. Genellikle hayır için kullanılır. Allah'ın vaadi ise kesinlikle gerçekleşecek olan bir sözdür. Ayetteki 'vaadttehum' ifadesi, Allah'ın müminlere cenneti vaat ettiğini ve bu vaadin şaşmaz bir hakikat olduğunu belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Va'd, Allah'ın kullarına lütuf ve ihsan olarak bildirdiği kesin sözüdür. Bu ayetteki vaat, müminlerin ve salih aile fertlerinin cennete gireceklerine dair ilahi garantiyi ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Va'd kavramı, Kur'an'da Allah'ın kudret ve adaletinin bir göstergesi olarak sıkça geçer. Allah'ın vaadi, hem mükafat hem de ceza için kullanılır. Bu ayetteki 'vaadttehum' ifadesi, Allah'ın müminlere olan lütfunu ve cennet vaadinin kesinliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Salâh, 'fesadın zıddı' olup, bir şeyin doğru ve iyi olması anlamına gelir. 'Men saleha' ifadesi, babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden iman ve salih amel sahibi olanları kapsar. Bu ayette, sadece kan bağı değil, aynı zamanda manevi salâhın da cennete giriş için bir şart olduğu belirtilir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Salâh, kişinin hem kendisi hem de başkaları için faydalı ve doğru olanı yapmasıdır. Bu, hem inanç hem de davranış boyutunu içerir. Ayetteki 'men saleha', aile fertlerinin de müminler gibi salih ameller işlemesi gerektiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Salih amel, Kur'an'da imanın ayrılmaz bir parçası olarak sunulur. Sadece inanmak değil, aynı zamanda iyi ve doğru davranışlarda bulunmak da kurtuluş için esastır. Bu ayette, aile fertlerinin de 'salih' olması, onların da kendi iradeleriyle iman ve amel etmeleri gerektiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Azîz, 'izzet' kökünden gelir ve 'üstünlük, güçlülük, yenilmezlik' anlamlarını taşır. Allah'ın bu ismi, O'nun her şeye kadir olduğunu ve hiçbir gücün O'na karşı gelemeyeceğini ifade eder. Ayetteki 'el-Azîz' ifadesi, Allah'ın vaatlerini yerine getirme kudretini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Azîz, 'galip gelen, mağlup edilemeyen' demektir. Allah'ın bu sıfatı, O'nun mutlak gücünü ve iradesinin her şeyin üzerinde olduğunu gösterir. Bu ayette, Allah'ın cennet vaadini gerçekleştirecek güce sahip olduğu belirtilir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): el-Azîz, Allah'ın en önemli sıfatlarından biridir ve O'nun mutlak egemenliğini ve kudretini ifade eder. Bu sıfat, Allah'ın vaatlerinin kesinliğini ve O'nun iradesinin her şeyin üzerinde olduğunu pekiştirir. Ayetteki kullanımı, duanın kabul edileceğine dair bir güvence sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hakîm, 'hikmet' kökünden gelir ve 'her şeyi yerli yerince yapan, sağlam ve kusursuz iş yapan' anlamına gelir. Allah'ın bu ismi, O'nun tüm fiillerinin bir hikmete dayandığını ve adaletle hükmettiğini gösterir. Ayetteki 'el-Hakîm' ifadesi, Allah'ın cennet vaadinin ve bu duanın kabulünün hikmetli bir temele dayandığını belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hakîm, 'hüküm veren, hikmet sahibi' demektir. Allah'ın bu sıfatı, O'nun yaratılışındaki mükemmelliği ve her şeyi en uygun şekilde düzenlemesini ifade eder. Bu ayette, Allah'ın müminlere cenneti vaat etmesinin ve salih olanları oraya koymasının O'nun hikmetinin bir gereği olduğu vurgulanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Hakîm ismi, Allah'ın ilim ve iradesinin mükemmelliğini gösterir. O'nun her hükmü ve her fiili bir hikmete dayanır. Bu ayetteki 'el-Hakîm' ifadesi, Allah'ın müminlere olan lütfunun ve adaletinin hikmetli bir şekilde tecelli ettiğini belirtir.
Mü'min (Ğâfir) Sûresi
Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.
“Rabbenâ” bizim rabbimiz ifadesi ile rabbi hass olan hususi rablere yönenildiği anlaşılmaktadır. Meleklerin bağlı olduğu esmâlar “subbuh ve kuddüs” esmâlarırır.[13] (Murat Derûni) Adn cennetlerinden altından nehirler akan diye başka âyetlerde hasedilmektedir.
جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِى مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينِ
فِيهَا وَذَلِكَ جَزَاءً مَنْ تَزَكَّى
(Cennâtu adnin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ ve zâlike cezâu men tezekkâ.)
(Tâ-Hâ, 20/76) “İçinde ebedî kalacakları, altından nehirler akan adn cennetleri vardır. Ve işte bu, tezkiye olanların mükâfatıdır.”
“altından nehirler akan” Bu Âyet-i Kerîme’de bahsedilen ifade cennet ehlinin hâl ve irfaniyyetine göre değişen bir ifade tarzıdır. Yani cennet ehlinin ilim ve amellerinin sûretlerine göredir. Eğer kişi nimet cennetle-rinde ise bu nehirler nimetler ve hayat suyu olarak hiç kesilmeden akışlarına devam eder.
Eğer o kişi irfan ehli ise “altından nehirler akan” bu akış, zâhiren su gibi gözükse de aslında irfaniyyetlerinin daha dünya da iken feyzi akdes’ten gelen, “feyzi mukaddes” bilgi ve tecellileridir. Ve her tecelli yeni bir hayat ve her hayatta yeni bir doğuş olduğundan onlar ölümsüz hep yeni, yeni doğuş içindedirler ki, buda o günün hayat nehrinin devamlı akışı ve yeni mertebelere bakışıdır.
“işte bu, tezkiye olanların mükâfatıdır.” Nefsi tezkiye-temizleme’nin değişik mertebelerde değişik idrak ve tatbikatleri vardır. Genelde şeriat, mertebesinde günahlar dan ve mâsivadan çekinip onlardan uzak kalarak yaşamak zâhiren-sûreta “nefis teskiyesi”dir.
Tarikat, mertebesinde olan “nefis tezkiyesi” ise farzlara ilâveten nafilelerle ve zikirle de meşgul olarak günahlardan sakınma şekliyledir.
Hakikat, mertebesinde ise kişinin gerçekten kendine dönerek kimlik tespitinde bulunması ve kendisinin hakk’ın isimlerinden başka bir şey olmadığını anlaması ile bu yoldan hareketle varlığını hakk’a vermesi ve kendinde, kendine ait bir şeyin olmadığını anlaması onun nefsiyle aslının değişmesi o mertebenin “nefis teskiyesi” dir.
Ma’rifet, mertebesinde ise kişinin izâfi beden varlığının da aslında tamamen Hakk’a ait olduğu ve kendinde bulunan “nefs-i benlik, izâfi benlik, ve İlâh-î benlik” lerin aslında hepsinin kendi mertebelerinde geçerli olduğu ancak bunların tamamı ile Hakk-el yakîn olarak gerçek, ilâh-î kimliği-benliği ile yaşamaya başladığında işte o zaman hakikati üzere nefsine ârif olduğundan orada ise Hakk’tan başka bir şey bulunmadığından gerçek ma’nâ da “nefis teskiyesi” ni bu makamda yapmış olmaktadır.[14] “ İz- -T-B- ”