İçeriğe atla
Mü'min 7Cüz 24 · Sayfa 467

Mü'min Sûresi 7. Âyet

غافر

Sohbete sor

Elleżîne yahmilûne-l'arşe vemen havlehu yusebbihûne bihamdi rabbihim veyu/minûne bihi veyestaġfirûne lilleżîne âmenû rabbenâ vesi'te kulle şey-in rahmeten ve'ilmen faġfir lilleżîne tâbû vettebe'û sebîleke vekihim ‘ażâbe-lcahîm(i)

Arş'ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar (melekler) Rablerini hamd ederek tespih ederler, O'na inanırlar ve inananlar için (şöyle diyerek) bağışlanma dilerler: "Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tövbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azabından koru."

Mü'min (Ğâfir) Sûresi

Âyet-i Kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir.


“Kürsi” gönül, Arş ise baş yani akıldır ve rahmaniyet mertebesesidir.

Yolumuza Fusûs’ül hikem ile devam edelim.


33. Paragraf:

İmdi ilâh-ı mu'tekadâtı hudûd ahz eder. Ve o da, onun abdinin kalbi vâsi' olduğu ilâhdır. Zîrâ ilâh-ı mutlak bir şeye sığmaz. Çünkü o. eşyanın "ayn"ıdır ve nefsinin "ayn"ıdır. Halbuki bir şey hakkında, kendi nefsine sığar ve sığmaz denilmez. İyi anla! Ve Allah hakkı söyler ve sebîle hidâyet eder (33).


Ya'nî her bir mutekidin kendi itikadında tahayyül eylediği ilâh hududa tâbi' olur. Çünkü her bir mu'tekıd, kendi mutekadi olan ilâhı kabul edip diğerlerinin mutekadâtını redd etmekle, bu ilâhın hudûdunu diğerlerinin hudûdundan tefrik etmiş olur. Yani kişi kendi tahayyül ettiği ilahına bir suret çizdiğinden diğerleri ile birlikte hududlandırmış olur. Diğeri de kendi hududunu çizmiş olduğundan hududlanmış ve ayrılmış olur. Ve bu hududa tâbi' olan ilâh dahi, kendi kulunun kalbine sığan ilâhdır. Yani bir kimse kendi abdını kendi hayalinde tahayyül etti, işte o kendi abdinin kalbine sığan ilah budur yani kişinin kendi hayal ettiği ilahtır. O istediği kadar yukarılarda olsun, arşın üstünde diye düşünsün ve işte saltanatını sürdürmektedir diye düşünsün ama ne kadar geniş düşünürse düşünsün, akl-ı cüzün düşündüğü genişlik nihayet sınırlı bir düşünüştür. İşte kendi kalbine sığan o ilahtır. Çünkü ilâh-ı mutlak hiç bir şeye sığmaz. O ahadiyyet-i mutlakasıyla herşeyi muhittir. Yani mutlak tekliği ile her şeye muhittir.

Binâenaleyh ne kadar hissi, hayalî, vehmî, aklî, zannî ve ilmî suretler varsa, hepsini zâtı ile ihata eder. Zîrâ zahir ve bâtın ancak ondan ibâretir. Böyle olunca zât-ı ahadiyyet-i mutlaka bilcümle eşyanın "ayn"ıdır. Ve bu ilâh-ı mutlak kendi nefsinin ve zâtının aynıdır. Halbuki his âleminde örfen birşey hakkında, kendi nefsine sığar veya sığmaz denilmez. Çünkü sığmak ve sığmamak iki muhtelif şeyin arasında mevzû'-i bahs olur. Şeyin nefsi ise ayn-ı vahidedir. Ve o şey, nefsinin aynıdır. Binâenaleyh şeyin nefsine sığması ve sığmaması mahall-i güft ü gû olamaz, yani dedikodu mahali olamaz. Fakat Kur'ân-ı Kerîm'de وَسِعَ رَبِّى كُلَّ شَىْءٍ عِلْمًا (En'âm, 6/80) ve رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَىْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا (Mü'min, 40/7) buyrulması, niseb-i ilâhiyyenin her şeye vâsi' olduğu ma'nâsını mütazammındır, manasını ifade etmektedir. Zîrâ ilim ve rahmet niseb-i ilâhiyyedendir. Ve Hakk'ın bu nisbetleriyle, bu vasıflarıyla bi'l-cümle eşyaya sığdığı zahirdir. Ve bu bahsin tafsili "hikmet-i kalbiyye"de mürur eti.

Bu dakâiki, bu incelikleri iyi anla! Hak Teâlâ hazretleri kâmillerin lisâniyle hakkı söyler, yani kamilin lisanından Hakk’ı söyler hani “ben kulumu sevdiğim zaman onun elinde tutan, dilinde söyleyen, konuşan gezen olurum” dediği odur, peki kamilin dışında nakıslar da var nakısların lisanıyla da nakısları söyler, çünkü bütün sözler gene onun sözleridir ama bize faydası olacak olan kamillerin lisanıdır ki bu Hakkçadır. Ve kendisine müteveccih olan yönelen taleb edenlere dahi, sırât-ı müstakimi göstermekte rehber olur.[10] “ İz- -T-B- ” Yolumuza Mesnevi-i Şerifin ilgili âyetin açıklandığı beyitler ile devam edelim.

Biz senin canının muhibbi ve revh artırıcısınız. Senin babanın muhlis sâcidleriyiz." Ya’ni, “Ey âdemoğlu, sana Hakk’ın izâfe buyurduğu bir rûh ve bir ma’nâ vardır ki, biz onun muhibbiyiz; ve senin o ma’nânı severiz ve senin o ma’nânı artırıp kuvvetlendiriciyiz. Nitekim Hak Teâlâ sûre-i Mü’min’de bizim hakımızda şöyle buyurur: (Mü’min, 40/7) “Arşı yüklenen ve onun etrâfinda olan melekler Rablerinin hamdiyle berâber onu nakaisdan tenzih ve vahdâniyetmi tasdik ederler ve mü'minler için mağfiret taleb ederler de derler ki: Ey bizim Rabbimiz, senin rahmetin ve ilmin her şeyi kapladı, tövbe edenleri ve senin yoluna tâbi’ olanlan mağfiret et ve azâb-ı cahîmden sakla!” Ey âdemoğlu, biz senin cisminin babası olan Hz. Âdem’in hâlis ve muhlis secde edicileriyiz ve emr-i İlâhî ile ona serfürû edicileriz.” Bu zamanda dahi sana hizmet ederiz. Sana mahdûmluk tarafına sala ederiz."

“Mahdûm”, hizmet olunmuş; “salâ”, fukarâyı taâma da’vet etmek (Burhan). “Ey âdemoğlu, biz seni hayat-ı dünyeviyyende hayırlı fiillere teşvik ettik, şimdi hayât-ı uhreviyyende dahi sana hizmet ederiz. Melekleri sana hizmet olunmuşluk tarafına da’vet ederiz.” “yâ” masdariyyet olduğuna göre şurrâh-ı kirâma tebean bu ma’nâ verildi. Eğer “yâ”, vahdet için olursa ikinci mısrâ’ın ma’nâsı “Seni bir hizmet olunmuş tarafina da’vet ederiz” demek olur. Bundan murâd dahi, Hak Teâlâ hazretleri olur. Ya’ni “Seni, emrini tutup hizmet ettiğin Hak Teâlâ hazretlerinin tecellî-i cemâlîsi tarafına da’vet ederiz” demektir.[11]


Dervişlerin bir adabı vardır, bir kapıdan içeriye girerlerken eşiğin üstüne basmazlar. Basılmaz bu tarikat adabındandır, hangi eşikten geçilirse geçilsin buna dikkat etmemiz lazımdır. Sağ ayak ile içeriye girilir ve eşiği atlamaktır. Eşiğin üstünden atlamaktır, neden eşik üstünden atlanıyor, dergahlara girerken dervişler eşiği öperek içeri girerler. Nezaketen hürmeten nefsaniyetlerini batırmak için bastırmak için, işte o eşikte bir derviş kardeşinin her an başı yatmaktadır.

Taşa basmamak değil oradaki maneviyata derviş kardeşinin başını incitmemek için basmamak ve onu atlamak gerekir orada bir baş olsa insan üstüne basar mı, her hangi basit bir şey bile olsa basmaz yani bir kabuk olsa ona dahi basmaz. Ne yapar temizler içeriye geçer. Bunlar islamın şiarları, hakikatleridir.

Bir gün Kabe-i Şerif’teki putlar temizlenmeye başlandı Kabe feth edildiği zaman Hz Âli efendimiz Hz Peygamber Efendimiz başlarında sahabe-i Kiramdan çokları girdiler 365 tane put her günün bir putu var orada büyük putlar Uzza, Bal, Menat, Lat, bunları devirdiler bütün putlar temizlendi nihayet yukrıda bir put kaldı biraz yüksekte Hz Ali efendimiz buyurdu ki ya Rasulullah omuzlarıma lütfen çıkın da biraz yükselsin ben iskele gibi olayım o putu kırıverin oradan dedi, (sav) Efendimizin şu şahaser şu tevazu haline bakın ki ya Âli senin gücün beni çekmeye yetmez.

Yani sen beni taşıyamazsın, sen benim omzuma çık da sen kır o putu, dedi Hz Ali efendimiz tereddüt etti ise de bu bir emir olduğu için bakın burada hassas bir nokta vardır, çünkü sen çık diyor, çıkmazssa emre uymamış olur, bu daha büyük isyan olur. Hz Âli efendimiz bu inceliği anladığı için çıktı efendimizin omuzlarına bastı ve yukarıdaki putu kırdı aşağıya iniyordu, orada bir hadise oldu az sonra oraya geleceğim sonra indi ve putları temizlemiş oldu. Şimdi biraz gerilere gidelim o günün birkaç ay yahut bir iki sene gerisine gidelim Hz Âli efendimizin olduğu bir cemaatte bir yabancı vardır, gelir sorar sahabe-i Kirama “Ey sahabi ey şehir halkı Hz Muhammed’i siz gördünüz mü der, tabi ki gördük her gün yanımızdadır, der e nasıl gördünüz anlatın bakalım işte her gün görüyoruz nesini anlatalım şöyle saçı var böyle poturu var saçları şöyle hiç biriniz görmemişiniz O’nu diyor.

Göz önünde olduğu halde görmemişiniz O’nu diyor, o zaman hz Âli efendimiz o ağır suçlamayı ortadan kaldırmak için ben gördüm diyor. Peki ya Âli anlat bakalım nasıl gördün diyor, işte o hadiseyi anlatıyor, bir gün putları kırıyorduk beni omzuna çıkarttı tam omuzlarından aşağıya iniyordum düşmeyeyim derken göz göze geldik gözlerine baktığım zaman bir baktım cennetin bütün derinlikleri açılıverdi gözlerinde diyor. Ama onu kimseye söylememiş kendinde bırakmış o kişi gelipte böyle bir imtihan gibi onları zorlayınca anlatmak zorunda kalıyor.

Gelen yabancı kişi belki Cebrail (as) idi Cibril bahsinde olduğu gibi hadisinde size dininizi öğretmeye geldi, o yabancı Cibril idi, size dininizi öğretmeye geldi diyor. Ve (sav) Efendimiz bir lakabı ne idi “Rasul-u Sakaleyn” ne demektir bu, iki ağırlığın peygamberi demektir. Sakil sukul ağırlık sakaleyn iki ağırlık demektir. Yani bir omzunda bir ağırlık var bir omuzunda bir ağırlık vardır. Nedir bunlar; bir omuzunda insanların ağırlığı var insanların mesuliyeti var bir omzunda cinlerin ağırlığı ve mesuliyeti vardır. Ve O’nun omuzlarındadır. Bakın şimdi bu üç hadiseyi aynı hadisenin benzer varyantları üç hadiseyi bir tarafa koyalım bir derviş dahi, yani her hangi bir insan dahi bir derviş kardeşinin başını incitmemek için eşiğe basmıyor.

Hz Muhammed Efendimiz (sav) kendi omuzlarına Hz Âlinin ayaklarını bastırıyor, bakın şimdi yani Hz Muhammed yük çekiyor, yani Hammal bakın hadisenin ince yönü anlaşılıyor mu yine Hz Rasulullah Rasul-u Sakaleyn iki ağırlığın hammalı çekiyor onu Kur’an’ın da hammalı hafızlardır, hıfs edenler, hamale-i Kur’an derler اَلَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ 40/7 hamele-i arş deniyor ya Arş’ın hammalları demek Arş’ı taşıyan güçler hamiller demek hammalları demektir.[12]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)