Felemmâ câet-hum rusuluhum bilbeyyinâti ferihû bimâ ‘indehum mine-l'ilmi ve hâka bihim mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)
Peygamberleri onlara apaçık deliller getirince, sahip oldukları bilgi ile şımardılar (ve onları alaya aldılar). Sonunda alaya almakta oldukları şey kendilerini sarıverdi.
Çünkü onlara peygamberleri, delillerle geldikleri zaman, kendilerinde bulunan ilme güvendiler de o alay ettikleri şey onları kuşatıverdi.
Mü'min Suresi 83. ayet, peygamberlerin getirdiği açık delillere karşı inkarcıların kendi bilgilerine güvenerek kibirlenmelerini ve bu kibirlerinin sonucunda alay ettikleri azabın kendilerini kuşatmasını anlatmaktadır. Ayet, 'gelmek', 'açık deliller', 'sevinmek/gururlanmak', 'bilgi' ve 'kuşatmak/sarmak' gibi temel kavramlar üzerinden inkarcıların akıbetini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): C-y-e kökü, bir şeyin bir yere veya bir kimseye ulaşması, gelmesi demektir. Ayetteki 'جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ' ifadesi, peygamberlerin kavimlerine Allah'ın mesajını ve mucizelerini getirerek onlara ulaştığını belirtir. Bu geliş, sadece fiziksel bir varoluş değil, aynı zamanda bir tebliğ ve uyarı eylemidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): C-y-e fiili, Kur'an'da sıklıkla bir haberin, emrin veya bir olayın vuku bulması anlamında kullanılır. Burada peygamberlerin gelmesi, Allah'ın hükmünün ve delillerinin tecelli etmesinin başlangıcıdır. Kavimlerin bu gelişe karşı tavrı, onların akıbetini belirleyecektir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): B-y-n kökü, bir şeyin açıklığa kavuşması, belirginleşmesi ve netleşmesi anlamındadır. 'Beyyinât', hakikati açıkça ortaya koyan, şüpheye yer bırakmayan deliller ve mucizelerdir. Ayette, peygamberlerin getirdiği bu delillerin, inkarcıların kendi 'bilgileri' ile çeliştiği vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Beyyinât, Allah'ın peygamberleri aracılığıyla gönderdiği, doğruluğu apaçık olan ayetler, mucizeler ve hükümlerdir. Bunlar, insanların hak ile batılı ayırt etmeleri için gönderilmiştir. Kavimlerin bunlara karşı kendi 'bilgilerine' güvenmeleri, hakikati görmezden gelmelerinin bir göstergesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'beyyine' kavramının Kur'an'da 'açık kanıt', 'delil' ve 'mucize' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu kavram, Allah'ın varlığını ve birliğini, peygamberlerin doğruluğunu ispatlayan somut ve anlaşılır işaretlerdir. Ayetteki bağlamda, bu açık delillere rağmen inkarcıların kendi sınırlı bilgilerine sarılmaları eleştirilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): F-r-h kökü, genellikle bir nimete veya başarıya duyulan sevinci ifade eder. Ancak Kur'an'da bazen olumsuz bir bağlamda, kibir, şımarıklık ve gururla karışık bir sevinç için kullanılır. Bu ayetteki 'فَرِحُوا۟ بِمَا عِندَهُم مِّنَ ٱلْعِلْمِ' ifadesi, inkarcıların kendi sınırlı ve yanlış bilgilerine aşırı güvenerek, peygamberlerin getirdiği hakikate karşı kibirlenmelerini anlatır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ferah, bazen övünülecek bir şeyle sevinmek, bazen de boş ve faydasız şeylerle şımarmak anlamına gelir. Ayetteki kullanım, ikinci anlamı taşır; inkarcıların kendi zanlarına ve eksik bilgilerine dayanarak hakikati reddetmelerinden kaynaklanan bir gurur ve şımarıklıktır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): A-l-m kökü, bir şeyi idrak etmek, bilmek ve kavramak anlamına gelir. Ancak ayetteki 'مَا عِندَهُم مِّنَ ٱلْعِلْمِ' ifadesi, inkarcıların sahip olduğu bilginin, Allah'ın gönderdiği vahiy karşısında ne kadar sınırlı ve yetersiz olduğunu vurgular. Bu bilgi, onları hakikatten uzaklaştıran bir gurur kaynağı olmuştur.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İlim, bir şeyin hakikatini idrak etmektir. Ancak bu ayetteki 'ilim', peygamberlerin getirdiği ilahi bilgiye karşı, insanların kendi akıllarıyla ulaştıkları veya atalarından devraldıkları, çoğu zaman yanlış ve eksik olan bilgiyi ifade eder. Bu 'ilim', onları hakikati kabul etmekten alıkoyan bir perde görevi görmüştür.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ilim' kelimesinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'ilim', ilahi vahiyden bağımsız, beşeri ve sınırlı bir bilgiye işaret eder. İnkarcılar, bu sınırlı bilgilerini mutlak doğru kabul ederek, peygamberlerin getirdiği ilahi ilmi küçümsemişlerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): H-y-q kökü, bir şeyin bir kimseyi çepeçevre kuşatması, sarması ve ona isabet etmesi anlamındadır. Genellikle olumsuz bir bağlamda, azabın veya cezanın bir kimseye ulaşması ve onu kuşatması için kullanılır. Ayetteki 'وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُوا۟ بِهِۦ يَسْتَهْزِءُونَ' ifadesi, inkarcıların alay ettikleri azabın kaçınılmaz bir şekilde kendilerini sardığını ve ondan kurtulamadıklarını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hâka fiili, bir şeyin bir kimseye zorunlu olarak gelmesi ve onu kuşatması mecazını taşır. Burada, inkarcıların alay ettikleri azabın, onların kaçamayacağı bir şekilde kendilerini sarması, ilahi adaletin tecellisidir. Bu, onların kibirlerinin ve alaycılıklarının doğal bir sonucudur.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Hâka, bir şeyin bir kimseye tam olarak isabet etmesi ve onu çepeçevre kuşatmasıdır. Bu, azabın veya cezanın kaçınılmazlığını ve mağdurların ondan kurtulamayacağını ifade eder. Ayette, inkarcıların alay ettikleri şeyin, bizzat kendilerini kuşatan bir gerçekliğe dönüştüğü vurgulanır.
Mü'min (Ğâfir) Sûresi
Bu sadece geçmiş ümmetlerin başına gelen şeyler değildir. Nefsi emmare ve çetesi her sahada kişiyi bulunduğu yerden ayağını kaydırır. Tasavvuf yolunda dikkat edilmesi gereken tuzak zuhuratları ehli bilir. Ve nefsani benliğe geri düşme tehlikesidir. Bu konuda Terzi Baba kitapları içinde ibretlik dosyalarda ve tuza zuhuratlarda yer verilmiştir. (Murat Derûni)