Hattâ iżâ mâ câûhâ şehide ‘aleyhim sem'uhum ve ebsâruhum ve culûduhum bimâ kânû ya'melûn(e)
Nihayet cehenneme vardıklarında, kulakları, gözleri ve derileri, yapmış oldukları işler hakkında, kendileri aleyhine şahitlik ederler.
Nihayet oraya vardıkları zaman kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları şeyler hakkında onların aleyhinde şahitlik ederler.
Bu ayet, kıyamet gününde insanların organlarının kendi aleyhlerine şahitlik etmesini konu almaktadır. Ayetteki anahtar kavramlar, bu şahitlik eyleminin ve şahitlik eden organların semantik derinliğini ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): C-y-'- kökü, bir şeyin bir yere ulaşması, gelmesi anlamına gelir. Ayetteki 'câûhâ' ifadesi, insanların hesap vermek üzere mahşer yerine veya cehenneme varmalarını ifade eder. Bu varış, kaçınılmaz bir sondur ve hesap verme anının başlangıcıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): C-y-'- fiili, Kur'an'da genellikle bir olayın gerçekleşmesi veya bir durumun ortaya çıkması için kullanılır. Burada, insanların amellerinin karşılığını görmek üzere belirli bir yere ulaşmaları mecazi olarak ifade edilmiştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ş-h-d kökü, bir şeyi gözle görmek, hazır bulunmak ve bu gördüğünü haber vermek anlamlarını içerir. Ayetteki 'şehide' fiili, organların, insanların dünyada yaptıkları fiillere bizzat şahit olduklarını ve bu şahitliklerini dile getireceklerini vurgular. Bu, sadece bir tanıklık değil, aynı zamanda bir delil sunmadır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şehâde' kavramının Kur'an'daki temel anlamının, bir gerçeği tasdik etmek ve ona tanıklık etmek olduğunu belirtir. Bu ayetteki kullanımı, organların, insanın kendi fiillerine karşı 'içsel' bir şahitlik mekanizması olarak işlev görmesini ifade eder. Bu, insanın kendi varlığının, kendi aleyhine delil teşkil etmesidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ş-h-d, bir şeyin açıkça ortaya çıkması ve başkaları tarafından görülmesi anlamını da taşır. Organların şahitliği, gizli kalmış amellerin açığa çıkması ve herkesin gözü önünde delillendirilmesi demektir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): S-m-'- kökü, işitme duyusunu ve işitilen şeyi ifade eder. Ayette 'sem'uhum' ifadesi, kulakların, insanların dünyada işittikleri her türlü söz, yalan, gıybet veya haram dinlemeler hakkında şahitlik edeceğini belirtir. Bu, işitme duyusunun bir sorumluluk aracı olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sem'' kelimesinin Kur'an'da sadece fiziksel işitmeyi değil, aynı zamanda anlama ve idrak etme boyutunu da içerdiğini vurgular. Bu bağlamda kulakların şahitliği, sadece duyulanları değil, aynı zamanda duyulanlar aracılığıyla edinilen bilgiyi ve bu bilgiye karşı takınılan tavrı da kapsar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): B-s-r kökü, görmek, idrak etmek ve basiret sahibi olmak anlamlarına gelir. Ayetteki 'ebsâruhum' ifadesi, gözlerin, insanların dünyada baktıkları, gördükleri haramlar, yasaklar veya haksızlıklar hakkında şahitlik edeceğini belirtir. Göz, sadece bir algı aracı değil, aynı zamanda bir sorumluluk organıdır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Basar, sadece fiziksel görmeyi değil, aynı zamanda kalbin görmesini, yani idrak ve anlayışı da ifade eder. Gözlerin şahitliği, kişinin sadece neye baktığını değil, aynı zamanda baktığı şeyden ne anladığını ve nasıl etkilendiğini de kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): C-l-d kökü, deri, ten anlamındadır. Ayette 'culûduhum' ifadesi, derilerin, insanların dünyada işledikleri günahlar, dokundukları haramlar veya hissettikleri acılar hakkında şahitlik edeceğini belirtir. Deri, bedenin dış yüzeyi olarak, yapılan fiillerin ilk temas noktasıdır ve bu fiillerin izlerini taşır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Deri, bedenin tamamını kuşatan ve dış dünya ile teması sağlayan bir organdır. Bu bağlamda derilerin şahitliği, sadece dokunma duyusuyla ilgili fiilleri değil, aynı zamanda bedenin genel olarak maruz kaldığı veya işlediği her türlü eylemi kapsar. Bu, bedenin bir bütün olarak sorumluluğuna işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): '-m-l kökü, bir işi yapmak, bir fiili icra etmek anlamındadır. Ayetteki 'ya'melûne' fiili, insanların dünyada bilinçli olarak yaptıkları her türlü iyi veya kötü eylemi ifade eder. Organların şahitliği, bu amellerin gizli kalmayacağını ve hesap gününde ortaya konulacağını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'amel' kavramının Kur'an'da sadece fiziksel eylemleri değil, aynı zamanda niyetleri ve içsel tutumları da kapsayan geniş bir anlam taşıdığını belirtir. Bu ayetteki 'ya'melûne' ifadesi, organların, insanın sadece dışa vuran fiillerine değil, aynı zamanda bu fiillerin arkasındaki niyetlere de şahitlik edeceğini ima eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Amel, kişinin kendi iradesiyle gerçekleştirdiği her türlü faaliyettir. Organların bu amellere şahitlik etmesi, kişinin kendi eylemlerinden sorumlu tutulacağının ve bu sorumluluğun somut delillerle ispatlanacağının bir göstergesidir.
Fussilet Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Hattâ izâ, hattâ şu zaman ki, mâ câûhâ, ona geldiklerinde. Tefsirlerde ona’ dan murat cehennem ile ifade edilmektedir. Ancak şunu da düşünebiliriz. Burada هَا/ he’nin. He’si, hüvviyyet-i mutlaka, elifi ise Ulûhiyettir ki dönüşü zâten ona dır. İrfan ehlinin bu mertebe hakkında dediği, “bir şeyde evvelâ Hakk’ı görür sonra halkı görürüm” hükmü ile bâtınlarında Hakk’a, zâhirlerinde halk olan cehenneme gelmişlerdir ki, her şeyin bâtınını bilenin katında zâten hiçbir şey gizli değildir.
şehide aleyhim. Ayrıca beşeriyetlerinde bulunan korku fiili, daha belirgin hale geldiğinden, ve kişinin azalarının, yaptıkları bu işlerin kendilerine ait olmadığını, kontrol noktası olan zatlarına ait olduğunu bildirmek için, kendi kendilerinin doğruluğunu ve suçsuzluğunu kanıtla-
mak için, üzerlerinde dünya da iken hâkim olan nefsâni akıllarına karşılık, bunları kendi istekleri ile yapmadıklarına şâhitlik ederler.
Böylece azalar, mazeret bildirdiklerinden yanmazlar, yanan o kişinin kendi içinde bulunan zannı ve hayalidir. Kendine göre bu zan ve hayal, gerçek olduğundan bir sûret kazanmıştır, işte cehennemde yanan bu zanni sûrettir, ancak sûreti hayalen halk eden birey kendine ait olan bu sûretle azap görür.
sem'uhum, Onların kulağı der ki, benimle Hakk sözünü duymak için çaba sarfetmedi, Nuh kavminin yaptığı gibi, Hakk sözünü bize duyurmamak için örttüler/kapattılar, ama kötü sözleri duymak için bizi açtılar, biz sadece dışarıdan gelen sesleri içeriye aktarmak için birer âletiz, ve bizi kötülüğe âlet ettilr.
ve ebsâruhum, onların gözleri diyecekler ki, Yarab, sen onlara bizi, seni görmeleri için verdin, bizim asli görevimiz bu idi, ancak bana hükmeden men/kim’lik, beni kendi hayalinde var ettiği şekildeki nefsi dünya yı görmek istedi, ve bizi, iki gözü öyle kullandı. Biz onun memuru o bizim âmirimiz idi, başka yapabilecek bir şeyimiz yok idi, diye şahitlik yaparlar ve af dilerler.
ve culûduhum, onların ciltleride aynı şekilde mazeret beyan ederek, bana halkedilişimin dışında işler yaptırdı, nefsinin istikametinde kullandı, halbuki ben onu Hakkani olarak sarmış/ihata etmiştim, o ise kendini benimle, nefsani bir şekilde ihata ederek sardırdı, ve o şekilde kullandı, bu yüzden ben senin huzurunda, kıyamda rükûda ve yüzümü huzurunda arzına sürüp secde edemedim, tahiyyatta oturup önünde huzurunda boyun bükemedim. O günden bende bu akıldan şikâyetçiyim diye, şâhitlik eder.
bimâ kânû yağmelûn, bir ömür boyu istemeyerek yapmış oldukları amellerinden özür dileyerek, hallerini
arz ederek kendilerini kullanan men/kim’lik hakkında aleyhine şâhidlik ederler. Bunun üzerine, o kimlik’ler.
41.21*************وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَا قَالُوا اَنْطَقَنَا اللّٰهُ الَّذٖى اَنْطَقَ كُلَّ شَیْءٍ وَهُوَ خَلَقَكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
(41/21) – (Ve kâlû liculûdihim lime şehidtum aleynâ, kâlû entakanallâhullezî entaka kulle şey'in ve huve halekakum evvele merratin ve ileyhi turceûn.)
(41/21) – Onlar derilerine, "Niçin aleyhimize şâhitlik ettiniz?" derler. Derileri de der ki; "Bizi her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. İlk defa sizi O yaratmıştı ve yine yalnızca O'na döndürülüyorsunuz."