Żâlike cezâu a'dâ-i(A)llâhi-nnâr(u)(s) lehum fîhâ dâru-lḣuld(i)(s) cezâen bimâ kânû bi-âyâtinâ yechadûn(e)
İşte böyle, Allah düşmanlarının cezası ateştir. Ayetlerimizi inkar etmelerinin cezası olarak orada onlar için ebedilik yurdu vardır.
İşte Allah'ın düşmanlarının cezası ateştir. Âyetlerimizi bile bile inkâr etmelerinin cezası olarak, onlar için orada ebedî olarak kalacakları cehennem yurdu vardır.
Bu ayet, Allah'ın düşmanlarının akıbetini ve bu akıbetin nedenini dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koymaktadır. Ayet, ceza, düşmanlık, ebedilik ve inkâr kavramları üzerinden ilahi adaletin tecellisini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cezâ, bir fiilin karşılığı olarak verilen şeydir; hayır ise hayır, şer ise şerdir. Ayetteki 'cezâ' kelimesi, Allah'ın düşmanlarının inkârlarına karşılık olarak alacakları kötü akıbeti, yani ateşi ifade eder. Bu, onların amellerinin doğal ve adil bir sonucudur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Cezâ, bir şeyin karşılığıdır. Burada 'cezâ' kelimesi, Allah'ın ayetlerini inkâr edenlerin hak ettikleri azabı, yani ateşi belirtir. Bu, mecazi bir anlatım değil, doğrudan bir karşılıktır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Adâvet, haddi aşmak ve düşmanlık beslemektir. Ayetteki 'a'dâi' kelimesi, Allah'ın emirlerine karşı gelerek, O'nun ayetlerini inkâr etmek suretiyle haddi aşan ve böylece Allah'a düşmanlık eden kimseleri ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Adâvet, bir şeyden uzaklaşmak ve ona karşı gelmektir. 'A'dâi' kelimesi, Allah'ın yolundan sapan, O'nun ayetlerini reddeden ve böylece kendilerini Allah'a karşı konumlandıran kişileri tanımlar. Bu, sadece bir karşıtlık değil, aktif bir düşmanlıktır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Nâr, bilinen ateştir. Kur'an'da genellikle azap ve ceza aracı olarak kullanılır. Bu ayetteki 'en-Nâr' kelimesi, Allah'ın düşmanları için hazırlanan, yakıcı ve ebedi azap mekânı olan cehennem ateşini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Nâr, ışık ve sıcaklık veren şeydir, ancak Kur'an'da genellikle azap ve helak anlamında kullanılır. Ayetteki 'en-Nâr', Allah'ın ayetlerini inkâr edenlerin karşılaşacağı şiddetli ve sürekli azabı simgeler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Huld, bir şeyin bozulmadan ve değişmeden kalmasıdır. Ayetteki 'el-Huld' kelimesi, Allah'ın düşmanlarının cehennemde kalışlarının geçici değil, sonsuz ve kesintisiz olacağını vurgular. Bu, cezanın şiddetini artıran bir unsurdur.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Huld, bir şeyin uzun süre kalması veya ebediyen devam etmesidir. Kur'an'da genellikle ahiret hayatının ve cennet/cehennemdeki kalışın sonsuzluğunu ifade eder. Bu ayette 'dâru'l-huld', inkârcıların cehennemdeki ikametlerinin ebedi olacağını açıkça belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Cuhûd, bir şeyi bilmesine rağmen inkâr etmektir. Bu, sadece bilgisizlikten kaynaklanan bir reddediş değil, kasıtlı ve bilinçli bir karşı çıkıştır. Ayetteki 'yechâdûn' kelimesi, Allah'ın ayetlerinin açık delillerine rağmen, inkârcıların bunları bile bile reddettiklerini ve bu eylemlerinin cezayı haklı kıldığını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Cuhûd, hakkı bildiği halde örtmek ve inkâr etmektir. Bu fiil, sadece bir inançsızlığı değil, aynı zamanda bir tür nankörlüğü ve gerçeğe karşı direnişi de içerir. Ayetteki 'yechâdûn' ifadesi, inkârcıların Allah'ın ayetlerine karşı takındıkları bu bilinçli ve inatçı tutumu vurgular, bu da onların cezalandırılmasının temel sebebidir.
Fussilet Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Zâlike cezâu, işte böylece cezası/karşılığı, bilindiği gibi, “ceza” karşılık demektir. Bu da adalettir yapılan fiil ne ise onun cezası/karşılığı nasıl hesab ediliyor ise odur. Azab etme, suçlu bulma değildir. Ceza olan karşılık, aynı zamanda hak edenler için mükâfat hükmündedir. Yani ceza her türlü amel ve fiilin karşılığıdır. Cennet ehli cennetle ceza’landırılır, cehennem ehli de cehennem ile cezalandırılır. Böyle karşılık bulurlar.
İşte bu yüzden, (Rahmân/55/60) “hel cezaul ihsani illel ihsan/ihsân-ın cezası/karşılığı ihsan değilmidir.?” (61) “Hadi bakalım Rabbinizin hangi nimetlerine yalan dersiniz.”?
Ancak genelde “ceza” bir suça karşı yapılan uygulama halinde anlaşılmaktadır. Hakikatte ise ceza, sadece karşılık demektir. İyi işlerin karşılığıda o yönden cezadır, kötü işlerin karşılığı da, gene karşılık olarak cezadır. Ancak bunların biri istenmeyen karşılık diğeri ise istenen karşılıktır. İşte bu yüzden “cezâu,” cezası, karşılığı.
a’dâ, illâhin nâr, Allah düşmanlarının, cezası, karşılığı. Ateştir. Aslında bu ateş ise nefislerinin ihtiras ateşidir ve kaynakları kendileridir. Allah’ın düşmanı olmak mümkün değildir, kişiler farkında olmadan, kendi-leri kendilerini müstakil bir varlık zannederler, ve kendilerine rakip tanımazlar, bu yüzden kendilerine rakip gibi gördükleri ve kendilerine belirli işleri teklif eden İlâh-i varlığı inkâr ederler, ve düşman görürler.
Halbuki o İlâh-i varlık aynı zamanda kendilerinden başkası değildir. Aslında bu inkârları ile kendi kendilerini inkâr etmiş olduklarından, kendilerinde bulunan hazineleride kabul etmemiş olmaktadırlar. Ölüm tadışı ile gözlerinden bu âlem ve nefsi emmâre benlik perdesi
kalkınca nasıl bir yanılgı ve aslını inkâr etmiş oldukları kendilerince anlaşılmış olur, ancak iş işten geçmiş olduğundan bunun dönüşü yoktur.
lehum fîhâ, onlara orada, dünyada ki o inatlarından dolayı, dârul huld, ebedilik yurdu vardır. Ahret hayatı neresinde olursa olsun ebedidir. Ancak bu ebedilik, Allah-ın ebed ve ezeli gibi değildir. Zuhur haline göre ebedîdir. Yani yaşadığımız bu dünya süresine kıyasen adeta ebediyet kadar uzundur. Allah’ın ebediyetliği ile kıyas yapılamaz. Bu kulluğun zuhur haline göre, başka bir ebediyettir.
Âyet-i Kerime’de buraya kadar gelen ifade rahmaniy yet yönünden gelen izah, bildiri ve ikazdır.
Âyet-i kerîme’nin son bölümü ise Zâti’dir. Yani cenâb-ı Hakk kendi lisanından bu bölümü bildirmektedir.
Yapmış oldukları bu kadir kıymet bilmezliklerinden dolayı onlara, Cezâen ceza/karşılık olarak, bütün bunlar, bimâ, öyle bir şey ki, kânû, idiler, biâyâtinâ, âyetleri-mizi, yechadûn, inadına inkâr ediyorlar idi. Bu yüzden kendi hükümlerini kendileri vermiş olduklarından orada o yerin şartlarına göre yapacak başka bir şeyleride yoktur. Dünyada muhtar ve irade sahibi olan kimse hayatını değiştirme imkânına sahiptir.
Ancak ahirete intikâl etmiş olan kimselerin, oradaki yaşantıları, bu dünya yaşantıları itibariyle, yaşadıkları yaşam tarzlarının ahretin hangi haline karşılık geliyorsa orada yaşayacakları kesindir, ve orada artık değişiklik olmaz, Ancak kişi imân ehli olupta günahları fazla ise, bunların karşılığı kadar cehennemde yatar, üzerindeki bu günah kirleri ateşte süresi kadar kalınca, yanar biter ve hafifler lâtifleşir, daha sonra o kişi oradan çıkarılıp, kendi haline uygun başka bir mekâna aktarılır daha sonraki hayatına orada devam eder.
41.29*************وَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا رَبَّنَا اَرِنَا الَّذَيْنِ اَضَلَّانَا مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ نَجْعَلْهُمَا تَحْتَ اَقْدَامِنَا لِيَكُونَا مِنَ الْاَسْفَلٖينَ (41/29) – (Ve kâlellezîne keferû rabbenâ erinellezeyni edallânâ minel cinni vel insi nec'alhumâ tahte akdâminâ liyekûnâ minel esfelîn.)
(41/29) – (Ateşe giren) inkârcılar şöyle derler: "Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım ki en aşağılıklardan olsunlar."