Kul eraeytum in kâne min ‘indi(A)llâhi śümme kefertum bihi men edallu mimmen huve fî şikâkin ba'îd(in)
De ki: "Ne dersiniz? Eğer o (Kur'an) Allah katından olup da siz de onu inkar etmişseniz, o zaman derin bir ayrılık içinde bulunan kimseden daha sapık kim olabilir?"
Ey Muhammed! De ki: "Ne dersiniz? O Kur'ân Allah tarafından gelmiş olup da sonra siz onu inkâr etmişseniz, o takdirde Hak'tan uzak bir ayrılığa düşenden daha sapık kim olabilir?"
Bu ayet, Kur'an'ın ilahi menşeini inkar edenlerin içinde bulunduğu derin sapkınlığı vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, görme/bilme, inkar etme, sapıklık ve derin ayrılık hallerini dilbilimsel ve semantik açıdan ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 're'y' kökünün hem gözle görmeyi hem de kalple idrak etmeyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'erâeytüm' ifadesi, muhatapların zihinsel bir muhakeme yapmaya, yani Kur'an'ın ilahi menşeini düşünmeye ve anlamaya davet edildiğini gösterir. Bu, sadece fiziksel bir görme değil, aynı zamanda bir düşünme ve anlama eylemidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ru'yet' kelimesinin bazen 'ilim' (bilgi) anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'erâeytüm' ifadesi, 'bildiniz mi, anladınız mı' manasına gelir ve muhatapların Kur'an'ın hakikatini idrak etmeleri durumunda inkar etmelerinin ne kadar büyük bir sapıklık olacağını sorgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'küfr' kelimesinin temel anlamının 'örtmek' olduğunu belirtir. Çiftçinin tohumu toprağa örtmesi gibi, kafir de hakkı örter. Ayetteki 'kefertüm bihi' ifadesi, Kur'an'ın ilahi menşeini bilmelerine rağmen onu inkar ederek hakikati örtmelerini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr'ü 'nimeti örtmek, nankörlük etmek' olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda, Allah'ın en büyük nimeti olan Kur'an'ı inkar etmek, bu nimete karşı yapılan en büyük nankörlüktür ve hakikati örtme eylemidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini ve 'iman'ın zıddı olarak konumlandığını vurgular. 'Küfr', sadece inanmamak değil, aynı zamanda Allah'ın ayetlerine karşı bilinçli bir muhalefet ve nankörlük halidir. Ayetteki 'kefertüm' ifadesi, bu bilinçli ret ve karşı çıkışı ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'dalâl' kelimesinin 'yoldan sapmak, kaybolmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'men edallu' ifadesi, 'kim daha sapıktır' anlamında olup, Kur'an'ı inkar edenlerin doğru yoldan ne kadar uzaklaştıklarını ve şaşkınlık içinde olduklarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dalâl'i 'doğru yoldan sapmak' olarak açıklar ve bunun bazen kasıtlı, bazen de kasıtsız olabileceğini belirtir. Ayetteki 'edallu' ifadesi, Kur'an'ı inkar edenlerin bilinçli bir sapıklık içinde olduklarını ve hidayetten tamamen uzaklaştıklarını ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'dalâl' kavramının Kur'an'da genellikle 'hidayet'in zıddı olarak kullanıldığını ve kişinin doğru yolu bulamaması veya bilerek terk etmesi durumunu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'edallu' ifadesi, Kur'an'ı inkar edenlerin hidayetten en uzak, en sapkın kişiler olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'şikâk' kelimesinin 'ayrılık, ihtilaf' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'fî şikâkın ba'îdin' ifadesi, inkar edenlerin hakikatten ve müminlerden çok uzak, derin bir ayrılık ve karşıtlık içinde olduklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şakk' kökünün 'yarmak, ayırmak' anlamından türediğini ve 'şikâk'ın da 'iki tarafın birbirine karşı durması, ayrılık ve düşmanlık' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'şikâkın ba'îdin' ifadesi, inkar edenlerin hakikatten ve Allah'ın yolundan o kadar uzaklaştıklarını ki, geri dönüşü zor olan derin bir ayrılık içine düştüklerini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'şikâk'ın 'muhalefet ve düşmanlık' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'fî şikâkın ba'îdin' ifadesi, inkar edenlerin sadece inanmamakla kalmayıp, aynı zamanda hakikate karşı derin bir düşmanlık ve muhalefet içinde olduklarını, bu durumun onları hidayetten çok uzaklaştırdığını gösterir.
Fussilet Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Kul eraeytum in kâne min ındillâhi, deki, gördünüzmü, Allah katından ise? Bura da ifade edilmek istenen Kur’ân-ın Allah katından olmadığını gördünüzmü? Yani buna bir şahit veya deliliniz varmı? Diye inkârcılara bir uyarı yapılmaktadır, diğer taraftan bütün âlemin indellahtan meydana geldiğini görmedinizmi? Olduğuda açıktır, ayrıca, “min ındillâhi” hitabında ilmi ledün hakikatleride ifade edilmektedir, gerçek tasavvuf/İrfa-niyyet ilmi, “ilmi ledün” olup Hakk’ın yanındadır, nefsin yanında değildir, nefsi safiye olan ve zat ehli olan kimselere nüzel eder/iner. Bunların dışındakiler sûret ilimleri ile meşgul olurlar.
Summe kefertum bihî, sonra onu inkâr etmişseniz, kendinizdeki mudil ismi yönüyle inkâr edip, settar ismi ve nefis perdeleriniz ile de örtmüşseniz, men edallu mimmen, o kimseden daha şaşkın kimdir, kendi hayal ve vehmi ile hayatı değerlendirmeye kalkandan, ve neyi niçin yaptığını bilmeyenden, daha şaşkın kim olabilir.
Huve fî şikâkın beîd, böylece o bu anlayışı, aslında, anlamayışı yüzünden, uzak bir ayrılığa düşendir.
41.53*************سَنُرٖيهِمْ اٰيَاتِنَا فِى الْاٰفَاقِ وَفٖى اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ شَهٖيدٌ
(41/53) – (Senurîhim âyâtinâ fil âfâkı ve fî enfusihim hattâ yetebeyyene lehum ennehul hakku, eve lem yekfi birabbike ennehû alâ kulli şey'in şehîd.)
(41/53) – “Varlığımızın delillerini, (kâinattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kur'ân'ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi?”