İçeriğe atla
Fussilet 53Cüz 25 · Sayfa 482

Fussilet Sûresi 53. Âyet

فصلت

Sohbete sor

Senurîhim âyâtinâ fî-l-âfâki vefî enfusihim hattâ yetebeyyene lehum ennehu-lhakk(u)(k) eve lem yekfi birabbike ennehu ‘alâ kulli şey-in şehîd(un)

Varlığımızın delillerini, (kainattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kur'an'ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin, her şeye şahit olması yetmez mi?

Fussilet Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Bu âyet-i kerîme, seyru sülûk yolunda, çok mühim aşamalardan olan, bir seyr’in hakikatini bünyesinde barındırmaktadır. Yedi nefs mertebelerini enfüsî olarak bitirmiş ve âfâkî, hazret mertebelerine adım atmış bir Hakk yolcusunun, uzaklara açılmak için deniz feneri gibi, gönül göklerine açılmaya namzet olanlara, oralarını aydınlatan bir kandil hükmünde olmasıdır.

Bilindiği gibi “enfüs/nefs” kişinin kendi varlığı, “âfâk/ufuk” ise kendinin hemen dışından başlayan saha onun âfâkı’dır. Genelde “âfâk/ufuk” kişinin kendine en uzak olan yerde gökyüzü ile yeryüzü’nün birleştiği yere denir, aslında bu gözle görülen en uzak mesafedir, kişinin nefsinin/varlığının dışı ise yakın “âfâk/ufuk” tur. Birde Bâtın olan gönül âleminin ufku vardır ki, sonsuz bir sahadır işte kişi bu madde ufuklarının katından kurtulup bâtın ufuklarına açılması gerekmektedir. Aslında bunların hepsi kendinde de vardır, ancak yaşayıp bulup idrak etmek bir eğitim ve irfaniyyet işidir. “Ne var âlemde o var âdemde,” denmiştir. Çünkü Âdem, âdem-i ma’nâ olarak iç bünyesi başlı başına çok geniş olan bir saha/âlemdir.

Ayrıca bu sûre içinde bulunan bu (53) üncü âyet bizim içinde çok ma’nâlıdır, bilindiği bu sayı bizim şifre sayımızdır. Sûrenin nüzül sırası (61) dir bizimde, Türkçe alfebe harf sıralamasına göre, Necdet ismimiz (61) sayısını vermektedir. Diğer taraftan sûre-i şerif’in düzenlenme sırası (41) dir bizimde, arapça alfebe harf sıralamasına görede, Necdet ismimiz (41) sayısını vermektedir.


Görüldüğü gibi bu âyeti kerîmenin de birinci bölümü Zâtî’dir.

Senurîhim âyâtinâ, âyetlerimizi yakında gösterece-ğiz, nerede?. fil âfâkı ve fî enfusihim, ufuklarda ve nafislerinde,

Bu âyeti kerîme ile nefis mertebelerinden hazret mertebelerine geçişin yolu ifade edilmektedir. Ayrıca, “men arafe nefsehu, fekad arafa rabbe’hu” hadîsi’nin (fekad arafa rabbe’hu) bölümününde çalışma sahasının başlangıcıdır, yani “men arafe nefsehu,” birinci kısmı olan, hadîs-i şerîf’in bu sahaya gelinceye kadar geçilmiş olduğundan buradan sonrası, (fekad arafa rabbe’hu) bölümü faaliyete başlayacaktır. Hâl böyle olunca, birinci kısım “sırat-ı nüstakîm”, ikinci kısım ise “sıratullah”tır. Yani yatay çalışmaktan dikey çalışmaya geçiştir. Ve makam-ı ibrahimiyyet’in başlangıcı, O’nun ayak izlerinin takibi’dir.

Yeri gelmişken, (14/irfan mektebi ve şerhi) isimli kitabımızdan konu ile ilgili ilk sayfayı da ilâve etmemiz uygun olacaktır, daha fazlasını aynı kitabın tamamında ilgili sohbetlerde bulmak nünkündür.


İKİNCİ KISIM;

SEKİZİNCİ BÖLÜM:

TEVHİD-İ EF’ÂL

Tevhid-i Ef’âl: Fiillerin birliği, anlamındadır.

Makamı: “Tevhid-i Ef’al.” Zikri: “Ya FETTAH” dır.

Âlemi: “Âlemi şehadet,” madde müşahede âlemidir.

Peygamberi: “İbrâhim (a.s.)” dır.

Lâkabı: “Halilûllah dır.

Kelimesi: “Lâ faile illellah Fâili mutlak ancak ALLAH dır.

Seyr-i: “Seyr-i ilâllah” ALLAH’a seyr dir.

İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeğe gayret etmesidir.

Kûr’ân-ı Keriym; Fussilet Sûresi (41/53) Âyetinde bu mevzua işaret vardır.

سَنُرٖيهِمْ اٰيَاتِنَا فِى الْاٰفَاقِ وَفٖى اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُالْحَقُّ
~ ~ ~
“Senürihim Âyatina fil âfaki vefi enfüsihim hatta yetebeyyene lehüm ennehül Hakk’u” Meâlen; 41/53. Yakında onlara ufuklarda ve kendi nefslerinde olan âyetlerimizi göstereceğiz, tâki, onlar için O'nun hakk olduğu ortaya çıksın.

Hâli: Bu mertebenin hâli ile hallenmektir.


Şu âyet-i kerîme Hakk’ın bize, bire bir konuşma-sından ve gerçek bir ümit vermesinden başka bir şey değildir, “fil âfakî” ve fî “enfüsihim” âfakın içinde ve nefislerinin içinde, yani Ulûhiyet işaretlerini daha bu âlemde size göstereceğiz. Ama yakında, neden? Çünkü bu bir irfaniyyet çalışmasıdır hemen olmaz, nefs terbiyesi lâzım gelmektedir. Bunun oluşması için çalışmamız gerekmektedir.

Her şey öyle kolayca kazanılmaz, kolay kazanılan kolayca kaybedilir, zor kazanılan da elden zor çıkar.

Enfüs ve âfak’ta hiçbir şey ayırmadan, güneşte yerde yıldızlarda, diğer varlıklarda da demesi, bütün bu varlıklarında birer âyet olduğunu, böylece bildirmiş oluyor, ve bu âlem kur’ân-ı kerîmin dört halinden bir tanesidir. Bu âlem, fiili ve tafsili kur’ân’dır. Kur’ân da ne varsa bu âlemde vardır, ve bu âlemde ne varsa Kur’ân da vardır. Kur’ân-ı kerîm’in dört tanıtım hali şöyledir.

1) Elimizdeki, Mushaf-ı şerif, sahifeli, tenzili kur’ân.

2) Elif lâm mim, kur’ân-ı.

3) Bahsedilen âlemlerde yaygın, tafsili ve fiziki kur’ân

4) Kur’ân-ı nâtık olan, Kâmil insân’dır.

İşte bu dört mertebeyi idrak etmiş olanlar, ancak gerçek kur’ân okuyanlardır.

Görüldüğü gibi âyette evvelâ âfaktan bahsedil-mektedir, neden,? çünkü bu mertebede hedef âfaktır. Buraya gelinceye kadar enfüsinin zâten idrak edilmiş olması gerekmektedir. Daha evvelki çalışmalar nefs bölümü görülmüş olmakta idi, daha evvel nefsler görüldü, ancak buraya kadar görülen bireysel nefislerdir, kişinin kendi beşeriyet varlığı yönünden görülmektedir, burada ise nefislerle, âfakın birleştirilmesi vardır, âfak dediğimiz hususta gene bu nefsimizle idrak edilecektir, bu da gene nefs üzerinde olacaktır, evvelâ âfaki

önümüzde ki olan bu seyri alacak olan yerimiz gene enfüsî olan yönümüzdür. İşte nefs-î ma’nâ da “men arafe……” ile kişi kendini tanımaz ise bu âyet’in işaret ettiği ma’nâ da âfaki olarak kendini tanıması mümkün değildir.

Ancak kişinin nefsinin bu âfaki halleri anlamasının sağlanması gerekmektedir. Yakında, âfakta ve nefislerin-deki âyetlerimizi onlara göstereceğiz, açık ve seçik olarak ifade edilmektedir, ancak bizim gözümüz kapalı olursa, bize ne olursa olsun, gösterildiğinde görmemiz mümkün olmayacaktır.

Aslında “kevn/varlık” filmi hep gözümüzün önünde oynayıp durmaktadır, ancak biz günlük işlerle şartlanmış olduğumuzdan, aynen bu hayal âlemi filminin oynandı-ğından haberimiz bile olmamaktadır, ayrıca bizlerde içinde oyuncu olduğumuz halde.

Hattâ yetebeyyene lehum ennehul hakku, tâki onlar için O’nun Hakk olduğu ortaya çıksın, yani bütün âlemlerde, Cenâb-ı Hakk’ın “zahera” ismi ile zuhurda olduğu açık olarak, ve Hakk olarak, ortaya çıksın.

Bu hususta ehlullahtan birisi, (zuhurunun şiddeti kendisine perde oldu) demiştir, gerçektende öyle şiddetli zuhuru İlâhi vardırki, onun şiddeti kendisini görmeye perde olmuş sebeblere bağlanılmıştır. Günün başlaması, hergün güneşin doğması, “toprak, su, ateş, hava’yı” istediğimiz gib kullanabilmemiz, bunların hakitine nüfûz etmemize gerçekten bize perde olmaktadır.

Diğer taraftan başka bir irfan ehli ise, “eğer âlemler Hakk’ın varlığına perde olsaydı! Hakk onları halkedermi idi!? Demek sûreti ile daha başka bir mertebeden başka bir görüş belirtmiştir.

Gerçektende âyet-i kerîme ne kadar açık ne müthiş gerçekleri bizlere aktarmaktadır. İnsan hayretler içinde kalmaktadır. Ne kadar açık, Hakk bizlere bu kadar yakın

iken, ancak biz onun yukarılarda ötelerde olduğuna, beşeri tenzîh ile şartlandığımız için bu yakın’lığın ve yakîn’ liğin farkında olamıyoruz. Cenâb-ı Hakk bizlere açık olarak “göstereceğiz” diyor, Allah’ın sözüne itimad edilmezmi?

Göstereceğiz” dediği zaman, görecek olanda var demektir. Görecek kimse olmasa, “göstereceğiz,” sözüde zâten olmazdı. Bu âlemlerin “semâvat ve arz ve aralarında olanların” Zâten Hakk olduğu âyet-i kerîmelerle, açık olarak belirtilmiştir, yeterki biz irfani yönden ne gördüğümüzü, görmesini idrak edelim, görme aslında bir idrak işidir, basarla görülenin zâhiri, basiretle ise o görülenin bâtını/hakikati, görülmüş idrak edilmiş olur, bu ise bir eğitim işidir.

İşte âyet-i kerîmenin işaret ettiği idrak yaşantısı budur, bütün bunları idrak edebilmemiz için evvelâ kendi kimliğimizi bulup tesbit etmemiz lâzım’dır. Buradan sonraki seyrimiz, “sıratullah”tır, onun başlangıcı da burasıdır ve hadîs-i şerîfin ikinci kısmının, yani “ancak rabb-ini bilir” bölümünün yaşam hakikatinin başladığı yerdir.

Eve lem yekfi birabbike, öyle ise bu hususlar hakkında rabbın sana kâfi değilmidir? ennehû alâ kulli şey'in şehîd, Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi?” Şahit müşahede ehli, hadiseyi görerek bilen kimsedir. İşte bütün âlemlerde Cenâb-ı Hakk “basîr” ismiyle görür, “Şahid” ismi ilede müşahede eder, bu müşahedesi ise bir mertebede, kendi zâtı ile, diğer mertebede ise, irfan ehlinin zât-ı ile oradan görür, peygamberimizin de bir vasfı şahittir. Bütün insanlarda bu âlemde ne gördüler ise, onun üzerine şahittirler, ve şahid oldukları kendilerince ne ise onu tasdik etmişlerdir, onların istikameti hedefleride rabblarıda odur, ve oraya döndürüleceklerdir.

Bundan sonraki âyet-i kerîme de bu hususta şüphesi

olanlar hakkında bilgi vermektedir.

-------------------

41.54*************اَلَا اِنَّهُمْ فٖى مِرْيَةٍ مِنْ لِقَاءِ رَبِّهِمْ اَلَا اِنَّهُ بِكُلِّ شَیْءٍ مُحٖيطٌ
(41/54) – (Elâ innehum fî miryetin min likâi rabbihim, elâ innehû bikulli şey'in muhît.)

(41/54) – “İyi bilin ki, onlar Rablerine kavuşma konusunda şüphe içindedirler. İyi bilin ki, O, her şeyi kuşatandır.”

-------------------

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(9)