İçeriğe atla
Zuhruf 76Cüz 25 · Sayfa 495

Zuhruf Sûresi 76. Âyet

الزخرف

Sohbete sor

Vemâ zalemnâhum velâkin kânû humu-zzâlimîn(e)

Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar, kendileri zalim idiler.

Zuhruf Sûresi

Âyet-i kerime zâti âyet-i erimelerdendir.


“Zâlamnâhum” biz onlara zulmetmedik ifadesinde bu zulüm bizim zâtımız kaynaklı değildir. Velakin;

Nefsi emmarenin karanalığında hayal ve vehmin karanlığı içinde yaşadıklarından onlar nefisleri ile kendilerine zulmettiler. (Murat Derûni) Faydalı olur düşüncesi ile “Fusus’ül Hikem” şerhi ile yolumuza devam edelim.

İmdi hüccet-i bâliğa Allah için sabittir. (5).

Cezâ gününde, cezâ günü demek bilindiği gibi cehenneme atma günü değildir, cezâ karşılık demektir, yani âhirette mahkeme-i kübra kurulduğu zaman o cezâ günüdür, cezâ karşılık demektir, muhakeme edilecek kişi Hakk’a yönelik olarak hayatını sürdürmüşse onların cezâları cennettir, ama isyan üzere hayatını sürdürmüşse onların cezâları da cehennemdir. Yani cezâ azab değil karşılık demektir. Kim neyi görmüşse karşılığını alacaktır. Hani esnaflarda alış veriş yaparlar da, baştan fiatı konuşulmamışsa bittikten sonra, bu işin cezâsı ne kadardır denir ya, yaptığı işin karşılığı sorulmaktadır, o halde cezâ karşılık demektir. İşte burada ruz-i cezâda yani karşılık, muhakeme gününde hüccet-i baliganın ne olduğu suret-i sübutu gelecekteki suâl ve cevâbdan anlaşılır.

Cenâb-ı Zü'l-Celâl hazretleri: Ey kâfir ve âsî ve câhil kullarım! Ameliniz hasebiyle sizin hakkınızda tertîb ettiğim cezâyı çekiniz! Yani karşılığını görünüz. Amellerinizin karşılığını görünüz. Yalnız bakın burada “ey kâfir âsi ve câhil kullarım” diyor, âsi’siniz, kâfirsiniz, câhilsiniz ama benimsiniz diyor. Ne olursa olsun Cenâb-ı Hakk “kulum “ demişse o yeter. Bu da işin başka tarafıdır. Hani bazı ailelerin evlâtları vardır ya, işte biraz yaramazlık yapıyor, uygunsuz şeyler yapıyorlar, yapıyorlar, yapıyorlar, ama gene anne baba benim evlâdım ne yapalım diyor, yapacak bir şey yok, gibi.

Ehl-i ikâb: yani suçlanan kimseler, yani onlara edilen hitab ki bunlar günahkar ehlidir, Yâ Rab! Küfrü, isyanı ve cehli, ezelde sen bizim üzerimize takdir ettin. Senin takdirin ile bizden sâdır olan a'mâlden dolayı şimdi bizi cezalandırman ve takatimizin hâricinde olan şeyi bizden taleb etmen hakkımızda zulüm olmaz mı?

Cenâb-ı İzzet: yani Cenâb-ı Hakk; Benim kazâ ve takdirim ilmime tâbi'dir; ve ilmim dahi, isti'dâd-ı ma'lûmunuza tâbi'dir. Yani bilinen onlara verilen istidadlarına tabidir, Binâenaleyh siz ezelde bana dediniz ki: "Bizim isti'dâd-ı mahsûsumuz budur; biz senden bu isti'dâdımıza göre hükm isteriz." Ben de öylece hükmettim ve zâtınızda meknûn, gizli olan şey üzerine vücut verip, o şeyi îcâd ve izhâr eyledim. Yani o şey üzerine ifaza-i vücut, vücut feyizi verip o şeyi icad ve ızhar eyledim.

Binâenaleyh sizden sâdır olan küfür ve isyan ve cehil, ancak sizin zâtınızda bil kuvve mevcut olan şeydir, ben yalnız ifaza-ı vücut edip, ben yalnız vücut verip, onları îcâd ve izhâr ettim. İmdi ben size zulmetmedim. Siz ancak kendi nefsinize zulmettiniz. Ve sizin talebinizin hâricinde size bir şey vermedim. Cenâb-ı İzzet: yani Cenâb-ı Hakk; Benim kazâ ve takdirim ilmime tâbi'dir. Şimdi Cenâb-ı Hakk siz böyle diyorsunuz ama benim kazâ ve takdirim yani hükmüm ilmime tabidir, ilmim dahi istidad-ı ma’lûmunuza tabidir. Yani ezelde istidadları ne ise a’yân-ı sâbitedeki programları ne ise, kendilerine verilen odur ve orası mahlûk olmadığından, kimlikler orada başlı başına kendi hallerindedir.

Yani Cenâb-ı Hakk onlara demiyor, bunu yapacaksın bunu yapacaksın diye, a’yân-ı sâbite programı olarak programda programlanmış insan bir terkiptir. Esmaların bir terkibidir, işte bu programlar halk edilmiş değil, var edilmiş yaradılmış değil, Allah’ın varlığında İlm-i İlâhide mevcutturlar. Yani her bir program başlı başına müstakil bir varlık, program olarak orada varlıktır. Yani kendi hürriyetleri üzere sâbittir ayrıca. Kazâ ve kaderim ilmime tabidir, yani İlm-i İlâhidedir bunun kaynağı Esma mertebesinden, Sıfat mertebesinden başlamamaktadır demek istiyor, Zât’i ilimdedir bunlar. İşte insanın en büyük yüksek hali budur. Allah’ın varlığında kendi Uluhiyet sahası kişinin kendisinin sahası, bunu anlamak biraz zordur. Zor değil de ikilikle şartlanmış, ötelerde ayrı bir Allah, Aşağıda kul olduğu ile şartlanmış bir varlığın mantığın kafanın bunu kabul etmesi mümkün değildir. Zâten bu mübarekler de onla-ra anlatmıyorlar, taleb edene anlatıyorlar veya a’yân-ı sâbitesinde olanlara anlatıyorlar.

Kaza ve takdirim ilmime tabidir, ilmim dahi istidad-ı ma’lûmunuza tabidir. Yani o a’yân-ı sâbite programındaki ma’lûm olan istidadına tabidir. Yani Oradaki istidadı ne ise o ortaya çıkmaktadır. Ben bir şey üzerinize vermiyorum diyor. Binaen aleyh siz ezelde ilminizle bana dediniz ki, bizim istidad-ı mahsusumuz budur, yani bize mahsus olan bize tahsis edilmiş olan, bizim hususi istidadımız budur. Biz senden hususi istidadımıza göre hüküm isteriz derler. Cenâb-ı Hakk’ın yaptığı şey onların talebi üzere hükmetmektir. Böyle yap demek değildir. Yap demesine gerek yok, istidadın gereği ne ise onu zâten o varlık kendi kendisi yapıyor. Bunu haktan da kendisi taleb ediyor. Yani Allah burada isyan et demiyor.

Ama a’yân-ı sâbitesi Mudil ismi üzere bina olduğundan ve Mudil ismi de Allah’ın ilminde Zât’ında başlı başına bir varlık olduğundan yani Allah’ın sahasında bir saha olduğundan, işte oradaki sahanın özelliği ne ise a’yân-ı sâbite özünden, Mudil isminin tahakkukunu istiyor. Allah sen Mudil ol demiyor, bakın ne kadar hassas ama gerçek olan bir konudur. Bizim istidad-ı mahsusumuz budur, biz senden bu istidadımıza göre hüküm isteriz. Yani bize böyle hükmet diyorlar. Ben de öylece hükmettim, zatınızda gizli olan şey üzere ifaza-ı vücut edip zatınızda olan şey üzere feyizli vücud verdim. Ve o şeyi icad ve ızhar eyledim. Yani sizin özünüzde olan şeyi ben ortaya çıkardım.

Yani sizin istediğiniz talebiniz üzere ben onu ortaya çıkardım. İşte kudret Hakk’a ait olduğundan ilim de a’yân-ı sâbiteye ait olduğundan, ancak a’yân-ı sâbite, bu kendisinde olan hususiyeti kendi kendine, ortaya çıkaramayacağından, Hakk onu ortaya çıkarmaktadır. Ama kulunun istediği üzere ortaya çıkarmaktadır. Hakk kudretini kullanıyor, ama hüküm kula ait oluyor. Bakın a’yân-ı sâbiteye ait oluyor. Binaen aleyh sizden sâdır olan küfür ve isyan ve cehil, yani sizden meydana gelen küfür isyan ve cehil, ancak sizin zâtınızda yani kendi kimliğinizde, a’yân-ı sâbitede bil kuvve mevcut olan şeydir, yani kuvvede olan şeydir. Zuhura çıkan şey değildir, istediğiniz için ben de onu zuhura çıkarıyorum diyor. Ama siz istediğiniz, için onu zuhura çıkartıyorum diyor. Ben size bunu yapın demiyorum diyor. Ben yalnız ifaza-i vücut edip onları icat ve ızhar ettim. Onlara vücut verip feyiz verip yani ihtiyaçlarını verip ızhar ettim. Şimdi ben size zulum etmedim, siz ancak kendi nefsinize zulum ettiniz ve sizin talebinizin haricinde size bir şey vermedim demektedir. Hani bir âyet-i kerîme vardır (43/76) âyetinde buyurur;

وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِنْ كَانُوا هُمُ الظَّالِمِينَ

“Allah onlara zulum etmedi ancak onlar nefslerine zulum ettiler” diye âyet-i Kerîmede buyrulur. Sizin talebinizin haricinde size bir şey vermedim. Yani size zulum etmedim.

Ehl-i ikâb: Yâ Rab! Bizim zâtımıza o isti'dâdı veren kimdir? Ve ilm-i ilâhînde onu kim îcâd eyledi veya onu vaz' eden kimdir? Şimdi günahı üstünden atmak için soruyor, suçu yüklenmemek için soruyor, Cenâb-ı İzzet: Ma'lûmât-ı ezeliyyede olan isti'dâd mec’ul, vücuda getirilmiş değildir. Zîrâ benim "ilm"im sıfat-ı zâtiyyemdir. Sıfât-ı ilâhiyyem ise, Zât-ı Celil-i şânımla beraber kadîmdir (evveli, öncesi yoktur). Ve başlangıcı olmayan zamanlarda îcâd mesbûk (bir şeyin başka bir şeyden önce bulunmuş olması) değildir. Binâenaleyh îcâddan evvel bir şeyin îcâdi mevzû'-i bahs olamaz. Ben yalnız ilm-i ezel-i ilâhîmde olan şeye vücut, feyz verip, onları gayb örtüsünden belirme sâhasına çıkardım. Onlar da ezeldeki halleri ve isti'dâdlan üzere zâhir oldular.

Cenâb-ı İzzet: yani Cenâb-ı Hakk Ma'lûmât-ı ezeliyyede olan isti'dâd mec’ul değildir, yani ezeli ilimde ma’lum olan istidat mec’ul değildir. Bunu daha evvelki sohbetlerde görmüştük, a’yân-ı sâbite mec’ul değildir. ceal edilmiş yani sonradan var edilmiş bir şey değildir. ilm-i ezelide mevcuttur. İşte a’yân-ı sâbitelerimiz de ezeli ilimde, yani Allah’ın Zât’i ilminde mevcut olduğundan var edilmiş şey değil ve orada mahlukluk hususiyeti de, daha henüz yoktur. Yani programlarımız hâlikiyet mertebesindedir. A’yân-ı sâbiteleri-miz istiklâl sâhibidir. İşte bizim en değerli yerimiz orasıdır.

Biz a’yân-ı sâbitenin ilmi kadar, her birerlerimiz halk edicileriz. Bilen ayn bilinen gayr, yani kim bunu biliyorsa bunu yaşıyor ve hak ediyor, bilmiyorsa kendini mahluk zannediyor. Yani ruhlar âleminden sonraki tecelliye ait halini söylüyor. Ruhlar âleminden evvelki ilm-i ilâhideki hâlini bilmediği için söyleyemiyor, ama kaynak isneyniyetten evvelki vahidiyetten başlıyor. Ma’lûmât-ı ezeliyede olan istidat mec’ul değildir, yani sonradan var edilmiş değildir. Yani istidatlarımız ezelidir. Fiziğimiz zamana bağlıdır, işte bu zamana bağlı olması da, kaderin faaliyete geçmesidir. Bu faaliyete geçmeden bizde kader hükmü daha yoktur, kazâ hükmü vardır, kazâ program hükmü vardır, sadece nasıl okullar başlıyor, evvelâ bir program yapılıyor, o yapılan program okullar derse başladığı zaman tatbike geçiyor.

Zira benim ilmim sıfat-ı Zât’iyemdir, şimdi ilim bir sıfattır, ama Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ının sıfatıdır, sıfat-ı Zât’iye sıfatları var esmaiye yani Zat’ından değil de bir başka alt mertebelerden sıfatları vardır. Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelâm, Semi, basar, bunlar Sıfat-ı Subutiye aynı zamanda Zât’ına da bağlıdır, sıfat-ı İlâhiyem ise Zât-ı Celilim şanımla beraber kadimdir. Bakın iki sıfat mertebesi ortaya çıktı, birisi sıfat-ı Zat’iye, Zat’ının sıfatı, diğeri Sıfat-ı İlâhiye, Sıfat-ı İlâhiye Zât-ı Celili şanımla beraber, yani yüce şanımla beraber, sıfat-ı ilâhiye kadim ezelidir. Ama diğeri ilim sıfatı Zât’ından zuhur eden yani bir sonraki aşamadır.

Ve ezeli azelde, yani ezellerin ezelinde icad mesbuk değildir. Yani ezellerin ezelinde icat geçmiş değildir, olmuş değildir. Ezellerin ezelinde icat yoktur. Sadece İlm-i İlâhi vardır. Binaen aleyh icattan evvel yani vücuda getirmeden evvel, icat vücuda gelmedir, zuhur etme, görüntüye gelmedir, icattan evvel bir şeyin icadı mevzubahis olamaz. Yani herhangi bir şey icat edilmezden evvel icat edilmesi mevzubais olamaz. Ben yalnız ilm-i ezeli ilâhimde olan şeye ifaza-ı vücut edip, onları gizli gaybden bütün gayblerden sahay-ı buruza çıkardım. Yani bariz olma sahasına çıkardım. Görüntü sahasına çıkardım. Onlar da ezeldeki halleri ve istidatları üzere zâhir oldular a’yân-ı sâbitelerin zuhurları.

Kendi hallerinin gayrisiyle zâhir olmaları için asla cebir ve hüküm etmedim. Yani sizin böyle isyan halinizde olmanızı ben cebretmedim diyor. Sizin özünüzde olan ne varsa ben onu zuhura çıkardım kendimden bir şey koymadım diyor. Yed-i feyyazımda buhl yoktur. Yani feyiz veren elimde cimrilik yoktur, benim elim açıktır diyor. Siz istediniz ben verdim, ben fiilimden mes’ul değilim, mesul olan sizsiniz. Yani cenâb-ı Hakk bir fiil işliyor, ama bu fiili sizin isteğiniz üzere yaptığım için ben mes’ul değilim bu yaptığım işten diyor.

Şimdi gitsen ki bana bir araba ver desen arabayı verdiler şartlar yerine gelince tabi, şimdi onların arabayı verme hükmünü sen verdin, onlar vermediler, talep eden o hükmü onlara verdi, onlar da mecbur oldular sana bunu vermeye çünkü o hükmü yerine getirmekteler, işte sen dedin ki, 2012 model bir araba istedin onlarda verdiler, sonra sen dedin ki ben 2013 model istemiştim, işte ben böyle yapmadım diyor, sen 2012 model istedin ben de onu verdim, ben sana cebir kullanmadım, sen ne istedinse ben onu yaptım sana diyor. Onun için beni suçlama diyor.

Yed-i feyyazımda buhul yoktur, yani benim feyiz elim açıktır, cimrilik yoktur, sen ne istedinse ben onu verdim diyor. siz istediniz ben de verdim ben bu fiilimden mes’ul değilim ben sana arabayı verdim sen beyendin beyenmedin, ben senin istediğini verdim. İşte bundan ben mes’ul değilim beni sorumlu tutamazsın diyor, mesul olan sizsiniz. 21/23 âyetinde buyurur,

لا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَ

O fiilinden mes’ul değildir ama siz fiillerinden mesulsünüz. Bu âyet-i Kerime’ye de burada işaret ediyor. Bu surette Allah için hüccet-i baliğa sabit oldu. Önceki cümlede bahsettiği “hüccet-i baliğa” yani baliğ olan hüccet, delil, kesin delil yani bu hususta, yani Allah’ın hiçbir kuluna cebr etmediği haksızlık yapmadığı ve kulun talebi ne ise onu icat ettiği onu verdiği hakkında delil “hüccet-i beliğa” bu anlatılandır diyor. Hüccet; delil baliğa da kâmil bir delil, yani şüphe bırakmayacak bir şekilde açık bir delildir.

Hüccet-i baliğa sabit olur, çünkü bizim üzerimize onun hükmü ilm-i hikmet-i ilahiyesi mucibince yani ilminin hikmet-i ilâhiyesi gereğince ve Zât’ı iktizasıyladır. Ve eşyanın aynları hal-i a’demde yani yokluk halinde, ne şey üzerine sâbit olmuş idiyse O'nun hükmü ancak o şey üzerinedir. Yani eşyanın hakikati a’demde İlm-i ilâhide hangi şey hangi program üzerine idiyse o program üzerine zuhur eder. Aynları yokluk halinde ne şey üzerine sabit olmuş idiyseler, onun hükmü ancak o şey üzerinedir,

Ve a'yân’ın hâli a’demde o hâl üzere sübûtları, yani a’yân-ı sâbitenin o halleri a’demde yani yokluk halinde yani bâtın âleminde yani ilm-i ilâhide o hal üzerine sübutları, yani kendi programları üzere sabit olmaları, gayr-ı mec'ûl olan isti'dâdâtına dayanır. Yani halk edilmemiş ortaya çıkarılmamış sadece ilmi ma’nâda var olan istidadına müsteniddir. İstidadındaki programa bina edilmiştir. İstinad edilmiştir. Yani sonradan onlara bir şey yapılmış değildir.

لا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَ

(Enbiyâ, 21/23) âyet-i kerîmesinin yüksek manasını bu hakikate nazaran etraflıca düşünmek lâzımdır.

Enbiya (21) / 23- Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz. Onlar ise yaptıklarından mes’uldürler. Biz fiili ma’nâda söylüyoruz, halbuki bu mes’uliyet varsa eğer daha ilm-i ilâhideki mes’uliyetten başlıyor. Orada o program var ki burada tahakkuk ediyor. Eğer cenâb-ı Hakk a’yân-ı sâbitedeki programları ortaya getirmeden çıkarmadan nasıl olsa bunlar, bu programda ortaya çıkacak, hadi bakalım siz cennet ehli, siz cehennem ehli diye el koysaydı, cenâb-ı Hakk her bir a’yân-ı sâbite, ben ne yaptım ki cehennemlik oldum, ben ne yaptım ki cennetlik oldum, diye soru sorabilirlerdi. İşte Cenâb-ı Hakk bizi bu âleme getiriyor, bütün eşyayı, bu âlemde kişiler kendi yaptıklarını da müşahede ediyorlar.

Yani program faaliyete geçince kayda alınmış oluyor. Tahakkuk edilmiş oluyor. İşte Cenâb-ı Hakk da o kaydı göstererek, sizin haliniz bu neticesi de budur, diye bildirmiş oluyor. Eğer buraya gelinmemiş olsaydı bunlar bilinmeyecekti, bir başka âyet-i Kerîmede “siz ne türlü işler yapacaksınız bilelim” (47/31) buyu-ruyor. Şimdi irfan ehli bu âyet-i kerimeden çok büyük şeyler çıkartıyor, o zaman Cenâb-ı Hakk ezeli ilminde bilmiyor muydu, da bilelim diye sizi buraya getirdik yani ilim ma’lûma tabi olmuş oluyor. Daha evvel ilm-i İlâhide mevcut olan şeyler zuhura çıktığı zaman zuhurla ma’lûmla ortaya geliyor. A’demde bunlar bilinmiyor iken İlm-i İlâhide program iken yani Cenâb-ı hakk onları bilmiyor muydu da şeriat mertebesinde zuhura çıktığı zaman görelim bilelim diye sizi buraya getirdik hükmünü veriyor. İşte Hakk’ın bildirdiği gibi eğer onlar bu âlemde bilinmemiş görülmemiş olsalar yani yaşanmamış olsalar o kul diyecektir ki, benim bir fiilim yok ki beni neden cehenneme atıyorsun.

İşte bilelim kimin ne olduğunu diye onları getirdik. Ama zâhiri ulema, bu o bahsedilen âyeti kabul edemiyor. Çünkü tenzihi ma’nâda bir Allah bildiğinden ve Allah’ın her şeyi ezelde bildiğinden yani evvelinde, bildiğinden o zaman sonradan oluşan ile bilelim dediğinden, demek ki, Cenâb-ı Hakk’ın ilmi orada yokmuş da, fiil meydana geldikten sonra, öğreniyormuş gibi zannediyorlar ve bu âyeti tenzih ediyorlar. Veya hiç durmadan geçiştiriveriyorlar. Bakın ama ne kadar mühimdir. (yukarıda bu âyetten bahsedilmiş idi) İşte Muhiddin-i Arabi hz leri, onu açıklarken bilelim, demesinin ilminin ma’lûma tâbi olduğunu, yani ilm-i ilâhide var ama bilinmiyor, şahadeti yok şâhitleri yok, o zaman o kişi inkâr edebilir, ben yapmadım, neden beni cehenneme atıyorsun diye. Ama o fiil işlendikten sonra şâhitleri de var çevrede o zaman inkâr edemiyor, tamam bu benim hâlimdir diye. Burada “bilelim “ ifadesi siz de bilin anlamınadır. Sizde görün şâhit olun ama kendisi hakkında bilelim demesi onun acziyeti değildir, yani her hangi bir ilmi fiil meydana geldikten sonra, Allah’ın öğrenmesi değil bilmesi değil, “bilelim” dediği batında ilm-i ilâhide mevcut olan şeyin ilminin ma’lûma tabi olduğunu da bize bildiriliyor. Yani ilmin ma’lûmla müşahedeye geldiğini söylemiş oluyor. Yoksa bu şehâdet âlemi olmasa bütün bunlar gene aynen olduğu gibi olsa, o zaman insanlar esma âlemin den cennete veya cehenneme gitmiş olurlar, isimler âleminden gitmiş olurlar. Dünya olmaz, şehâdet âlemi de olmazdı.

Şehâdet âlemine gelinmemiş olsa, cehennem ehli o zaman biz ne yaptık da cehenneme gidiyoruz deseler, o zaman haklıdırlar. Ama buraya gelip kendileri o fiili işledikleri için inkâr etmeleri mümkün değildir.

Dinleyici sorusu: ilm-i ilâhide a’yân-ı sâbitemizi biz kendimiz mi seçtik, ben bunlara, bunlara talibim diye? Yok şimdi biz meseleye beşeriyetin içinden bakmaya çalışıyoruz. Onun için de ben çıkıyor hep ortaya, orada daha sen diye bir şey yok, bir program var, yani Allah’ın isimlerinden meydana gelen birer ilâhi programlar var. Orada daha henüz ben sen şu bu yok, işte her program bir kimlik hüviyetindedir. Ama Uluhiyetin içinde olan bir programdır. Biraz daha açık söylersem Allah programları ama Allah’ın genişliği ma’nâsında değildir, bu durum beşeri örneklerle verilecek şeyler değil, hissiyat duygu ve kâlp nuruna bağlı bir anlayış oluyor. Yani yüz metre koşan bir insanın, o süre içinde iki bin metre koşmasının gerekliliği, gibi yani imkânsız gibi görünen şey, ama imkânsız değildir.

Yani biraz normalin üstünde bir gayret, alt yapı ve anlayış kabiliyeti gerektiriyor. Bu ufak tefek dünyalık işlerden değil ki, biz onlara bile zor akıl erdirebiliyoruz, bakın bunun en can alıcı tarafı, yani açıklayıcı tarafı, a’yân-ı sâbite mec’ul değildir, demesidir. Şimdi bizler bu âlemde mec’ulüz. Ceal, kılınmışız, tefsirlerde yaratılmışız denilen şeydir. İşte yaratılmış hükmüyle eğer bir şeye bakılırsa, bunları anlamamız hiç mümkün değildir. Bunların hepsini unutup temizleyip yeniden yeni bir anlayışla bu mevzulara bakmak gerekiyor, tevhidi olarak tek olarak, kesret olarak bunlara bakarsak zâten hiçbir şey anlayamayız. Ancak klâsik ma’nâda, kader ve kazâ diye, âlimlerin kendi anlayışlarına göre, belirttikleri kısacık kazâ kader anlayışları ki, bu dersin başında zâten onları da verdik.

A’yân-ı sâbite mec’ul değildir, çünkü Allah’ın esmaları sonradan mı halk edildi değil, işte program Allah’ın kendi varlığında olan programdır. Allah bu programlara kimlik veriyor. O kimlikler de kendi zat’ından olduğundan, ilâhi kimliklerdir. Ruhlar o programlar dan sonra halk ediliyor, zuhura çıktıklarında, varlıklar kendilerini ayrı olarak gördüklerinden, bütün bu mesele curcuna bayram düğün ortaya çıkıyor, varlıklar kendilerini ayrı görmese hiçbir sorun olmayacaktır. Asılları itibariyle insanlar aynı, zuhurları itibariyle gayrı, olmaktadırlar. Gayrı olduklarından, bu hesap kitap ortaya çıkmıştır. Yoksa ortada hiçbir sorun yoktur. Sorun bizim hayel ve vehmimizdedir. Var zannettiğimizdedir. Aslında yoktur, şimdi biz kendimizi ateşe atsak biz, ben demesek problem olmayacak bizi kim ateşe atıyor diye, feryat etmesek, ateş bizi yakmayacak, İbrahim (a.s.) bunu idrak ettiği için ses çıkarmadı, zâten tevhid-i ef’al; fiillerin birliğidir, eğer ses çıkarsaydı benliğine düşmüş olacaktı, benliğe düşünce de o ateş onu yakıyor. Ateş onun ayrılığını yakıyor, gayrılığını yakıyor.[92] “ İz- -T-B- ”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)