Subhâne rabbi-ssemâvâti vel-ardi rabbi-l'arşi ‘ammâ yasifûn(e)
Göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın da Rabbi olan Allah, onların nitelendirmelerinden uzaktır.
Göklerin ve yerin Rabbi, arşın Rabbi onların nitelendirdikleri şeyden münezzehtir, yücedir.
Zuhruf Suresi 82. ayet, Allah'ın yüceliğini ve müşriklerin O'na atfettikleri noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu vurgulamaktadır. Ayet, Allah'ın yaratıcı ve hükmedici vasıflarını zikrederek, O'nun her türlü eksiklikten uzak olduğunu beyan eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'tesbih' kelimesinin kök anlamının 'hızla hareket etmek' olduğunu belirtir. Allah'ı tesbih etmek ise, O'nu her türlü noksanlıktan uzak tutmak, O'nun kemal sıfatlarını ikrar etmek ve O'nu yüceltmek demektir. Ayetteki 'Sübhâne' ifadesi, Allah'ın müşriklerin O'na yakıştırdığı vasıflardan münezzeh olduğunu kesin bir dille ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'Sübhâne' kelimesinin 'tenzih' ve 'takdis' anlamlarına geldiğini ifade eder. Bu ayette, Allah'ın göklerin, yerin ve Arş'ın Rabbi olarak, müşriklerin O'na isnat ettikleri eksik ve yanlış vasıflardan arınmış olduğunu vurgulamak için kullanılmıştır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tesbih' kavramının Kur'an'da Allah'ın mutlak aşkınlığını ve yüceliğini ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Bu ayette 'Sübhâne', Allah'ın yaratıcı ve hükmedici sıfatlarının, O'nu insan tasavvurlarının sınırlamalarından ve yanlış nitelendirmelerinden uzak tuttuğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'Rab' kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi tedricen kemale erdirmek' olduğunu belirtir. Allah için kullanıldığında ise, O'nun yaratma, rızık verme, terbiye etme ve her şeyi idare etme sıfatlarını kapsar. Ayette 'Rabbi' kelimesi, Allah'ın gökler, yer ve Arş üzerindeki mutlak egemenliğini ve sahipliğini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'Rab' kelimesinin 'malik' ve 'seyyid' (efendi) anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki kullanımıyla Allah'ın tüm varlık âleminin yegâne sahibi ve yöneticisi olduğunu, dolayısıyla O'na ortak koşmanın veya O'nu yanlış vasıflarla nitelemenin kabul edilemez olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Rab' kavramının Kur'an'da Allah'ın yaratıcı, besleyici, koruyucu ve hükmedici rolünü ifade eden merkezi bir kavram olduğunu vurgular. Bu ayette 'Rabbi' kelimesi, Allah'ın evrenin ve Arş'ın mutlak hakimi olduğunu, dolayısıyla O'nun yüceliğinin ve tenzihinin zorunlu olduğunu pekiştirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'semâ' kelimesinin 'yüksek' ve 'yüce' anlamlarına geldiğini belirtir. Kur'an'da genellikle yedi kat gökleri ifade etmekle birlikte, bazen de bulutları veya atmosferi ifade edebilir. Bu ayette 'es-semâvât', Allah'ın kudretinin ve yaratıcılığının tecelli ettiği geniş ve yüce âlemi temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'semâ' kelimesinin kök anlamının 'yükseklik' olduğunu ve Kur'an'da hem maddi gökleri hem de manevi yüceliği ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Ayette 'es-semâvât', Allah'ın hükümranlığının ve yaratıcılığının kapsamını gösteren geniş bir alanı ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'arz' kelimesinin bilinen yeryüzü anlamında kullanıldığını belirtir. Göklerle birlikte zikredilmesi, Allah'ın yaratıcılığının ve Rabliğinin tüm evreni kapsadığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'arz' kelimesinin 'yeryüzü' anlamında kullanıldığını ve Kur'an'da genellikle 'semâvât' ile birlikte zikredilerek Allah'ın tüm yaratılmışlar üzerindeki mutlak egemenliğini ve kudretini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette de aynı bağlamda kullanılmıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'Arş' kelimesinin asıl anlamının 'yüksek ve yüce makam' olduğunu belirtir. Kur'an'da Allah'a nispet edildiğinde, O'nun mutlak kudretini, hükümranlığını ve tüm âlemler üzerindeki egemenliğini sembolize eder. Ayette 'Arş'ın Rabbi' ifadesi, Allah'ın tüm varlık âleminin en üst makamının dahi sahibi olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'Arş'ın mecazi olarak 'mülk' ve 'saltanat' anlamına geldiğini ifade eder. Bu ayette 'Arş'ın Rabbi' ifadesi, Allah'ın tüm evrenin ve hükümranlığın yegâne sahibi olduğunu, dolayısıyla O'nun her türlü noksanlıktan münezzeh olduğunu pekiştirir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Arş'ın Allah'ın kudret ve azametinin bir tecellisi olduğunu, O'nun tüm varlık âlemini kuşatan hükümranlığını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'Arş'ın Rabbi' ifadesi, Allah'ın yüceliğinin ve tenzihinin en üst düzeyde olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'vasf' kelimesinin 'bir şeyin halini ve niteliğini açıklamak' anlamına geldiğini belirtir. Bu ayette 'yasıfûn' fiili, müşriklerin Allah'a yakıştırdıkları, O'nun yüceliğine yakışmayan, eksik ve yanlış nitelendirmeleri ifade eder. Allah, bu tür vasıflandırmalardan münezzehtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'yasıfûn' kelimesinin 'nitelendirmek' ve 'tarif etmek' anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki bağlamda, müşriklerin Allah hakkında uydurdukları, O'na ortak koşma veya O'na insanî özellikler atfetme gibi yanlış vasıflandırmaları kasteder. Allah, bu tür tasvirlerden uzaktır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'vasf' kökünün Kur'an'da genellikle bir şeyin özelliklerini, niteliklerini belirtmek için kullanıldığını ifade eder. Bu ayette ise, Allah'ın yüceliğine ve kemaline aykırı düşen, O'nu eksik veya yanlış tanıtan nitelendirmelerden Allah'ın münezzeh olduğunu vurgulamak için kullanılmıştır.
Zuhruf Sûresi
Âyet-i Kerime Rububiyet mertebesi mutlak tenzih âyetlerindendir.
Tesbîh: Sübhânellah: Demek, Cenâb-ı Hakk’ı (c.c.) şanına lâyık ifadelerle yâdetmek. Yâni: Allah’ın zâtında, sıfâtında, ef’âlinde cem’i noksanlıktan münezzeh olduğunu ifade etmektir. (Bak: Sübhan) Sübhan: (Allah c.c.)
(Tesbîh) “Sübha” çekilen tesbîh, tesbîh tanesi.
(Sübha-î) Zâkir, zikredenin tesbîh-i.
(Sübha-keş) Tesbîh çeken.
Osmanlıca Türkçe sözlük:
Sübhânellah: Cenâb-ı Hakk’ın mahlûkatı ve eserleri karşısında duyulan hayret ve teaccübü ifade etmek için söylenir. Cenâb-ı Hakk’ın zâtında, sıfâtında ve ef’âlinde bütün kusurlardan münezzehiyetini ifade eder. (Sübhanallah ve Elhamdülillâh) cümleleri Cenâb-ı Hakk’ı (Celâl ve Cemâl) sıfatları ile imâ yoluyla içinde olarak, vasıflandırılıyor. Celâl sıfatını içine alan Sübhanallah, abdin ve mahlûkun Allah’dan uzak oldukları, bakışına göredir.
Biz ondan uzak olduğumuz cihetle Onu (Tesbîh) ediyoruz, binâenaleyh, rahmetiyle yakınlığına bakarken hamdet. Ondan uzak olduğuna bakarken (Tesbîh) et ve her iki makâmı karıştırma. Ve her iki görüşü birleştirme ki, Hakk ve istikamet “mültebis-karışmış olmasın.” Lâkin karışma ve birbirinin içine girme olmadığı takdirde her iki mâkâmı ve her iki görüşü hem değiştirip hem de cem edebilirsin. Evet “Sübhanallâhi ve bihamdihi” her iki mâkâmı cem eden bir cümledir. M.N.
Cenâb-ı Hakk’ı şerikten, kusurdan, noksaniyet’ten, zulümden, acizden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve Kemâl ve Cemâl ve Celâline muhalif olan bütün kusurlardan takdis ve tenzîh etmek mânâsı ile saadet-i ebediyyeyi ve Celâl ve Cemâl ve Kemâl ve saltanatının haşmetine “medar-sebeb” olan dar-ı âhireti ve ondaki Cenneti haber verip buna delâlet ve işaret eder. (Ş) (Bak: Bakıyat-ı sâlihat)
Yukarıda belirtilen hususlar, genelde, zâhirî olarak kullanılan (tenzîh) anlayışına göre belirtilmiştir. Bütün mânâlarını ifade etmemektedirler. Bulundukları ve düşünüldükleri yerde “şeriat ve tarikat” mertebeleri itibarı ile geçerlidir, “hakikat ve marifet” mertebelerinde ki anlayışları ise daha başkadır. Yukarıda ifade edilen, “her noksanlık,” kendi mertebesi itibarı ile, “kendinin kemâlidir.” Evvelâ bu hakikatin anlaşılması lâzımdır.
“Tesbîh” in, (teşbîh) ve (tevhîd) mertebeleri itibarı ile de anlayışları vardır.
Sübhânellah: “Cenâb-ı Hakk’ın mahlûkatı ve eserleri karşısında duyulan hayret ve teaccübü ifade etmek için söylenir.”
Bu ifade “ef’âl” mertebesi itibariyledir, yerli yerincedir, görülen her hangi bir şeyin inceliklerine nüfûz etmeye çalışarak meydana gelen beşeriyyet yönünden tabii bir hayrettir.
Ancak gerçek mânâ da olan hayret ise, hakikati yönünden olan hayrettir. Bunu da bize Efendimiz, (Ya Rabb’î, zatındaki hayretimi arttır) hükmüyle bizlere zât-î hayretin varlığını ve Sübhânellah: kelimesinin hangi mânâda söylenmesi lâzım geldiğini açık olarak bildirmiştir.
İşte bu yüzden (sübhanallah) ef’âl ve esmâ âlemleri bakımından tenzîh-î bir tesbîhtir. Ef’âl âleminde kesif, esmâ âleminde ise lâtif’tir. İşte bu ifade yukarıda belirtilen bu Hadîs-i Şerîf ile de açıktır, (Sübbûhun kûddüsun Rabbül melâiketü verrûh) sübbuhiyyet Malâikeye, kûddüsiyyet ise rûhaniyyet’e verilmiştir.
Cenâb-ı Hakk’ın zâtında, sıfâtında, esmâsında ve ef’âlinde bütün kusurlardan münezzehiyetini ifade eder.
Bu ifadeler de ef’âl mertebesi itibariyle yerli yerincedir. Ancak hakikat mertebesi itibariyle çok daha başkadır. Çünkü bu ifadeler ile Cenâb-ı Hakk sınırlandırılmış olunmaktadır, bu ise gerçek bir haksızlıktır. Bu anlayış aslında bizim hayalimizde beşer tenzîh-i üzere kurguladığımız Rabb-ı Has’ımızdır. Ve biz farkında olmadan o nu tenzîh etmekteyiz, zira gerçek olan Rabb’ül erbabın ne tenzîh’e ne teşbîh’e ve ne de tevhid’e ihtiyacı yoktur. Bunlara hakikatlerini anlamak şartıyle gerçek rabb’ımızı tanımak yolunda bizim çok ihtiyacımız vardır ve gerçek rabb’ımız ise (Hay ve zâhir) isimleri, başta olmak üzere bütün isimleri ve sıfatları ile hayatın tam içindedir. Hâttâ! Hayat’ın da kendisidir.
(Sühanallah ve Elhamdülillâh) cümleleri Cenâb-ı Hakk’ı (Celâl ve Cemâl) sıfatları ile, imâ yoluyla içinde olarak, vasıflandırılıyor. Celâl sıfatını içine alan “Sübhanâllah, abdin ve mahlûkun Allah’dan uzak oldukları, bakışına göredir.”
“Sübhanâllah, abdin ve mahlûkun Allah’dan uzak oldukları, bakışına göredir.”
Bu ifade de ef’âl mertebesi itibariyle doğrudur, ancak esmâ ve sıfat mertebeleri itibarı ile daha başkadır. Allah (c.c.) abdinden ve mahlûkundan ayrı değildir, eğer ayrı olduğu gerçek mânâ da kabul edilmiş olsa o zaman ortada ne abd ne mahlûk kalır, çünkü yaşayan her varlık Hakk’ın Hay ismi ile vardır ve hayatları onunla var olmaktadır.
(sübhanellah) ef’âl ve esmâ âlemleri bakımından tenzîh-î bir tesbîh’tir. Ef’âl âleminde kesif, esmâ âleminde ise lâtif’tir.
(Elhamdülillâh) sıfat mertebesi itibariyle ef’âl ve esmâ’dan Zât-ı mukayyet yönüyle, tenzîh-tesbîh’tir.
(Allahu ekber) ise zat mertebesi itibariyle büyük demektir. Bütün âlemlerin ve varlıkların ana kaynağı burası’dır, tenzîh itibariyle “tesbîh” teşbîh itibariyle “zikir” dir. Aslında bütün tenzîhler teşbîhe göre tenzîh tir, Gerçek tenzîh ise (tenzîh-i asli-tenzîh-i kadîm) olan tenzihtir. Âlemlerde hiçbir tenezzül ve zuhuru olmayan Ahadiyyet ve a’maiyyet mertebeleri itibari ile zât-ı mutlak’ın tenzîhi’dir.
(sübhanellah-Elhamdülillâh) tenzîh-î yönden “tesbîh,” (Allahu ekber) ise Zât-ı mutlak yönünden “tenzîh-tesbîh” zât-ı mukayyed yönünden “teşbîh-zikir” dir. Ve bütün âlemler de geçerlidir. Toparlarsak, Ef’âl âlemi, ve Zât-ı mukayyet, itibarı ile yapılanlar zikr, esmâ ve sıfat âlemi ayrıca, Zât-ı mutlak itibarı ile yapılanlar ise “tesbîh”tir. Diyebiliriz.[97]
“ İz- -T-B- ” Yukarıda sübhan ve sübhanallah hakkında verilen bilgiden sonra yolumuza devam edelim…
“Gök” gönül göüğüdür. Yer ise beden arzıdır. Arş ise kişinin başı aklıdır. Gönüle zâti bilgiler, beden arzına efâl ve esmâ mertebesi bilgileri, arşa-başa ise rahmani akli küll bilgileri gelir. Bunların rabbi olan uluhiyet mertebesi hayal ve vehimleri ile nefsi emmare fikirleri yakıştırmaların mutlak tenzihinde ve yücedir. (Murat Derûni)