Vele-in seeltehum men ḣaleka-ssemâvâti vel-arda leyekûlunne ḣalekahunne-l'azîzu-l'alîm(u)
Andolsun, onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, mutlaka, "Onları mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen (Allah) yarattı" diyeceklerdir.
Eğer sen onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan elbette: "Onları çok güçlü ve herşeyi bilen Allah yarattı." derler.
Bu ayet, müşriklerin dahi Allah'ın yaratıcılığını ve kudretini kabul ettiğini gösteren bir delil sunmaktadır. Anahtar kavramlar, yaratma eylemini, gökleri ve yeri, Allah'ın isimlerini ve bu isimlerin yaratma eylemiyle ilişkisini vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'se'ele' fiilinin bir şeyin hakikatini veya bilgisini talep etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, Hz. Peygamber'in müşriklere Allah'ın yaratıcılığı hakkında soru sorması, onların fıtrî olarak bu gerçeği bildiklerini ortaya çıkarmak içindir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'suâl'in bir şeyi öğrenme veya elde etme isteği olduğunu ifade eder. Buradaki soru, muhatabın zaten bildiği bir hakikati ikrar ettirme amacı taşır; yani 'gökleri ve yeri kim yarattı?' sorusu, cevabı zaten bilinen bir sorudur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'halk' kelimesinin 'takdir' ve 'icad' anlamlarını içerdiğini belirtir. Ayetteki 'halaka', Allah'ın gökleri ve yeri önceden bir örneği olmaksızın, belirli bir düzen ve ölçüyle var etmesini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halk'ın iki anlamı olduğunu söyler: Birincisi, bir şeyi takdir etmek (ölçü ve düzen vermek), ikincisi ise onu icat etmek (yoktan var etmek). Ayetteki kullanım, Allah'ın hem gökleri ve yeri takdir edip düzenlediğini hem de onları yoktan var ettiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'halk' kavramının, Allah'ın mutlak yaratıcılığını ve her şeyi yoktan var etme gücünü ifade ettiğini belirtir. Bu ayette de, göklerin ve yerin yaratılışı, Allah'ın eşsiz kudretinin bir göstergesi olarak sunulur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'semâ' kelimesinin 'yüksek' ve 'üst' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'es-semâvât', yedi kat gökleri ve onların yüceliğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'semâ' kelimesinin 'yükseklik' ve 'yücelik' anlamlarını taşıdığını ve Kur'an'da genellikle 'gökler' anlamında kullanıldığını ifade eder. Burada, Allah'ın yaratıcılığının büyüklüğünü gösteren geniş ve yüce bir varlık alanını temsil eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ard' kelimesinin 'yeryüzü' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle 'semâvât' ile birlikte zikredilerek evrenin iki temel unsurunu oluşturduğunu belirtir. Bu ayette de göklerle birlikte zikredilerek yaratılışın bütünlüğünü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ard'ın 'yeryüzü' anlamına geldiğini ve 'semâ'nın zıttı olarak kullanıldığını ifade eder. Ayette, Allah'ın yaratıcılığının hem yüce gökleri hem de üzerinde yaşadığımız yeryüzünü kapsadığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azîz' kelimesinin 'güçlü, galip, yenilmez' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayette, Allah'ın gökleri ve yeri yaratma kudretini ve bu yaratma eylemindeki mutlak üstünlüğünü ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'el-Azîz' isminin, Allah'ın hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şeye galip gelen ve kudretinde eşsiz olan zatını ifade ettiğini açıklar. Bu bağlamda, yaratma eyleminin ancak böyle bir kudrete sahip olan tarafından gerçekleştirilebileceğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Azîz' isminin Kur'an'da Allah'ın mutlak gücünü, yenilmezliğini ve üstünlüğünü ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, yaratma eyleminin ancak bu niteliklere sahip bir varlık tarafından yapılabileceği gerçeğini pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'alîm' kelimesinin 'her şeyi bilen, ilmi kuşatan' anlamına geldiğini belirtir. Ayette, Allah'ın gökleri ve yeri yaratırken her şeyi en ince ayrıntısına kadar bildiğini ve bu bilginin yaratma eyleminin mükemmelliğini sağladığını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'el-Alîm' isminin, Allah'ın geçmişi, şimdiyi ve geleceği, görüneni ve görünmeyeni, açığı ve gizliyi kuşatan sonsuz ilmini ifade ettiğini açıklar. Yaratma eyleminin, ancak bu denli kapsamlı bir ilme sahip olan tarafından kusursuzca gerçekleştirilebileceğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'Alîm' isminin, Allah'ın her şeyi en ince detayına kadar bildiğini ve bu bilginin O'nun yaratma ve yönetme kudretinin temelini oluşturduğunu belirtir. Ayette, yaratılışın tesadüfî değil, ilim ve hikmetle gerçekleştiğini gösterir.
Zuhruf Sûresi
Âyet yine uluhiyet mertebesinin risâlet mertebesine “Eğer sen onlara sorsan” diye hitabı ile olarak devam etmektedir.
Üzerinde bulunduğumuz dünyanın nasıl ki bir göğü ve yeryüzü varsa bizleride beden arzımız yeryüzümüz, zâhirimizdir. Gönül göğümüz ise bizlerin bâtın âlemidir.
“men” “Kim” dir, kimlik ifadesidir. Hakk’ı inkar edip edip varlıklarında ve âlemlerde inkarlarından ötürü örtüp gizleyenlerin, Hakk’ın kimliği ve esmâsı-isimlerinden yani rububiyet mertebesinden haberli olduğu anlaşılmaktadır. Batı inkarlarından Hakk’ı örtüp gizlerler, doğu ise gafletlerinde zahirde ikilik anlayışı ile Hakk’ı örtüp gizlerler.
“Men” “Mim” ve “Nun” harflerinden oluşmaktadır. “Mim: 40” ve “Nun: 50” sayısal değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 40+50= 90 dır. 9 ise rububiyet-esmâ mertebesidir. Hakk’a ortak koşanlar. 90 da bulunan “0” ın 9 a ayna dolduğunu anlayamazlar ve 40 ve 50 deki iki sıfırı görüp, esmâ-i ilâhiye zuhurlarına ayrı ayrı varlık verirler.
“Mim” Hakikat-ı Muhammediyyenin remzi ve “Nun” ise Nûr-u Muhammedinin remzidir. “Mim” üstün ile okunup, Hakikat-i Muhammediyeye hareket kazandırmaktadır. Okutan aslında “Elif” olmaktadır. “Elif” sayısal değeri “1 ve 13” dür. 40+1 = 41 dir. Hani denir ya 41 kere maşallah… İşte salik ravza-i mutahharada 1 numaralı kapıdan 15-20 sene önce girmiş olduğu bu makamda, “41” numaralı cennet’ül baki kapısına ulaşmış olur. Birde “Elif” 13 idi. 40+13= 53 tür. 53 hem yolumuzun şifre sayısı hem de Ahmed isminin sayısal değeridir.
(55/26-27) “Küllü men aleyhe fe’nin ve yebka vechü Rabbike zülcelâli vel ikram”
(55/26-27) “Varlık âleminde bulunan her KİM’lik fanidir, ancak yüce ve ikram sahib Rabb’ının VECHİ, varlığı bakidir.” Âyeti kerimesi ile Her fiilin (ESMÂ’ÜL HÜSNÂ) ALLAH’ ın güzel isimlerinden birinin zuhur yeri olduğunu kavrar. KİM’lik veren İSİM’ lerde görüp (ESMÂ’ÜL HÜSNÂ) “ALLAH’ın güzel isimleri” ni birler.
Tekrar, “Men” kelimesine dönece olursak, “Mim” Hakika-ı Muhammedi üstün (Elif) ile hareketlenmişti. Okutan elif ve 12 zahir ve 1 de bâtın olmak üzere 13 noktadan oluşmaktadır. Salik her bir derste 12 farklı esmâ ile bu bâtındaki noktaya Rabbi hasına yani hususi esmâsına ulaşmış olur. Ve “Men“ in sonunda bulunan “Nun” sükun halindedir. İşte burada Nûru Muhammedinin, esmâ-i ilahiyyeyi nûru ile aydınlatması ile kimliği fani olur ve gönlü sükün haline geçer.
“halekahunne-l’azîzu-l’alîm” “Aziz ve Alim” onları çok güçlü ve herşeyi bilen Allah halk etti." derler. Diye cevap vermektedirler.
Allah (c.c.) ortak koşanlar, Allah (c.c.) halk etmesi konusunda sıkıntısı yoktur. Bunu kabul etmetedirler. Bu inanışta tefsir ve meallerde genelde geçtiği gibi yaratmadır. Her ne kadar, Hakikat mertebesi ile Hakk olarak halk etme ise de Şeriat ve tariat anlayışında bu da geçerli ve bu anlayışa göre doğrudur.
Aziz; “Güçlü, değerli ve şerefli” anlamın-daki izz veya izzet kökünden sıfatdır.
Alim; Sözlükte alîm, “bir şeyi gerçek mahiyetiyle bilmek, hakikatini idrak etmek” mânasındaki ilm kökünden türemiş mübalağalı bir sıfattır. İlim Allah’ın zâtına nisbet edildiğinde, “Allah’ın gerek duyular âlemine gerek duyu ötesine ait bütün nesneleri ve olayları bilmesi” diye tanımlanabilir. Allah’ın “alîm” ismi ise “zaman ve mekân sınırı olmaksızın küçük büyük, gizli açık, canlı cansız her şeyi en mükemmel şekilde bilen” mânasına gelir.[12]
Allah (c.c.) ortak koşanlar hayal vehim içinde bulundukları halde nereden bu iki esmâ-i ilâhiyyeyi hakkında bilgi sahibidirler?
Evet, her ne kadar bilgi sahibi olsalarda bu bilgi hayali vehimi ve kirli bilgidir. Üç harfli denilen varlıklar aslı hayal, vehim ve nesiften oluşur. Aziz, cabbar ve mütekebbir mudill üzere olan şeytanın esmâlarındandır. Kişi varlığında hayal cennetinde yaşıyorsa orada bulunan şeytan daha Azazil konumundadır ve meleklerin hocasıdır. Ne zaman kişi kendisine şeriat ilmi yetmez ve bir arayışa girerse ve bu arayış irfaniyet eğitimine yönelirse işte orada çatışma başlar ve Azazil, iblis ve şeytana dönüşür. Ortak koşanlar Azazil in Aziz olan İz’zet ini takip ile hayali vehimi ben sandıkları “sen”liğe sahip olurlar ve bu vehimi bilgi ile Allah (c.c.) alim olduğunu düşünürler.
Yararlı olur düşüncesi ile Hazret-i Âdem kitabından Azazil bölümünü buraya alıyoruz. (Murat Derûni) Eski ismi, Süryanice, “azazil”; Arapça, “haris” olan “iblis-şeytan” nûrani melek kuvvetlerinden daha değişik bir özelliğe sahiptir. Ateş nûra göre daha kesiftir, ondan meydana gelen varlıklar da, nûrdan meydana gelen meleklere göre daha kesiftir. Kesafet arttıkça bireysel benlik ve nefsani şahsiyyet önem kazanmakta, böylece birey akıl daha öne çıkmaktadır. Bu yüzden zâhirî yüzeysel değerlendirmeler artarak kıyasta başa geçmektedir.
Bütün varlık âlemi, “akl-ı kül” ün hükmü altında, bir bütün olarak faaliyet göstermektedirler. Bunlardan lâtiften kesife doğru zuhura çıkmaya başlayan iblis ve şeytanlar o nispette bireysel şuur sahibi olmaktadırlar.
En son koyu kesafete sahip olan insanlar ise, onlardan daha ileri bir şuur ve akla sahip olmaktadırlar.
Azazil. “Aziz” haris, “cebbar” ikisinin ittifikı, “mütekebbir” isimlerini ifade ettiklerinden iblisin ahlâkı, bu isimlerin özellikleri ile oluşmaktadır. Bu isimlerin Rahmâni mânâda kullanılması, büyük yücelikler.
Nefsani ve bireysel menfeat yönünde kullanılması ise, seviyesizlik, düşkünlük ve zilleti getirir.
“Halife-i Âdem” halk edilmezden evvel varlıkların içinde en akıllı varlık, “azazil” idi ve meleklere gerektiğinde hocalık yapıyordu.
“Halife-Âdem” topraktan halk edildi, kendine İlâhi isimler talim ettirildi. “İlâhi-nefha” sunuldu:“Allah” ismi câmi-i hediye edildi. Böylece Rahmân sûret-i üzere techiz edilerek cennette iskân edildi. Azazil’in, Âdem’in bu iç özelliklerinden haberi yoktu, olsa idi dahi anlaması mümkün değildi; çünkü mutlak tevhid ilmini de bilmiyordu.
Cenâb’ı Hakk’ın meleklere, “Âdem’e secde edin.” emrini verdiğinde, melekler, “fesecedü” (hemen secde ettiler). İblis ise kaçındı, büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu.[13]