Min fir'avn(e)(c) innehu kâne ‘âliyen mine-lmusrifîn(e)
(30-31) Andolsun, İsrailoğullarını o alçaltıcı azaptan; Firavun'dan kurtardık. Çünkü o, haddi aşanlardan bir zorba idi.
Firavun'dan da kurtardık çünkü o üstünlük taslayıp haddi aşan bir zorbaydı.
Duhân Suresi 31. ayet, Firavun'un İsrailoğulları üzerindeki zulmünü ve onun niteliklerini 'âli' ve 'müsrif' kavramları üzerinden ele almaktadır. Bu kavramlar, Firavun'un kibirli ve haddi aşan karakterini dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Firavun, Mısır krallarının lakabıdır. Kur'an'da bu isimle anılan kişi, Hz. Musa'ya düşmanlık eden ve İsrailoğulları'na zulmeden hükümdardır. Ayetteki kullanımı, onun şahsında zulmün ve azgınlığın sembolleştiğini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Firavun, Mısır meliklerinin özel ismidir. Kur'an'da zikredilen Firavun, kibir ve haddi aşma özellikleriyle öne çıkar. Bu ayette, onun İsrailoğulları'na uyguladığı baskının kaynağı olarak kişiliği vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Âlî kelimesi, 'yükseklenmek, kibirlenmek' anlamındadır. Firavun'un 'âli' olması, onun kendini halkından üstün görmesi, onlara karşı büyüklük taslaması ve ilahlık iddia etmesiyle açıklanır. Ayetteki bağlamda, onun bu kibirli tutumu zulmünün temelini oluşturur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Uluvv (علو), bir şeyin yüksek olmasıdır. 'Âlî' ise, bu yüksekliği kendinde gören, kibirlenen kişidir. Firavun'un 'âli' olarak nitelendirilmesi, onun haddi aşan bir gurur ve üstünlük taslaması içinde olduğunu, bu durumun da İsrailoğulları'na uyguladığı zulmün bir yansıması olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Uluvv kavramı, Kur'an'da genellikle olumsuz bir anlam taşır ve kibir, gurur, haddi aşma gibi durumları ifade eder. Firavun'un 'âli' olması, onun Allah'a karşı gelme ve insanlara zulmetme noktasında kendini üstün görme eğilimini vurgular. Bu, onun ilahi düzene karşı çıkışının bir göstergesidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İsraf (إسراف), haddi aşmak, sınırı geçmektir. 'Müsrifîn' ise, bu sınırı aşanlardır. Firavun'un müsriflerden olması, onun sadece malda değil, aynı zamanda zulümde, kibirde ve Allah'a karşı gelmede aşırıya gittiğini, hiçbir ölçü tanımadığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Serf (سرف), haddi aşmaktır. 'Müsrif' ise, haddi aşan kişidir. Firavun'un 'müsrifîn'den olması, onun sadece maddi kaynakları değil, aynı zamanda gücünü ve otoritesini de kötüye kullanarak zulümde aşırıya gittiğini, bu durumun onun karakterinin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İsraf kavramı, Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahiptir ve genellikle olumsuz bir çağrışım taşır. Firavun'un 'müsrifîn' arasında zikredilmesi, onun sadece maddi israf değil, aynı zamanda ahlaki ve manevi anlamda da haddi aşan, ölçüsüz bir kişilik olduğunu gösterir. Bu, onun zulmünün ve azgınlığının temelini oluşturan bir özelliktir.
Duhân Sûresi
Mûsâ (a.s.) asâsı ile denize vurduğu zaman oniki tane yol açılıyor, önce girmeye çekinmişler fakat her kanaldan giden aradaki yerin şeffaf olmasından dolayı diğerlerinin yollarını gördüğünden mutmain olmuşlar ve her yoldan bir sıbt karşıya geçmiş. Ve buradaki denizin açılması nedeniyle oradaki kara parçası dünyada bir kere güneşi görüp kapanan bir kara parçasıdır. Son ferdide girdikten sonra arkadan Fir’âvn ve ordusu geliyor, fakat bu kanallara girmeye tereddüt ediyorlar, tam o anda Cebrâîl (a.s.) bir kısrağın üstünde o kanaldan içeri giriyor, onu gören Fir’âvn’nun binmiş olduğu aygır at hemen onun arkasından koşuyor ve onu diğerleri takip ediyor. Hepsi girer girmez açılmış olan sular anında kapanıyor ve hepsi orada boğuluyorlar. Boğulmadan önce Fir’âvn Mûsâ’nın ve Hârun’un rabbına îman ettim diyor fakat boğulurken söylediği için kabul edilmiyor. “Bu hususta âlimlerin değer yargıları muhteliftir.” Fakat bir müddet sonra cesedi sudan dışarı çıkıyor, tefsirlerde onu ilâh zannedenlere delil olarak çıktığı söyleniyor, işte kelime-i tevhid’i Zâhiren söylediği için Zâhiren cesedi kurtuluyor. Buradan çıkan sonuç kişi kelime-i tevhidi ne şekilde söylerse söylesin o söylediği şekilde karşılığını buluyor.
Bâtınen oniki kanaldan geçmeleri seyri sülûk yolundaki oniki dersin karşılığıdır. Her kişi kendi dersinde nereye gelmişse ancak o kanaldan geçip oniki mertebeyi bitiriyor. Her Hakk yolcusu hangi mertebede ise, Mûsâ (a.s.)’ın asâsını yere vurup çıkan oniki pınardan her bir kavmin nereden içeceğini bilmesi gibi bilir ve ilmini oradan alır. İlk yedi mertebe kişinin kendi iç bünyesinde olan emmâre, levvâme, mülhîme, mutmainne, razıyye ve mardıyye…….. mertebeleridir, daha sonra gelen beş mertebeyede hazerat-ı hamse, deniliyor ve bunlarda dış âlemde oluşan mertebelerdir, ki tevhid-i ef’âl, tevhid-i esmâ, tevhid-i sıfât, tevhid-i zât ve insânı Kâmil olarak isimlendirilmiştir.
Ayrıca Kûr’ân-ı Kerîm’de belirtilen Âyetleri çok iyi anlamamız için her mertebe, neyi ifâde ediyor, evvelâ bunu bilmemiz lâzımdır ve meseleleri mertebelerine oturtmamız gerekiyor. İşte beni İsrâîl’de bir mertebenin ifâdesidir ve bizi oraya ulaştırmaya çalışır, oysa zâhiren beni İsrâîl kavmine olan bu hitâbı bizler sadece orada bırakıp ötesine geçemiyoruz. Kûr’ân-ı Kerîm Allah’ın kelâmı olduğuna ve kelâmda zâtından ayrı olmadığına göre bizler Kûr’ân-ı Kerîm’i okuduğumuz zaman Allah’ın zâtıyla karşı karşıya imişiz gibi okumamız lâzımdır. Hatta burada Cebrâîl (a.s.)’a bile ihtiyaç yoktur çünkü Cebrâîl (a.s.)’ın Efendimize (s.a.v) getirdiği metin elimizde, o zaman Cebrâîl (a.s.)’a ihtiyaç vardır. Burada artık yol daha da kısalmıştır. Yalnız bunların anlaşılması için bizde Cebrâîl’i bir akıla ihtiyaç vardır yâni temiz, düzgün, takıntıları, şartlanmaları, bağlantıları olmayan, saf bir akla ihtiyacımız vardır. Her birerlerimiz çeşitli şekillerde bilgilerle donanmışızdır, fakat bunlar yeterli değildir, bunun ilerisine geçmek lâzımdır. Yâni bir insân bulunduğu cemiyet içerisinde nasıl bir yargılar değerlendirmesi oluşturmuş ise kanaâtleri ve kıstasları o düzeyde olur. Her gurup aynı Kûr’ân ve Hâdîslerden kaynak aldıkları hâlde değişik değerlendirmelerde bulunurlar, oysa herbirinin bir şekilde haklı tarafları vardır.
İçinde olduğumuz şartlanmalar bizi sınırlandırır, okuduğumuz kitâplar, içinde bulunduğumuz gurup vb. şekillerde aldığımız bütün bilgiler bizi sınırlar. Vahdet kanalı bambaşka bir kanaldır, bu kanalın antenlerinin oluşması lâzımdır ki, oradan gelenler iç bünyeye intibak edebilsin. Bunun içinde kapalı olan yerlerden ona kanal açmak lâzımdır, aynı birikmiş su, yolundaki pisliklerin temizlenerek suya akış yolu sağlamak gibidir. Ancak tabi ki bu diğer bütün bilgiler tamamen terkedilecek demek te değildir, belki bir müddet ara verilmesi gerekecektir.
Beni İsrâîl, gece yürüyenin çocukları demektir, yâni Yakub (a.s.) ikiz kardeşiyle çıkan kabîle reisliği için ihtilâf neticesi olarak yakın bir şehirdeki akrabalarının yanına gece yürüyerek gündüz saklanarak yaptığı yolculuktan dolayıdır. Ve bâtın olarak, gece yürüyenler, geceleri kalkıp nafîle ibâdetlerini yapan bizleriz. Yakub kelime mânâsı olarak saffetullah ve abdullah anlamına geldiği içinde “ey gece yürüyen kullarımın çocukları” ibaresi, saf ve temiz kullarımın çocukları demektir, bir bakıma buradaki saf ve temiz kullar târikat mertebesindeki gerçek “şeyh-mürşidler” ve çocukları, onların müridleridir. Ancak dikkât edelim bu gece yürüyüşü Mûseviyyet mertebesi îtibarıyladır, Muhammedîyyet mertebesinde bu yürüyüş (Esrae-17/1) dir, ayrıca “gecenin bir kısmında uyan ve sana özel nafîle olarak onunla teheccüd namazı kıl. Umulur ki Rabbin seni makam-ı Mahmud’a ulaştırır” (17/79) Âyetlerinde belirtilen gece yürüyüşleridir. Fakat beni İsrâîl hâdisesini yaşamadan bu mertebeye ulaşamayız, bunu söyleriz, söyleriz fakat hakîkatine ulaşamayız. Beni İsrâîl, mertebesindeki gece yürüyüşü, yeryüzünde olan yâni bedensel temizliği meydana getirmek içindir, Hz. Resûlüllah (s.a.v)’ın mertebesinden ise, mîrac’taki hakîkati meydana getirmek için yapılan gökyüzü faaliyetidir. Biri yedi nefis mertebesin-deki çalışmalar, diğeri hazerat-ı hamse mertebesindeki çalışmalardır. Makam-ı Mahmud ise bireysel olarak baktığımızda Cenâb-ı Hakk’ın her birerlerimizin gönüllerine koyduğu hakîkat-i Muhammedîyyenin bir merkezi yâni özelliğidir. Ayrıca Efendimizin (s.a.v) şahsında olan bir makam-ı Mahmud vardır. Evvelâ kendimizdeki makam-ı Mahmud’u bulmalıyız ki Efendimizin (s.a.v) şahsında olan makam-ı Mahmud’a ulaşabilelim.
İşte Cenâb-ı Hakk’ın öyle büyük lütûfları var ki, bizler o gelen lütûfları bir şekilde yakalayıp tutmak zorundayız yoksa bu nîmetler bize çarpar ve biz tutamaz isek başka yönlere giderler bize hiçbir faydası olmaz.[24] “ İz- -T-B- ”