Kul lilleżîne âmenû yaġfirû lilleżîne lâ yercûne eyyâma(A)llâhi liyecziye kavmen bimâ kânû yeksibûn(e)
İnananlara söyle, Allah'ın (ceza) günlerinin geleceğini ummayanları (şimdilik) bağışlasınlar ki Allah herhangi bir topluma (kendi) kazandığının karşılığını versin.
Ey Muhammed! İman edenlere söyle: Allah'ın cezalandıracağı günlerin geleceğini ummayanları şimdilik bağışlasınlar. Çünkü Allah her kavmi kazandıklarıyla cezalandıracaktır.
Câsiye Suresi 14. ayet, müminlerin, Allah'ın azap günlerine inanmayanlara karşı takınmaları gereken tavrı dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, 'bağışlama', 'umut etmeme' ve 'kazanma/yapma' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi adalet ve insan sorumluluğu arasındaki ilişkiyi vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'emn' kökünü 'kalbin sükûnet bulması, korkunun zıddı' olarak açıklar. 'İman' ise, 'tasdik ile birlikte emniyet ve güven verme' anlamını taşır. Ayetteki 'âmenû' ifadesi, Allah'ın vaadine ve tehdidine güvenen, dolayısıyla O'nun günlerine inanan kimseleri belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'iman' kavramının Kur'an'da sadece 'inanmak'tan öte, 'güvenmek, kendini emniyette hissetmek ve teslim olmak' anlamlarını da içerdiğini belirtir. Bu ayette 'âmenû' olanlar, Allah'ın adaletine ve ahiret gününe güvenenlerdir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ğafr' kelimesinin 'örtmek' ve 'korumak' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Mağfiret' ise, Allah'ın kulunun günahlarını örtmesi ve onu azaptan korumasıdır. Ayetteki 'yeğfirû' emri, müminlerin, Allah'ın günlerine inanmayanlara karşı hoşgörülü olmalarını, onların kusurlarını örtmelerini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ğafere' fiilinin mecazi olarak 'bir şeyi gizlemek, örtmek' anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki bağışlama, müminlerin, kendilerine karşı yapılan olumsuz davranışları görmezden gelmeleri, onlara karşılık vermemeleri anlamındadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ğafr' kelimesinin 'saçı ve başı örten miğfer' anlamından türediğini ve 'günahı örtmek, affetmek' manasına geldiğini açıklar. Ayetteki 'yeğfirû', müminlerin, Allah'ın azap günlerine inanmayanların hatalarını affetmelerini, onlara karşı sabırlı olmalarını öğütler.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'recâ' kelimesinin hem 'umut etmek' hem de 'korkmak' anlamlarına gelebileceğini belirtir. Ayetteki 'lâ yercûne' ifadesi, Allah'ın azap günlerinin geleceğine dair ne bir umutları ne de bir korkuları olmayan, yani ahirete inanmayan kimseleri tanımlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'recâ'nın 'bir şeyin olmasını istemek' olduğunu, ancak bazen 'korku' anlamında da kullanıldığını ifade eder. 'Lâ yercûne eyyâme'l-lâhi' ifadesi, Allah'ın cezalandırma günlerine inanmayan, dolayısıyla ondan korkmayan veya onu beklemeyen kimseleri anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'recâ' fiilinin Kur'an'da genellikle 'umut etmek' anlamında kullanıldığını, ancak olumsuz bağlamda 'beklememek, önemsememek' manasına da geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'lâ yercûne', Allah'ın hesap günlerini ciddiye almayan, ona inanmayan kimseleri ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kesb'in 'bir şeyi elde etmek, kazanmak' olduğunu ve genellikle kişinin kendi çabasıyla elde ettiği şeyleri ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'bimâ kânû yeksibûn', insanların kendi iradeleriyle yaptıkları iyi veya kötü amelleri ve bu amellerin sonuçlarını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'kesb' kelimesinin 'çaba sarf ederek bir şeyi elde etmek' anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'yekûnû yeksibûn' ifadesi, Allah'ın, insanların dünyada kendi tercihleriyle işledikleri amellerin karşılığını vereceğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kesb'in 'bir şeyi elde etmek, kazanmak' olduğunu ve genellikle kişinin kendi iradesiyle yaptığı fiiller için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'yekûnû yeksibûn', Allah'ın, insanların dünyadaki eylemlerine göre karşılık vereceğini, yani ilahi adaletin bu 'kazanılan' ameller üzerinden tecelli edeceğini ifade eder.
Duhân Sûresi
Her ne kadar bazıları sana kâhin, mecnun, deli, gibi bazı lâkaplar takmak istiyorlarsa da, aslında ise. Gerçekten biz seni, hem bir şahit, hem bir müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndedik. Hakikatte ise bu vasıflar kendilerinindir ancak sen onlara ayna olduğun için senin gönül aynanda kendilerini gördüler ancak bu görüntüyü inkârları yönünden sen zannetiler.
İşte seni bütün bunlara şahit ve ehli hâl için İlâh-i vasıflarla müjdeleyici ve ayakları kayma durumunda olanlarada ikaz edici olarak gönderdik. “İz- -TB-” İşte İz Terzi (Necdet) Babamızın vasıflarıda aynen böyledir Hakkın gerçek varlığının ve hakikatlerinin şahidi olarak, aynı zaman da açıklayıcısıdır. Ve gerçek Hakikat-i Muhammedi ile müjdeleyeci ve ayağının kayma ihtimali olanlarıda daha baştan uyarıcıdır. (M.D.) Tasavvufta cünun, cinnet gecirmiş gibi ilmi konulara çalışma hâlidir.
CÜNÛN FÜNÛN SÜKÛN. Yakıyn ilimleri.
اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Dinleyici Soruları:
- Mertebeler Fünun bitip Cunun mu başlıyor, Cunun bitip Sükun mu başlıyor, bir kişi İlmel yakıyn yaşarken kendi mertebesinde aynel yakiynlik yaşar mı, bunlar bitip başlayan şeyler mi bir de bunları kendimizde nasıl ayırt edebiliriz.
- Okuduğum bir paragraf vardı, paragrafta “Çokluk farklılık demektir, çokluğu birliğe götürmek için farklılıkları düz bir hale getirmek lazım bu yüzden de tecelliyi tam alabilmesi için o kalbin o aynanın dümdüz olması lazım, eğrilik büğrülük çukurluk olmaması lazım, ben bu çukurluk eğrilik sizin hayatınıza baktığımda ne olduğunu soracağım benim aklıma gelen de aynanın yüzeyindeki farklılıklar sanki dışarıda olan olayları içe girdirtmek hani siz bir odayı dışarıdan seyredin içeriye aksettirmeyin içeriye aksettirmek o aynada çukurluklar mı oluşturuyor?
- Zati tecellinin idrakinde Celal esması mı etkendir?
- Geçenlerde bir hasta geldi, kendini erkek yada bayan hissediyor, cinsel kimlik karmaşası var bu kişilerin iyileşenleride var iyileşemeyenleri de var, bizim bu tür hastalara nasıl yardımımız olabilir, veya olabilir mi? Onlar şeriat açısından ne kadar sorumludur, bizim onlara nasıl davranmamız gerekir?
Bunlara eski dille Hünsa-ı müşkile diyorlar, yani müşkil bir iş, Cenab-ı Hakk böylece her türlü halkiyeti ortaya getirdiğini gösteriyor, yani Kemal ile birlikte bazı eksiklerin olması eksikliklerin olması da çeşitliliği ortaya getiriyor. Zeval gibi görünen bu tür hadiseler aslında onlarda Kemal dir, yani Cenab-ı Hakk sadece tek yönlü er ve nisa olarak halk etmez ikisi karışık olarak da halk eder, bu her ne kadar o kişi tarafından zor oluyor ise de bunların hepsi birer ibret levhasıdır, ibret alınmak içindir. Eğer böyle arada bazı sıkıntılı durumlar olmasa herkes sistemin mutlak kesin olduğu inancı ile bu tür sahaların farkında olmazlar, bilemezler. O soruya sonra gelelim inşeallah.
Şimdi yakıynlik meselesi bunların hepsi çok güzel sorular, ben daha ziyade kişilerden soru bekliyorum, biliyorsunuz genelde sorunuz var mı diye soruyoruz çünkü soru sormak için o sahanın etrafında dolaşmış olmak lazımdır. Bir yere kadar girildi orada dolaşılmaya başlandı, ama resmin manzaranın tam olarak algılanmamış olduğu ancak nüfuzun başladığı gözüküyor. İşte o sorular sorulduğunda da işte olabildiği kadar da o saha açılıp geliştirilmeye başlandığı zaman da kişi kendi bünyesinde bunları daha iyi idrak etmiş olur. Yani şöyle diyelim bir şeyin ucundan tutulmuş ama o bulunduğu yerde sıkışık vaziyette çıkmıyor, bunu nasıl çıkarırım çıkardığım zaman bu açıldığı zaman karşıma nasıl bir resim çıkar diye ama bir yerinden bir şekilde tutma var.
Daha evvel o sahalarda gezmiş dolaşmış kimselerde diyor ki sola gidersen oradan da sağa dönersen o sahne açılır. Yani o adres ne ise o adres bulunur, oradan çekilip o dürülmüş olan eşya veya kağıt kumaş oradan kendisine açılır oradan o soruyu soran da oradan onu okumuş olur. seyretmiş olur, yüksekliğini alçaklığını neyse, manzarasını bilmiş olur. Yani soru sormak bilmenin yarısıdır derler. Peygamber efendimiz o soru hakkında şöyle diyor, “soru bir kovayı kuyunun içine indirmek gibidir.” Diyor. kuyunun içine kova indirilmezse oradaki su bir ömür boyu orada dursa kişi de o suya baksa o sudan hiçbir istifadesi olmaz. Ama bir araç olursa onu kuyuya sallar o kuyudan su çekmenin de bir sanatı vardır, siz o kovayı ip ile düz olarak kuyuya indirin o kova su üstünde yüzer içine su dolmaz.
Kova suya yan gelecek şekilde atılır o zaman içine su girmeye başlayınca kova suya dalar ve su ile dolar sonra dolu kova ip yardımı ile yukarı çekilir. Ancak bazı kuyular vardır da içinde su kalmamıştır, oradan da istifade edilmez. Seyr-i sulukta bilindiği gibi bu hadise misal olarak verilir, hem de yaşanmış hadiseler olarak da bilinir. Yusuf (as) o kova ile kuyudan çıktı. Oraya gelen kimseler seyyahlar gezginciler orada su var ümidi ile kovayı bıraktılar aşağıya bir hayli derin olduğu için ne olduğunu göremediler ama daha evvel o kuyudan su çektikleri için yine su çekmek ümidi ile kovayı kuyu içine sarkıttılar. Kuyu içindeki kenardaki bir yerde Yusuf (as) saklanmış kardeşleri üzerindeki elbiselerini çıkarmışlar, elbisesiz vaziyette orada duruyorken yalnız boğazında bir hamaylı varmış, babası Yakub (as) o hamaylıyı Yusuf’a daha önceden vermiş boynunda asılı duruyormuş. O anda Cebrail (as) geliyor kuyunun içinde iken, Yusuf (as) utanıyor elbisesiz olduğu için, Cebrail (as) boynundaki hamaylıyı açıyor, içinden bir gömlek çıkıyor hamaylıdan.
Bu gömlek de İbrahim (as) ın İbrahim (as) nemrut tarafından soyup ateşe attığı esnada İbrahim (as) a Cebrail (as) tarafından giydirilen ve ateşte yanmasını da önleyen bir gömlek, bu daha sonra Yakub (as) a geçiyor ve oradan da Yusuf (as) geçiyor. O gömlek hamaylı bu günün likra kumaşlarının babasıdır. Bu gömleğin özelliği kısa ve şişman kişi giyerse ona da oluyormuş, uzun zayıf kişi giyerse ona da oluyormuş. Bu da bir kıyafet ilmi olarak belki de yapılacaktır. Bu hikaye tarzı olan bilgiler bizlere ilmi veridir aynı zamanda. Bu özellikler ileride hayata uygulanacaktır.
Ancak klasikleşmiş bir meal yorumuyla bunların sadece geçmişte yaşanmış bir hadise olarak belirtildiğinden gelecek zamanlarda bunlardan istifade edememiş olunuyor. Batılı bu bilgileri alıyor, kendi deney ve gözlemlerini yapıyor, çünkü bunlar ufuk açıyor, o tatbikatı yapa yapa bizim malımızı sonra bize satıyorlar. Bu da tabi hazin bir meseledir. Zaman zaman da bahsedilir ya Salih (as) ın devesinin taştan çıkması suyun içinde etin oluşması bakın balıklar suyun içinde oluyor, balık suyun içine balık olarak atılmıyor ki, sudan ete dönüşüyor. Bu sistem nasıl bir sistemse Salih (as) ın devesi de su ile taş karmasından meydana geliyor yani belirtilen ifade devenin taşın içinden çıkması ama orada akan bir suyun da bir gün deveye bir gün de halka verilmesi şartıyla oluyor.
Yani ileride yapılacak olan bu teknoloji taştan et üretimi su ile de olacaktır. Zaman zaman söylüyorum belki latife olsun diye biraz da ciddi, eğer yaşım biraz daha genç olsaydı böyle de bir imkanım olsaydı yani maddi imkanım olsaydı, böyle bir fabrika kurardım, bu işe başlardım. kim bunu öncü olarak kurar da ortaya çıkarırsa dünyanın en büyük zenginlerinden olur. çünkü gıda zinciri %33 kısalmış oluyor. Normal et üretiminde madenler bitkiler hayvanlar olarak üç aşama geçmektedir, buradan aradaki kademe olan bitki oluşumunu kaldırıyor, madenden ete dönüşüyor. Zaman içerisinde öyle bir teknoloji olacaktır.
Şimdi biz gelelim tekrar konumuza ilm-i ilahi içerisinde peygamber efendimiz (as) Allah’tan aldığı bilgileri bize aktarmasıyla bizler de o ilahi ilimden mümkün olduğu kadar en geniş şekilde en iyi şekilde yararlanmaya çalışıyoruz. Bilgilerin zahiren birçok bölümleri vardır, fakültelerde okutuluyor, zahiri ilimler batını ilimler kelam ilimleri tefsir ilimleri hadis ilimleri, diye burada en mühim olan ilim tasavvufun içinde kendini bilme bulma anlama ilmidir. Bu ilimden daha yakıyn ilim insan için mümkün değildir. Bunun dışında ne tür bilgi sahibi olursa olsun gerek mesleki gerek ilmi gerek fıkıh ilmi, gerek fizik kimya ne varsa gökyüzü deniz bilgileri, bunların hepsi insan için gerekli insanın yaşaması için gerekli ama ikinci üçüncü dördüncü sıralardadır.
Bizim asli ve birinci Cenab-ı Hakk’ın da gayesi halk edilişimizden kasıt kendimizi bilmemizdir. Kendimizde olan ilahi varlığın tecellisini de idrak ederek rabbımızı bilmektir. Bunların içerisinde yani kendini bilme nefsini bilme ilminin içerisinde de en mühimi ilimlerin başında “Ledün ilmi” ledün ilminden sonra gelen ilim de “Yakıyn” ilmidir. Diğerleri tefsir ilimleri Arapça ilimleri, işte bildiğimiz kendini bilme, ibadetler ilmi, farzlar sünnetler fıkıh ilimleri, ama bunların içerisinde en mühimi kendini bilme ilmidir. Tasavvufun içinde ancak olan ilim tasavvuf ile giden yollardaki ilim değildir. Çünkü bir çok kitaplar var görüyoruz içinde mekıbeler var, bazı virdlerin tarifleri var, geçmiş peygamber hazaratının hikayeleri var, bazı kişilerin işte uçtu kaçtı şöyle keramet böyle keramet gösterdi gibi hikayeler var, bunlara tasavvuf kitabı diyorlar bunlar tasavvuf kitabı değildir.
Ama gerek o yazan kişi gerek o okuyan kişiler her birerlerimiz gerçek manada tasavvufun ne olduğunu bilmediğimizden biraz dine yönlendiren kitapları tasavvuf kitabı zannediyoruz. Tabi ki tasavvuf ilmi Âdem (as) hakikatı ile başlayan ve peygamber efendimize kadar gelen kişinin de ilmi miracını diyelim zaten fiziki miraç yapacak halimiz yoktur, yakıynler ile ilgili ilmi miracımızı yapıncaya kadar, seyr edeceğimiz ölünceye kadar içinde olacağımız bir bilgi sistemidir. Nasıl yiyecekler öncelik kazanıyor ise fiziki manada hayatımızı sürdürmek için Hakikat ve ilahi manada ve ahiretteki yaşantımız içerisinde de en büyük ihtiyacımız tasavvuf ilmidir.
Tasavvuf ilmi de bilindiği gibi başlangıcı nasıl ki insanlık seyri Âdem (as) ile başlamış, bireyin de mana iç bünyedeki tasavvuf seyiri Âdemi hakikatleri bilmekle ancak mümkündür. Çünkü o işin kaynağı ve başlangıcı o dur. Dünya insanları genel olarak nasıl Âdemi hakikat ile başlamışsa bizlerin de ilk yapması lazım gelen zaman zaman tarif etmeye çalıştığımız gibi hayel ve vehim cennetinden Âdem-i ma’nânın beden mülküne beden toprağına beden arzına inmesidir. Bu da ancak kişinin kendine dönmesiyle elindeki projektörü kendine döndürmesiyle kendinin varlığını tesbit etmesiyle başlayacak bir süreçtir aksi halde insan bir sürü bilgilere sahip olur, ama bu bilgiler içerisinde kendinden haberi yoktur.
Bu acayip bir hadisedir. İnsan her sahada profösör olur, ama bakarsınız hep dışarıdan bahseder, kendisi ortada yoktur. Ve o biraz yaşlandığı zaman aklı biraz daralmaya başladığı zaman o ilim kendisine hiçbir fayda sağlamaz. Ancak o ilmini yapıyorken bazı sevaplar kazanmış ise ahirete onlar gider. Belki o ahirete giden sevapları onu cennet ehli yapar iyi niyetinden işte namaz hac oruç gibilerinden de yapmışsa cennetini kazanır ama kendini kazanamaz. o zaman ezeli ve ebedi bir yokluk içinde varmış gibi yaşar. Cennete de gitse yine de kendinden haberi olmaz. orada birkaç bahçeler ve meyvelerle uğraşır durur, işte Yasin Suresi 55. ayette اِنَّ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ فِى شُغُلٍ فَاكِهُونَ “onlar meyvelerle meşguldürler,” ne kadar açık bir hadisedir. Tabi bu yerme manasına değildir keşke oraya gidilebilse, o yönüyle de gidilebilse. Ama kendisini bilen kendisini bulan rabbisiyle ünsiyet kuran kişinin ne cennete ne de meyvelere ihtiyacı olur. Peki onlar nedir onlar bedenin ihtiyaçlarıdır, onlar beden içindir, bizim hakikatimiz özümüz için değildir. Ancak gidilecek insanlığın iki yeri vardır biri cehennem diğeri cennet deniyor, cennette olacak beden elbiseleri tabi ki bunlar olmayacaktır. Bunlar ile orada yaşanmaz. Âdem ve Havva validelerimiz nasıl hani cennette halk edildiler cennette o şekilde yaşadılar, dünyaya inmezden toprak bedene sahip olmazdan evvel, cennet ehli yine o şekilde yaşayacaktır.
Yani bu bedenler cennete girmez yani giremez. Çünkü bu bedenle orada yaşanmaz. Kim ki cennete o şekilde girebilmişse mahşerden sonra basubadel mevtten sonra cennetteki sıla-ı rahmini yapmış olur. Bizim sıla-ı rahmimiz cennettir. Ama dünya olarak baktığımız zaman sıla-ı rahmimiz; fiziki beden olarak nerede dünyaya gelmişsek orası sıla-ı rahmimizdir. Ancak tevhid ve irfan ehlinin sıla-ı rahmi ise Allah’ın zat’ıdır. Arada çok büyük farklar vardır. İşte bunları anlayabilmek için evvela güzel bir eğitim sistemli bir çalışmaya mutlak ihtiyaç vardır, doğru bir hedef alınacak bir sistem lazımdır bu sahanın içine girildikten sonra artık o sahada yavaş yavaş emniyetle gidilir. Aksi halde “ser verme yolun sarpa sarar” diye söylenir, her önüne gelene el verme ser verme başını verme gibi saha biraz tehlikeli sahaya girmiş bakıyorsunuz büyük büyük diye belirtilen bilinen kimseler veya sağda soldaki guruplar bakıyorsunuz tamamen hayali vehmi bir yola bir sisteme girmişler kendileri ne yaptıklarının farkında ne de gittikleri yolun farkındalar. Ama bizden üstünü de yok demekten iddalarından da vaz geçmiyorlar. Bunlar ayrı konudur bilgi olsun diye söyledim.
Yakıyn ilmi ile ledün ilmi arasında ne fark vardır diye sorulursa veya hangisi üstündür diye sorulursa tabi ki burada Ledün ilmi üstün olanıdır. Yakıyn ilmi çalışılarak elde edilir, ancak bu yakıyn ilmi çalışılmadan idrak edilmeden ledün ilminin oluşması mümkün değildir. Peki Ledün ilmi ile Yakıyn İlmi arasında ne fark vardır? Yakıyn ilmi Ledün İlmine götürücü bir sahadır, eğitim ile olacak bir sahadır, oraya gidildiği zaman Cenab-ı Hakk’ın lütfettiği ilimler de Ledün ilmidir. “Ledün” den kasıt yanında manasınadır, “İndi” yanında yani kişinin yanında, kimin yanında ne varsa onun indi, yanında manasınadır. İşte “Ledün İlmi” diye bahsedilen ilim de Allah’ın yanında olan ilimdir, buna bazı kimseler ikili bakan yani ötelerde bir Allah anlayışı ile bakan kimseler ulaşılmaz olduğunu söylerler.
Tabi ki o anlayışa göre Allah’a ulaşılmaz, yani Allah ötelerde ayrı bir yerde ise kul da ayrı bir yerde ise zaten Ledün İlmine değil hiçbir şeyine ulaşılmaz. Ama Cenab-ı Hakk öyle demiyor “Ey kullarım ben sizlerle beraberim” diyor ama biz Allah’ın bu âlemde de olmasını yakıştıramıyoruz, sen münezzehsin sen tenzihtesin zaman ve mekandan münezzehsin sen yukarılardasın sen oraya yakışırsın saltanatın oradadır, Allah şunu yapmaz bunu yapmaz derken biz O’na elbise biçiyoruz demektir. Biz kendi kendimize bir İlah tanımı ortaya çıkarıp O’na inanıyoruz. Halbuki gerçek rabbul âlemiyn böyle değildir. Onları da kapsamına alır ama öyle değildir. Çünkü kulun düşüncesi de Hakk’ın içinde mevcut olan bir sahayı düşünür.
Câsiye Sûresi
45) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (14) İbrâhîm Sûresi
46) Salat - İngilizce
47) Salat - İspanyolca
48) İrfan Mektebi - Fransızca
49) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (36) Yâ-Sin Sûresi
50) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (76) İnsân Sûresi
51) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (81) Tekvîr Sûresi
52) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (89) Fecr Sûresi
53) Mehmet Hazmi Tura (Yüksek Lisans Tezi)
54) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Beled-Şems-Leyl-Duhâ İnşirâh-Tîn (90-95) Sûreleri
55) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (28) Kasas Sûresi
56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca
57) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (20) Tâ Hâ Sûresi
58) Muhyiddin-i Arabî - Mir'ât-ül İrfan ve Şerhi
59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)
60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)
61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)
62) Bir Hikâye Birçok Yorum: (4) Bir Ressam Hikâyesi
63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler
64) Ölüm Hakkında: Kıyam'et
65) Reşahat'tan Birkaç Bölüm'ün Şerh/Sohbet ve Yorumları
66) Abdulkâdir Geylâni - Risâle-i Gavsiyye Şerhi
67) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (67) Mülk Sûresi
68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(1)
69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(2)
70) Yehova Şahitleri ile Mülâkat
71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca
72) Îmân ve Îkân
73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)
74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)
75) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz ve Şerhi
76) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi
77) Aşk ve Muhabbet Yolu: M. Nusret Tura
78) A'yân-ı Sâbite: Kazâ Ve Kader
79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası
80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası
81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları
82) Mektuplarda Yolculuk - M. Nusret Tura
83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)
84) Nusret Tura - Vecizeler Hikâyeler
85) Nusret Tura - Tasavvufda Aşk ve Gönül
86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası
87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme
88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine
89) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (6) Her Şey Merkezinde Mi?
90) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-1) Şerhi
91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)
92) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (2) Şerhi
93) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân - İngilizce
94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l Kara.
95) Terzi Baba (8) (19/53)
96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi
97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)
98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri
99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası
100) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İspanyolca
101) Bosna Hersek Seyahati Dosyası
102) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İngilizce
103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi
104) Hacc Umre ve Hakîkatleri
105) Cemo ve Farko
106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)
107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca
108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek
109) Tasavvufî Îzâhlar
110) (19-53) Şeker Risalesi
111) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" Şerhi
112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları
113) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-2) Şerhi
114) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-3) Şerhi
115) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-4) Şerhi
116) Kudüs Seyahati Dosyası
117) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-5) Şerhi
118) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.
119) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (01) Âdem Fassı
120) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (02) Şit Fassı
121) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (03) Nuh Fassı
122) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (04) İdris (05) İbrahim Fassı
123) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz (2) - Terzi Baba Şerhinin Tamamı
124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce
125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)
126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu
127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu
128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka
129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)
130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları
131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetleri ve Terzi Baba
132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido
133) Muhtelif İrfan Sohbetleri (1)
134) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (2)
135) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (3)
136) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (4)
137) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (5)
138) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (6)
139) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (7)
140) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (8)
141) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (9)
142) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (10)
143) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (11)
144) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (12)
145) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (13)
146) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (14)