Em hasibe-lleżîne-cterahû-sseyyi-âti en nec'alehum kelleżîne âmenû ve 'amilû-ssâlihâti sevâen mahyâhum ve memâtuhum(c) sâe mâ yahkumûn(e)
Yoksa kötülük işleyenler, kendilerini, inanıp salih amel işleyenler gibi kılacağımızı; hayatlarının ve ölümlerinin bir olacağını mı sanıyorlar? Ne kötü hüküm veriyorlar!
Yoksa, kötülük işleyenler, hayatlarında ve ölümlerinde kendilerini, iman edip iyi ameller işleyen kimselerle bir tutacağımızı mı zannettiler? Ne kötü hüküm veriyorlar!
Bu ayet, iyilik ve kötülük yapanların ahiretteki akıbetlerinin eşit olmayacağını vurgulayarak ilahi adaleti ve sorumluluk bilincini ortaya koymaktadır. Seçilen anahtar kavramlar, eylemlerin niteliği ve bu eylemlerin sonuçları arasındaki ilişkiyi dilbilimsel ve semantik açıdan derinlemesine incelemektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cerh' kelimesinin asıl anlamının bedende yara açmak olduğunu belirtir. Mecazi olarak ise, kişinin kendi aleyhine olacak bir şeyi kazanması, işlemesi anlamında kullanılır. Ayetteki 'ictirah' ise, kötülükleri kasten ve bilerek işleme, kazanma fiilini ifade eder, sanki kişi bu kötülükleri kendi eliyle kendine açtığı yaralar gibi edinir. (el-Müfredât, s. 195)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ictirah' kelimesinin 'iktisab' (kazanmak) anlamında kullanıldığını belirtir. Burada kötülüklerin kazanılması, yani işlenmesi kastedilmektedir. Ayetteki kullanımı, kötü fiillerin kişinin kendi iradesiyle ve çabasıyla meydana getirildiğini vurgular. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 227)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ictirah' gibi fiillerin Kur'an'da genellikle ahlaki bir yükümlülük veya sorumluluk bağlamında kullanıldığını belirtir. Bu kelime, sadece bir eylemi yapmakla kalmayıp, o eylemin sonuçlarını da üstlenmek anlamına gelir. Kötülükleri 'ictirah' edenler, bu eylemlerin ahiretteki karşılığını da 'kazanmış' olurlar. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 187)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'seyyie' kelimesinin 'hasene'nin zıttı olduğunu ve kişinin hoşuna gitmeyen, ona zarar veren her şeyi ifade ettiğini belirtir. Kur'an'da genellikle günahlar, hatalar ve kötü ameller için kullanılır. Ayetteki 'es-seyyiât', Allah'ın rızasına aykırı olan tüm fiilleri kapsar. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 405)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'seyyie'nin hem fiil hem de fiilin sonucu olarak ortaya çıkan kötülüğü ifade ettiğini açıklar. Bu ayette, 'ictirah' fiiliyle birlikte kullanıldığında, kasten işlenen ve ahirette olumsuz sonuçlar doğuracak olan günahları ve kötü amelleri vurgular. (Basâiru Zevi't-Temyîz, c. 3, s. 290)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'seyyie' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının, sadece ahlaki bir kötülüğü değil, aynı zamanda bu kötülüğün dünyevi ve uhrevi sonuçlarını da içerdiğini belirtir. Ayetteki 'es-seyyiât', işleyenlerin ahiretteki durumlarını belirleyecek olan kötü eylemlerin toplamını ifade eder. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 312)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'îmân'ın asıl anlamının 'emniyet' olduğunu ve kalple tasdik, dille ikrar ve organlarla amel etmeyi kapsadığını belirtir. Ayetteki 'âmenû', sadece kuru bir inancı değil, aynı zamanda bu inancın gerektirdiği teslimiyeti ve güveni de ifade eder. (el-Müfredât, s. 89)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'îmân'ın, Allah'tan gelen her şeyi tereddütsüz kabul etmek ve tasdik etmek olduğunu açıklar. Bu ayette, 'âmenû' kelimesi, Allah'a ve O'nun gönderdiklerine tam bir teslimiyetle inanan kişileri tanımlar ve bu inancın salih amellerle bütünleştiğini gösterir. (el-Külliyyât, s. 165)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'îmân'ın sadece bir zihinsel kabul değil, aynı zamanda bir 'güven' ve 'teslimiyet' eylemi olduğunu vurgular. Bu güven, kişinin hayatını Allah'ın iradesine göre şekillendirmesini gerektirir. Ayetteki 'âmenû', bu derin ve dönüştürücü inancı ifade eder. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 105)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'salihât' kelimesinin 'hasenât' (iyilikler) anlamında kullanıldığını belirtir. Bu, hem Allah katında makbul olan hem de insanlara fayda sağlayan her türlü güzel fiili kapsar. Ayetteki 'amelû'l-sâlihât', inancın pratik hayattaki tezahürü olan faydalı ve doğru işleri ifade eder. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 1, s. 120)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'salih' kelimesinin 'fesad'ın zıttı olduğunu ve her şeyin kendi yerli yerinde, doğru ve faydalı olmasını ifade ettiğini açıklar. 'Salihât' ise, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde iyilik ve düzen getiren, Allah'ın rızasına uygun olan tüm amellerdir. (Umdetü'l-Huffâz, c. 2, s. 345)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'salihât'ın Kur'an'da genellikle 'îmân' ile birlikte anıldığını ve inancın eyleme dönüşmüş halini temsil ettiğini belirtir. Bu kelime, sadece ibadetleri değil, aynı zamanda ahlaki davranışları, toplumsal sorumlulukları ve genel olarak hayra yönelik her türlü çabayı kapsar. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 280)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sevâ'' kelimesinin 'eşitlik' ve 'denklik' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, kötülük işleyenlerin ve iyilik yapanların ahiretteki durumlarının asla eşit tutulmayacağını, aralarında büyük bir fark olacağını kesin bir dille ifade eder. (el-Müfredât, s. 429)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'sevâ'' kelimesinin 'müsâvât' (eşitlik) anlamında kullanıldığını ve burada bir soru edatıyla birlikte gelerek, böyle bir eşitliğin mümkün olmadığını vurguladığını açıklar. Yani, Allah'ın adaletinin gereği olarak, iyilerle kötüler bir tutulmayacaktır. (Nüzhetü'l-Kulûb, s. 210)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'sevâ'' kelimesinin, ilahi adalet ve kozmik düzen bağlamında önemli bir kavram olduğunu belirtir. Bu ayette, ahlaki eylemlerin sonuçları açısından bir 'eşitlik' beklentisinin, Kur'an'ın temel adalet anlayışına aykırı olduğunu vurgulamak için kullanılmıştır. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 215)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hüküm' kelimesinin 'ayırmak, karar vermek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'yahkumûn' ifadesi, kötülük işleyenlerin, Allah'ın adaletine aykırı bir şekilde, kendileri ile iyilik yapanları bir tutarak yanlış bir yargıda bulunduklarını gösterir. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 180)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hüküm'ün, bir şeyi kesin olarak belirlemek ve karar vermek olduğunu açıklar. Burada, kötülük işleyenlerin, Allah'ın adaletini hiçe sayarak, kendi akıbetleri hakkında yanlış ve batıl bir hüküm verdikleri kastedilmektedir. (Basâiru Zevi't-Temyîz, c. 2, s. 320)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hüküm' kelimesinin Kur'an'da hem ilahi hükmü hem de insanların yargılarını ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Bu ayette, insanların kendi akıllarıyla verdikleri, ilahi adalete ters düşen 'hüküm' eleştirilmektedir. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 195)
Duhân Sûresi
Musâ (a.s.) veya varlığında Museviyet mertebesine gelmiş olan kişi akıl Mûsâ’sı ile Mudill esmasının, Aziz, Cabbar ve Mütebekkebir zuhurlarına bana inanmıyorsanızda gölge etmeyin benden yani museviyet akl-ı külü anlayışından uzak durun, vehim ve hayali anlayışınız ile saf vahyi bozmayın. Bugün Mûsâ (a.s.) müntesibiyiz diye zahirde İsrail oğluyuz veya bâtini olarak tarikat-esmâ mertebesi öğretisi içinde olanların hayali ve vehimi ile bu mertebeden ne kadar uzak oldukları ortadadır. (M.D.)
فَدَعَا رَبَّهُ أَنَّ هَؤُلَاء قَوْمٌ مُّجْرِمُونَ {الدخان/22}
(44/22) “Fede’â rabbehu enne hâulâ-ikavmun mucrimûn(e)”
(44/22) Sonra Mûsâ, Rabbine, “Bunlar günahkâr bir toplumdur” diye seslendi.
Câsiye Sûresi
153) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (21)