Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tukaddimû beyne yedeyi(A)llâhi ve rasûlih(i)(s) vettekû(A)llâh(e)(c) inna(A)llâhe semî'un ‘alîm(un)
Ey iman edenler! Allah'ın ve Peygamberinin önüne geçmeyin. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Ey iman edenler! Allah'ın ve Resulünün huzurunda öne geçmeyin. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.
Hucurât Suresi'nin ilk ayeti, müminlere Allah ve Resulü'ne karşı edep ve saygı göstermeleri gerektiğini vurgulayan temel bir ilkeyi ortaya koymaktadır. Ayet, 'iman', 'öne geçmeme', 'takva', 'işitme' ve 'bilme' gibi kavramlar üzerinden ilahi otoriteye teslimiyetin önemini dilbilimsel bir derinlikle işler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (أمن), kalbin tasdiki ve güven duymasıdır. Ayetteki 'âmenû' (ءَامَنُوا۟) ifadesi, sadece dil ile ikrarı değil, aynı zamanda kalbin tasdikini ve bu tasdikin getirdiği güvenle hareket etmeyi ifade eder. Bu, Allah'ın emirlerine ve Resulü'nün sünnetine teslimiyeti gerektirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İman (أمن) kavramı Kur'an'da sadece bir inanç beyanı değil, aynı zamanda Allah'a karşı tam bir güven ve teslimiyet halini ifade eder. 'Ey inananlar' hitabı, bu güvenin bir sonucu olarak Allah ve Resulü'nün önüne geçmeme emrine muhatap olanları belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Buradaki 'lâ tukaddimû' (لَا تُقَدِّمُوا۟) ifadesi, mecazi bir kullanımdır ve 'Allah'ın ve Resulü'nün sözünün önüne geçmeyin, onların hükmünden önce kendi görüşlerinizi ortaya koymayın' anlamına gelir. Bu, edep ve itaatin bir gereğidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Kaddeme (قدم) fiili, bir şeyi öne sürmek, öncelemek anlamındadır. Ayetteki nehiy (yasaklama), müminlerin Allah ve Resulü'nün iradesinin önüne kendi iradelerini koymamaları, onların hükmüne aykırı hareket etmemeleri gerektiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Takva (وقي), bir şeyi zararlı şeylerden korumaktır. Şer'î anlamda ise, nefsi günahlardan korumak, Allah'ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınarak O'nun azabından sakınmaktır. Ayetteki 'ittakullâh' (وَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ) emri, Allah'a karşı sorumluluk bilincini ve O'nun rızasını gözetmeyi ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Takva (وقي) kavramı, Kur'an'da Allah'a karşı duyulan derin saygı, korku ve sorumluluk bilincini ifade eder. Bu, sadece bir duygu değil, aynı zamanda Allah'ın emirlerine uyarak ve yasaklarından kaçınarak kendini koruma eylemini de içerir. Ayetteki bağlamda, Allah ve Resulü'nün önüne geçmeme emrine riayet etmenin bir yolu olarak takva vurgulanır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Semî' (سميع), Allah'ın sıfatlarından olup, O'nun her şeyi işittiğini, hiçbir sesin, fısıltının veya düşüncenin O'ndan gizli kalmadığını ifade eder. Ayetteki 'innallâhe semî'un' (إِنَّ ٱللَّهَ سَمِيعٌ) ifadesi, müminlerin sözlerini ve niyetlerini Allah'ın işittiğini, dolayısıyla edebe riayet etmeleri gerektiğini hatırlatır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Semî' (سميع) ismi, Allah'ın işitme sıfatının kemalini gösterir. O, gizli ve açık her şeyi işitir. Bu ayette, müminlerin Allah ve Resulü'nün huzurundaki tutum ve sözlerinin Allah tarafından işitildiğini vurgulayarak, onları daha dikkatli olmaya teşvik eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Alîm (عليم), Allah'ın ilim sıfatının kemalini ifade eder. O, geçmişi, geleceği, gizliyi ve açığı, her şeyi bilir. Ayetteki 'alîm' (عَلِيمٌ) ifadesi, Allah'ın müminlerin niyetlerini, düşüncelerini ve eylemlerini bildiğini, dolayısıyla samimiyet ve edebe riayet etmenin önemini pekiştirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Alîm (علم) kelimesi, Allah'ın mutlak ve kuşatıcı ilmini ifade eder. Bu ayette 'semî' (işiten) ile birlikte kullanılması, Allah'ın sadece sözleri değil, aynı zamanda o sözlerin ardındaki niyetleri ve kalplerdeki gizli olanları da bildiğini gösterir. Bu, müminlere Allah'a karşı tam bir şeffaflık ve samimiyetle davranmaları gerektiğini hatırlatır.
Hucurât Sûresi
KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK
(253-49-41) HUCURÂT SÛRESİ
Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ (41) İRFAN SOFRASI
NECDET ARDIÇ
TASAVVUF SERİSİ (253-49-41) NECDET ARDIÇ
TERZİ BABA
“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3
Servet Apt. 59 100
Tekirdağ
Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.
Tekirdağ (0533) 7743937
SAYFA NO
İÇİNDEKİLER …………………………………………………………………… (3)
ÖNSÖZ ……………………………………………………………………………… (4)
Başlarken ………………………………………………………………………… (6)
HUCURÂT SÛRESİ GİRİŞ ………………………………………………… (12)
1, 2, 3, 4, 5. ÂYETLER ……………………………….. (18)
6, 7, 8, 9, 10. ÂYETLER ……………………………….. (56)
11, 12, 13, 14, 15. ÂYETLER ……………………………….. (73)
16, 17, 18. ÂYETLER ………………………………. (109)
TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ …………………………………. (114)
ÖN SÖZ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM
Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temenni ederim.
Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “HUCURÂT” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.
Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır. Her bir Âyet-i Kerîmenin biçok mertebelerden anlatım ve izâhları vardır, Cenâb-ı Hakk İlâh-î kitabımızdan en geniş şekilde yararlanmamızı nasib eder İnşeallah.
“Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî ma’nâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâli hazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.
Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.
İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanımlara teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah.
Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenlenişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın ruhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin ve ceddimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.
Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.
Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.
“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 31-07-2025
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM.
Başlarken.
Yolumuzda 49. Sıra Muhammed Fahreddîn-i Himmetî (ö. 1333/1915) (k.s.) verilmiştir. Dolayasıyla bu sûre-i şerif yani “Hucurât” süreside onunla bağlantılıdır. 48. sıra Muhammed Emîn-i Tevfîkî (ö. 1331/1913) (k.s.) ten sonra 2 sene kısa bir zahiri ömür sürmüştür.
Mustafa Hilmi Safi Efendi (k.s) kendisine intisab ettiği zaman kendisinin öğretmen ve alim bir insan olmasından dolayı, ümmi bir kimseye niye biat ediyorsun diye sorduklarında bilmediğiniz şeyler var demiştir.
Hakikat deryasının incisi, ilahî sırların kâşifi, lahûtî âlemlerin medâr-ı iftihârı, ârif-i billah Mehmed Fahreddin Efendi, 1265 (1849) yılında Nazilli’de doğdu. Babası Ahmed Efendi’dir. Zâhirî ilimleri Nazilli’de tamamladıktan sonra on üç yaşında iken Muharrem 1278 (Ağustos 1861) tarihinde Nazilli kadılığı Müskirat Kitâbeti’nde kâtip olarak hizmete başladı. Sonrasında farklı devlet dairelerinde kâtiplik görevlerinde bulundu. Mehmed Fahreddin Efendi askerliğini tamamlamasının ardından Şeyh Mehmed Emin Efendi’nin davet ve ısrarıyla İstanbul’a geldi ve kendisine intisab edip seyrine başladı.
Bir taraftan tasavvufî terbiyesini gözetirken diğer taraftan memuriyet vazifelerini de ifa eden Mehmed Fahreddin Efendi 1296 (1879) yılında İstanbul Zahîre Gümrüğü kolcuğuna atandı. Kısa sürede görevinde yükselerek çeşitli memuriyetlerde görev yaptı. Nihayetinde İstanbul Emtia-i Ecnebiyye Gümrüğü Nezareti tahrîrat mümeyyizi[1] oldu. 18 Ka-nun-ı Evvel 1329 (31 Aralık 1913) tarihinde de emekliye ayrıldı.
Fahreddin Efendi, mürşidi Mehmed Emin Efendi’nin gözetiminde terbiyesini tamamladıktan sonra Aksaray Şekerci Sokağı’nda yıkılmış olan bir Nakşibendiyye tekkesini inşa ederek buraya tayin edildi. Memuriyetinin yanısıra bir Uşşâkî halifesi olarak yirmi beş yıl irşad hizmetini sürdürdü. Ayrıca şeyhinin İstanbul dışındaki seyahatlerinde vekâleten yerine geçti. Tarikat âyinini pazar günleri icra ettiği, zikirden önce de tekkenin vakıf şartına uyarak hatm-i hacegân yaptığı bilinmektedir.
Tarikat mahlası “Himmetî” olan Fahreddin Efendi nahif bünyeli, kabaca sakallı, gayet nazik, yoluna sadık, şeyhine âşık, şöhretten uzak duran, oldukça mahviyet-kâr ve gizli kalmaya özen gösteren bir zattır. Derviş kıyafetini dışarıda giymez, sadece dergâhta bulunduğu zamanlar arakiye üzerine yeşil sarık sarar, çoğunlukla da sadece arakiye ve haydâriye ile bulunurdu. Abdullah Salâhî hazretlerine olan muhabbeti sebebiyle eserlerini okumak ve çoğaltmak için büyük gayret göstermiş, bu uğurda pek çok fedakârlığa katlanmıştır.
Fahreddin Himmetî Efendi ilk olarak Şeyh Ömer Hulûsî Efendi’nin kızı Hatice Sultan’la evlenmiş, onun vefatından sonra gerçekleştirdiği ikinci evliliğinden Mehmed Emin ve Salahaddin isimli iki evladı dünyaya gelmiştir. Tekkedeki postuna kendisinden sonra büyük oğlu Emin Efendi oturmuştur.
Mürşidi Mehmed Emin Efendi’nin 1913 yılındaki vefatından sonra hayret ve istiğrak hâline giren Fahreddin Efendi iki yıl daha yaşadı ve 14 Şevval 1333 (25 Ağustos 1915) tari-hinde âhirete irtihal etti. Naaşı hem damadı hem de halifesi olan Mustafa Safi Efendi tarafından yıkandı ve Pertevniyal Valide Sultan Camii’nde kılanan namazının ardından Aksaray’daki dergâhının hazîresine defnedildi. Günümüze kadar ayakta kalan dergâh, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı “Eğitim Uygulama Okulu Ve İş Eğitim Merkezi Müdürlüğü” olarak hizmet vermektedir. Fahreddin Efendi’nin tarikat silsilesi Mustafa Safi Efendi ile devam etmiştir. Bizatihi huzurlarında ve meclislerinde bulunarak kendisinden çokça istifade eden Hüseyin Vassâf vefatına şu beyitleri tarih düşmüştür:[2]
Visâl-i yar ile dil-şâd olup terk-i sûy etti
Be-feyz-i tam uluvv-i zatına tarih-i rıhletti Mübarek merkadi müstağrak-ı envâr-ı Hak olsun Füyûzu kalbi-i Vassâf’a misâl-i ayn-ı rahmetti[3]
“Bendeki Terzi Babam” hakkında yaptığım çalışmada Fahrettin Himmeti (k.s) hakkında gönlüme doğanları buraya alıyoruz.
Mustafa Sâfi Babam rahmetullâhi aleyh bünyesinde nokta zuhûr mahalli olan (حَمد-حَميد) Hamd–Hamid hakîkat-i ve gönül âlemi olan kâlb sarkacı hakîkat-i ile 49. sıra Fahrettin Himmeti hazretlerinin himmetinden aldığı (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) Lâ ilâhe İllâ Allah, Kelime-i Tevhid hakikatlerini ve (مَتِين) Metin esmâsı Kılıç sarkacı[4] ile yine içinde bulunan 503 (مُحَمّداً رَسُولُ اَللهُ) Muhammedür Resûlüllah Hakikati ile yolun ilerisine altın zinciri-tesbihi, ayna olan Nûr-u Muhammedi - Hakîkati Muhammedi aynasına yansıtmıştır.[5] “ İz- -T-B- ” Bursa Ulu Câmiide önce dikkatimi çeken hat aşağıda resmi olan hattır,
Bu hat üzerinde (سورة البروج) “Buruc Sûresi” 16. âyet olduğunu baktığım zaman çözmüş ve not almıştım.
ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُ {البروج/15} فَعَّالٌ لِّمَا يُرِيدُ {البروج/16}
85/15-16. (Zul arşil mecîd. Fa’âlun limâ yurîd.)
“Arş'ın sahibidir, şanı yücedir. Dilediğini mutlaka yapandır.” Bir önce ki âyet bu hatta ki âyet ile bağlantılı olduğundan buraya aldım. (مَجِيد) “Mecid” esmâsı “50” (سورة ق) “Kaf sûresi”nde 1. âyette Mecid olan Kûr’ân-a and olsun diye (و) “Vav”ı kasem ile geçmektedir.
(85+15)= 100 dür. Yüz kesret sayıların başı ve (ق) “Kaf” harfinin sayısal değeridir. (مَجِيد) “Mecid”, (سورة ق) “Kaf Sûresi” 1. âyette geçmektedir sayı (100+1)= 101 dir. (85+16)= 101 dir. 101 de arada ki sıfır alındığında sayı 11 olur ki, Marifet/bekābilllâh mertebesi ile Zât olan Şanlı ve şerefli olan dileği, (كُنْ فَيَكُونُ) “Kün Feyekün” dür. Duâ’sı (كُنْ) Kün dür. “Ol” derse oluverir.
(50+1)= 51 dir. (مَجِيد) Mecid esmâsı, 49 sıra esmâdır ve bir önce ki sıra ile bağlantılıdır. “49” (13) sayısının 53/49. Âyette geçen (شعرى) “Şıra” yıldızı ile “İlâhi benlik” yıldızı olduğu açıklandı.
Buruc, yıldızlar ve türçe ifadesi ile “Burç”lardır. Burç yıldızı, olan nefis yıldızı üzerinde irâde ve hükmünü sürdürüp dilediğini yapan Ulûhiyet yıldızı olan şanlı şerefli (اَللهُ) Allah (c.c.) esmâsıdır. Rahmâniyet olan arşa bu yıldız şanlı bir şekilde yansır ve âlem bayrağı oluşur. Gaflette olan ışığını (ما) “Ma” şey-eşyadan alır. Hakîkatte yaşayan ise ışığını, Ulûhiyetten alır.
Daha önceki (و) “Vav” önünde duran kıyam hâlinde olduğu zaman “1” sayısını oluşturur. Bunun kemâl’i ise “10” sayısıdır. Yâ-sîn kemâl’iyle, (360+10)= 370 olur. Bu hâlin zevâli-kemâliyle[6] “37” yâni zât tecellisi olur. 10 sayısının, harfsel karşılı (ي) “Ye” dir. Bu da yakîn halidir.
Rükû hâline gelince ve bunun kemâliyle (2x10)= 20 ile (360+20)= 380 ve bunun zevâl-kemâl’iyle (38) sıfât tecellisidir. 20 sayısının hafsel karşılığı (ك) “Ke” harfidir. Bu ifade sen olmasaydın ile Âyan-i sâbite mertebesinde ki program halidir. (كُنْ) “Kün” ile (كُنْ فَيَكُونُ) “Kün Feyekün” hitâbının olduğu tecelli mahallidir.
Secde haline gelince ve bunun kemâli ile (3x10)= 30 ile (360+30)= 390 ve bunun zevâl-kemâliyle (39) esmâ tecellisidir. 30 sayısının harfsel karşılığı (ل) “Lâm”dır. Lâm ise Ulûhiyet ve Halkiyettir. Ulûhiyetin esmâ yönü olan Allah (c.c.) ve Esmâ-i İlâhiyye tecelisidir.
Tahiyyyât hâline gelince karşılıklı konuşma mahallidir. Yâni bu hale gelende denklik hâli, muhataplık hâli oluşur. Bunun kemâli ile (4x10)= 40 ile (360+40)= 400 ve bunun zevâl-kemâliyle oluşan rakam yine 40 tır. 400 sayısının harfsel karşılığı, (ت) “Te” dir. 40 sayısının harfsel karşılığı (م) “Mim” dir. (ت) “Te” Tevhid ve (اَنْتَ) “Ente Sen” ifâdesi ve bir yönü (اَنَ) “Ene Ben” ifâdesidir. (م) “Mim” Hakikat-i Muhammedi ise bu (اَنَ) “Ene-Ben”, (اَنْتَ) “Ente-Sen” ile ara da “Mâbeynci” olan Hakk ve Halk arasında haberci olan mertebedir.
Bu namazı kılan Kâmil İnsân ise 5 vakit namazının kemâli ile bu sayı (5x10)= 50 vakit (صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ) “salât-ı dâimûn” namazda devâmlılık olur. Ve Sayı (360+50)= 410 dur. Bu sayının Zevâli-Kemâliyle (410/10)= 41 olur.
“41 Yâ-sîn” okumak halk arasında sevap kazanmak için mûteber ibâdet sayılır. Yolumuzda ise Mescid-i Nebevinin (سلام) Selâm kapısından girip bâtin-i gönül çalışmasına başlayan sâlik ise 15-20 yıllık bir seyir sonunda (41) nolu Cennet’ül Bâki kapısına gelir. Bu kapıdan önce Resûlüllah, Hazreti Ebûbekir ve Hazreti Ömer’in istirâhat ettikleri türbeleri vardır. Hazreti Ebûbekir ve Hazreti Ömer’in pencelerinde (سورة الحجرات) “Hucurât Sûresi” 49/3 ve 49/2 nolu âyetler vardır. Bu pencerelerde, peygamberin yanında sesini yükseltmeyenler ve onun yanında sesini kısanlar hâli geçmektedir. (49) numaralı Hucurât (Odalar) Sûresi Fahrettin Himmeti hazretlerin sıra sayısına denk gelmektedir. Yolumuz onun övülmüş himmeti ile bu sahadan geçmiş ve Cennet’ül Bâki de bulunan Osman Zinnûreyin Zâhir, Bâtın Nûruna ulaşmıştır. “52” sayısı “50” (ن) Nun ve “2” ile Zâhir ve Bâtını bildirmektedir. Bu hakîkatin zâhir bâtın nûrunu Nusret Babam rahmetullâhi aleyh bizlere, Efendi Babam Necdet Ardıç’ı “Gözümün Nûru” diyerek, bildirmiş ve bizlere bu hakîkat aktarılmıştı.[7] “ İz- -T-B- ”
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM
BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM
(سورة الحجرات) HUCURÂT SÛRESİ GİRİŞ…
Hakkında
Medine döneminde inmiştir. 18 âyettir. Sûre, adını dördüncü âyette geçen “Hucurât” kelimesinden almıştır. Hucurât odalar demektir. Burada Hz.Peygamber’in aile efradıyla birlikte ikamet ettiği odalar kastedilmektedir. Sûrede başlıca, mü’minlerin, gerek Hz. Peygambere karşı, gerek kendi aralarında uymaları gereken bazı görgü ve ahlâk kuralları konu edilmektedir.
Nuzül
Hucurât sûresi, Tahrîm sûresinden önce ve Mücâdele’den sonra Medine’de, hicretin 9. yılında nâzil olmuştur. Sûrelerin ve âyetlerin gelmesi için mutlaka özel bir sebebin bulunması gerekmemekle beraber bir olay, soru ve beklenti üzerine gelmiş birçok âyet ve sûrenin de bulunduğunu biliyoruz. Bu sûrenin ilk âyetinin, sözde veya davranışta Hz. Peygamber’in önüne geçerek veya onun sözünü keserek edebe aykırı davrananları uyarmak için geldiği nakledilmiştir (Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, IV, 1712).
Konusu
Sûrede, müslümanların Allah’a ve resulüne karşı riayet etmeleri gereken edep, kendi aralarında ve başkalarıyla ilişkilerinde takınmaları gereken ahlâkî tavır konularında buyruk ve tavsiyelere yer verilmiş, müminler arasında çıkacak ihtilâfların nasıl çözüleceği açıklanmış, insanların kök birliği ve eşitliği etkili bir üslûp içinde ilân edilmiş, üstünlüğün fırsat eşitliği içinde yapılacak yarışla elde edileceği vurgulanmış, iman ve islâm kavramlarıyla ilgili önemli açıklamalar yapılmıştır.
Râzî’nin, sûrenin ana konularıyla ilgili olarak yaptığı sistematik açıklama ilgi çekicidir: Bu sûrede müminler, güzel ahlâk kurallarına yönlendirilmektedir. Riayet edilmesi gereken edep ve ahlâk kuralları ya Allah ya resulü ya da başkalarıyla ilgilidir. Başkaları ya iman, ibadet ve güzel ahlâk yolunu tutanlardır yahut yoldan sapanlardır (fâsıklardır). Doğru yolda olanlar da ya bir arada bulunurlar veya ayrı yerlerde. Böylece ahlâk ve davranış bakımından müminin karşısında beş farklı muhatap vardır. Sûrenin 1, 2, 6, 11 ve 12. âyetlerine “Ey iman edenler” diye başlanmış ve her birinde yukarıda sıralanan muhataplardan biriyle ilgili ahlâk, edep ve davranış kurallarına yer verilmiştir (XXVII, 118).[9]
Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.
(49) Mushaf sıra numarası.
(106) Nüzul sıra numarası.
(37) Alfabetik sırası.
(26) Cüz sırası.
(18) Âyet sayısı.
(18) Fasıla harfleri.
(254) Genel toplamdır.
Rakamları tek tek toplarsak, (4+9+1+6+3+7+2+6+1+8+1+8=56) dır.
Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim.
Fâsılaları ر، م، ن harfleridir. (Rı) harfi “1” adet, Nefesi Rahmanin tenfis edilmesidir. (Mim) harfi 7 “adet, Yedi nefsi mertebesi odalarında Hakikat-i Muhammediyenin bulunmasıdır. (Nun) harfi “10” adet, Nuru Muhammedinin sıfât mertebesinden “Odalarda” bulunmasıdır.
Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.
(حجرات) “Ha: 8” “Cim: 3” “Rı: 200 “Elif: 1” “Te: 400” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 8+3+200+1+400= 612 dır.
6+1+2= 13 dür.
Mushaf sıralamasında (49) (4+9=13) nüzul sıralamasında (106) (16) dır. (18) (1+8+=9) âyettir. Genel sayı toplamı 254 (2+5+4=9) idi. (13+13+16+9+11=62) (6+2= 8) dir.
(8) Tevhid-i Ef’âl, (9) Tevhid-i Esmâ, (11) Tevhid-i Zât, (13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye (16) İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hak’el Yakîn, Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye Daha başka sayısal bağlantılar vardır. Bu kadar ile iktifa edelim…
Allah işitir ve bilir HUCURAT,
Müminlere yapmayın sakın surat,
Takva için imtihan etti, Murat,
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[10]
Mealen;
1. Ey iman edenler! Allah’ın ve Peygamberinin önüne geçmeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
2. Ey iman edenler! Seslerinizi, Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın, yoksa siz farkına varmadan işledikleriniz boşa gider.
3. Allah’ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar, Allah’ın, gönüllerini takvâ (Allah’a karşı gelmekten sakınma) konusunda sınadığı kimselerdir. Onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.
4. (Ey Muhammed!) Odaların arkasından sana bağıranların çoğu aklı ermeyen kimselerdir.
5. Onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
6. Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.
7. Bilin ki, aranızda Allah’ın elçisi bulunmaktadır. Eğer o, birçok işlerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize güzel göstermiş; inkârı, fasıklığı ve (İslâm’ın emirlerine) karşı çıkmayı da çirkin göstermiştir. İşte bunlar doğru yolda olanların ta kendileridir.
8. Allah, kendi katından bir lütuf ve nimet olarak böyle yaptı. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir
9. Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın. Eğer (Allah’ın emrine) dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever.
10. Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.
11. Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.
12. Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.
13. Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.
14. Bedevîler “İman ettik” dediler. De ki: “İman etmediniz. (Öyle ise, “iman ettik” demeyin.) “Fakat boyun eğdik” deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah’a ve Peygamberine itaat ederseniz, yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
15. İman edenler ancak, Allah’a ve Peygamberine inanan, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte onlar doğru kimselerin ta kendileridir.
16. (Ey Muhammed!) De ki: “Siz Allah’a dininizi mi öğretiyorsunuz? Oysa Allah, göklerdeki ve yerdeki her şeyi bilir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”
17. Müslüman olmalarını bir lütufta bulunmuş gibi sana hatırlatıyorlar. De ki: “Müslüman olmanızı bir lütuf gibi bana hatırlatıp durmayın. Tam tersine eğer doğru kimselerseniz sizi imana erdirmesinden dolayı Allah size lütufta bulunmuş oluyor.”
18. Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilir. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.[11]
Bismillâhirrahmânirrahîm.
“Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ {الحجرات/1}
(49/1) “Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû lâ tukaddimû beyne yedeyi(A)llâhi ve rasûlih(i) vettekû(A)llâh(e) inna(A)llâhe semî’un ‘alîm(un)”
(49/1) Ey iman edenler! Allah’ın ve Peygamberinin önüne geçmeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Âyet-i Kerimede Resül (s.a.v) in önüne geçmeyi Allah (c.c.) kendi önüne geçmeyi, Resül (s.a.v) kendine karşı gelmek olduğunu risalet-tarikat mertebesinden bildirmektedir.
Buradan anlaşılıyor ki Resüllulah(s.a.v.) i bizler hakikat ma’nası ile tanıyıp görememişiz. Onun için Resüllah (s.av.) i hakiki ma’nada müşahade eden irfan ehlinin sözlerine kulak verip, okuyalım. (Murat Derûni)
Vaktaki bu Seyyidi kevneyn, yani iki âlemin efendisini, sen Hakk’tan ayrı gördün, kitab-ı kâinatın hem metnini hemde dibacesini kaybettin. Yani ön sözünü başlangıcını kaybettin, iki deme iki bilme ve iki okuma, bendeyi kendi efendisinde mahvolmuş gör, kusuru fehminden naşi (anlayışının kusurundan dolayı), efendiye gayr dediğin vakit ey şaşı gayur olan şahtan utan. Yani gayretli olan çalışkan olan şahtan utan, “vema rameyte iz rameyte velâkinnallahe rama” “enfal /8/17” Âyet-i Kerîme’sindeki “râmî/atan” Ahmet’tir. Onu görmek Hâlik’ı görmek olmuştur.
İmdi nübüvvet (s.a.v.) Efendimizin vücûd-ı şerifleriyle hatm olunduğu gibi, bu Füsus-ül Hikem dahi hikmeti ferdiyye ile hatm olundu ve keza (s.a.v.) Efendimiz nasıl cemi hakayıka câmi ise hikmet-i ferdiyye dahi bil cümle hikeme, hikmetlere câmidir.
Vaktaki bu seyyidü’l kevneyn yani iki âlemin seyyidi, efendisini sen Hakk’tan ayrı gördün, eyvah ki eyvah, o zaman Efendimizi hiç tanımadın Muhammed isminde birisi hani Âyet-i Kerîme ‘de geçiyor ya. “münâdiyen yünâdî lil îmân,” (3/193) “îmâna davet eden birini duymuştuk ama ne olduğunu anlamamıştık” halimiz ona benzer. Daha öte gitmez yani “Seyyid-i kevneyn,” yani iki âlemin efendisini Hakk’tan ayrı gördük ise, yani, Allah yukarıda o aşağıda gördük ise, ayrı gördün, kitabı kâinatın yani kâinat kitabının hem metnini hem kendisini, hem de dibacesini kaybettin, ön sözünü başlangıcını kaybettin.
“Vema erselnâke” (21/107) sana da gelmez bir daha. İki deme yani Allah yukarıda Muhammed aşağıda deme bunları iki ayrı olarak görme, iki bilme, işte biz Mekke ve Medine’de yaşayan (s.a.v.) efendimizi sadece fiziki ma’nâda bilirsek onu tanımamış oluruz, iki diyen, yüziki de der. Yani “çift”liğe geçer. “Çift”likte yaşamayalım, “tek”likte yaşayalım.
İki deme, iki bilme ve iki okuma, ancak elimize gelen zahiri kitaplarda hep “iki” deniyor “iki” okunuyor. Bendeyi kendi efendisinde mahvolmuş bil, yani köleyi efendisinin yanında yok bil, kusuru fehminden dolayı, yani anlayışının kusurundan dolayı. Efendiye gayr dediğin vakit ey şaşı gayur olan şahtan utan, yani gayretli olan Hakk’tan utan yani efendiye ayrı dediğin vakit, (Enfal /8/17) “vema rameyte iz rameyte” Âyet-i Kerîmesinde ki “râmî/atan” Ahmettir. Onu görmek Hâlikı görmek olmuştur. Ramâ bilindiği gib “atma” ma’nâ’sınadır ya, âyet-i kerîme’deki râmî atıcı ma’nâsına faildir. (“mermi” atılmış demektir.) Hani tabancadan çıkan kurşuna mermi, diyoruz ya, onun ismini değil, fiilini söylüyoruz. O metal parçasının o ismi değil vasfıdır. Atılan bir şey, “atılmış” ma’nâsınadır. Mermi, “râmî” atıcı, “mermi” atılmış ma’nâ’sına mef’ul.
İşte râmî atıcı olan yani fâil olan Ahmet’tir. Onu görmek Hâlik’ı görmek olur yani Ahmed’i görmek, şuurunda mim’i ilâve ettiğin zaman, Ahad, Ahmed’dir. Mim’i çıkardığın zaman Ahad’tır. Ahmed’i görmek ise Ahad’ı görmektir/bilmektir. Ahad görülmez şuurlanır ama vahidiyyet mertebesi itibariyle Ulûhiyyet hakikatinin zuhur mahalli olan Ahmed-i görmek Hakk’ı görmektir.
Not= İlâve işte bu yüzden Muhammed (s.a.v.) efendimizi baş ve gönül gözü ile gören sahabe-i kiram’ın üstünde makam itabariyle kıyamete kadar gelip gidecek başka hiç bir kimseler yoktur. Çünkü onlar “Ahmed”te “Ahad”-ı açık olarak gördüler.
Onu da zâten bize kendisi bildiriyor, “men reânî fekad reel Hakk“ “Beni gören, ancak Hakk’ı gördü” Onu görmek Hâlikı görmek olmuştur, bana bakan Hakk’ı görür. Ve ayrıca bu kelâm-ı mübarekte kaç türlü ma’nâ vardır. “Ben Hakk’ım” demiyor, ama söylediği söz aynıdır, yani “bende Hakk vardır,” diyor. Peki, yine ikilik olmuyormu? Bende Hakk var dediği zaman, yine ikiliktir, ancak buradaki ikilk mutlak ikilik değildir. İzah babında tek olan mertebeleri itibariyle iki olarak anlatılmaktadır. Eğer böyle demese idi, nasıl diyecekti ki? “Allah Allah’da”dır dese, o zaman ortada Peygamber yok olacaktı, Onun vasfedilmesi, yâni iki gibi görünenin iki vechinden bahsedilip onların bir olduğunun anlatılmasını vasfedip izah içindir. O bakılan ise, nâzıra, bakana kalıyor.
Yani bu hadise nazar edenin idrakine kalıyor. Aslı o çünkü kendi kendini vasfediyor. Çok doğru olarak “bana bakan Hakkı görür” diyor. Ne demek istiyor? ”ben yokum bende Hakk var” diyor. Yani ne kadar kibar ve hiçbir şekilde putlaştırmaya götürmeyecek, tamamen tefekkür yönünde bir açılım ifadesi kullanıyor. Ne kadar sade ve temiz şüpheye ve tereddüte hiçbir yol bırakmıyor. Ahmed’i bilmeyen diyelim biz ona, Ahmed’i bilmeyen Hazreti Muhammed’i bilemez. Ama Hazreti Muhammed’i görmeyen de Ahmed’i bilemez. Ahad’ı bilemez. Çünkü Onu bize O bildirdi, bize kendi sûri olarak hakikatini hem de bâtıni ma’nâda kaynağını kendisi bize bildirdi. Ne muhteşem bir söz ile. “Bana bakan hakkı görür” dedi. Şimdi! Hangimiz baktık da Hakk’ı gördük? Görmekten kasıt şuur etmektir, düşünmektir.
Nusret Babam öyle diyordu.
“Kula secde yok derler, sana dahi olmazmış.
Kırk yıl secdem sanadır, ya Hazret-i Muhammed.” Bunu, ehl-i zâhirden duyanlar, bu küfürdür derler. Onlar desinler, kendi düşünceleridir. Canları sağ olsun. İşte Ahad, bir mim ile Ahmed oldu ve Muhammed olarakta sûretlendi, faaliyete geçti, Ahmed, Ahad, Muhammed, Mahmud, bunların hepsi aynı ma’nânın değişik mertebelerden olan isimleridir.
Onu görmek Hâlikı görmek olmuştur. Bu hakikati tespit edip “bana bakan Hakk’ı görür” yani gerçek ma’nâda, bizde ruyetullah idraki var ise, o zaman görürüz Yoksa bizim de aklımızda yine Mekke ve Medine’de, kendimiz gibi yaşayan, ayrı bir Muhammedin sûreti ve şekli vardır. O da bize perde olur. Onun hadîsinin bize bildirdiği şekilde Onu görmemek mümkün değildir. Çünkü mutlak görür, diyor, görülebilir demiyor. “bana bakan Hakk’ı görür” sözü kesindir. Kesindir ama bizde görecek göz varsa! Eğitilmiş göz varsa biz de görürüz.
Yani orada demek istiyorsa, bende Hakk mutlak vardır. Veya ben mutlak Hakk’ım buna hiç şüpheniz olmasın, görür diyor, kesin olarak görür. Şimdi buradan dışarıya baktığımız zaman sağ taraftaki camdan bakan sarı evi görür değilmi? Kesin bu, belki görebilir başını şöyle yan çevirirse gibi tereddütlü ifadeler yoktur, görür.
Diyor. Ama gördük mü? Göremediysek veya idrak ettik mi? Muhammed (s.a.v.) dediğimiz zaman Allah aklımıza gelmiş mi?
NOT= Nasıl ki (irfan ehli görüldüğünde Allah hatırlanır) Gelmişse görürüz. Yani onun varlığında Hakk’ın zuhurunu düşünüyor isek, o zaman görüyoruz demektir.
İmdi yani şimdi, Nübüvvet (s.a.v.) Efendimizin vücûdu şerifleriyle hatmolunduğu gibi, yani Peygamberlik Peygamberimizin vücûdu şerifleriyle, şerefli varlıkları ile sona erdirildiği gibi, bu Fusûs’ül-Hikem dahi hikmeti ferdiyye ile hatim olundu. Yani sona erdirildi, nasıl? Cemi hakayıka / bütün hakikatlere, câmi ise hikmeti ferdiyye dahi bil cümle hikemi câmidir. Bütün hikmetleri câmidir, işte ferdiyyet diye bahsedilen, fert diye bahsedilen budur. Bizdeki birey olarak mertebesinin başlangıcı vitriyyet bunun kemâli de ferdiyettir.
Bu makam Efendimize ait olan, bir mertebe ama bizim de ümmetleri olmak dolayısı ile kendi bünyemizde kendi vitriyyetimizi, oradan da kendi ferdiyyetimizi bulmamız mümkün olacaktır. Çünkü herkes kendi başına ayrı bir âlemdir ve kendi âleminde vitriyyeti de ferdiyyeti de vardır.
Onun hikmeti ancak ferdiyye oldu zira o bu nev-i insani de vücûdun ekmelidir. Ve bunun için emir onunla bed olundu ve onunla hatm olundu. İmdi Âdem ma ile tîn beyninde olduğu halde, âdem (a.s.) su ile toprak arasında olduğu halde iken O nebi idi, neden? Yukarıda bahsedildiği gibi, yani bütün Peygamberler dahi, daha meydana gelmeden o Peygamber idi, ne yönüyle? İşte bu ferdiyyet yönüyle. Ondan sonra neş’et-i unsuriyyesi, hatemü’n Nebi oldu. Ondan sonra yani programdan sonra unsuri varlığı ile nebilerin sonuncusu oldu buraya kadar gelen şeyler başlangıç oldu.
Şimdi gerçekten bunlardan sonra izahına geçiyor.
Devam edelim. Cenâb-ı Hakk bunları anlama genişliği versin.