İçeriğe atla
Fetih 29Cüz 26 · Sayfa 515

Fetih Sûresi 29. Âyet

الفتح

Sohbete sor

Muhammedun rasûlu(A)llâh(i)(c) velleżîne me'ahu eşiddâu ‘alâ-lkuffâri ruhamâu beynehum(s) terâhum rukke'an succeden yebteġûne fadlen mina(A)llâhi ve ridvânâ(en)(s) sîmâhum fî vucûhihim min eśeri-ssucûd(i)(c) żâlike meśeluhum fî-ttevrât(i)(c) ve meśeluhum fî-l-incîli kezer'in aḣrace şat-ehu feâzerahu festaġleza festevâ ‘alâ sûkihi yu'cibu-zzurrâ'a liyaġîza bihimu-lkuffâr(a)(k) va'ada(A)llâhu-lleżîne âmenû ve 'amilû-ssâlihâti minhum maġfiraten ve ecran ‘azîmâ(n)

Muhammed, Allah'ın Resulüdür. Onunla beraber olanlar, inkarcılara karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidirler. Onların, rüku ve secde halinde, Allah'tan lütuf ve hoşnutluk istediklerini görürsün. Onların secde eseri olan alametleri yüzlerindedir. İşte bu, onların Tevrat'ta ve İncil'de anlatılan durumlarıdır: Onlar filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş, ziraatçıların hoşuna giden bir ekin gibidirler. Allah, kendileri sebebiyle inkarcıları öfkelendirmek için onları böyle sağlam ve dirençli kılar. Allah, içlerinden iman edip salih amel işleyenlere bir bağışlama ve büyük bir mükafat vaad etmiştir.

Feth Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

” Muhammed -Aleyhisselâm- Allah'ın Peygamberi- Rasûlü-dür.”

(Muhammedürrâsûlüllah) Diye zâhiren ifade edilen bu terkip, yani birlikte söylenen iki kelimelik, kelâmın izahını yapmak gerçekten zordur. Bu kelâmın dehşetinden insân ürküyor. Beşer idrakinin, kâğıt ve kalemin, lisan ve kelimelerin yetmez olduğu bir vadide, orada olan yaşananları sınırlı kalıplar, heceler arasında sıkışarak anlatmak mümkün olamıyor. Ancak başka da çaremiz olmadığından. (Nun vel kalem) diyerek, yine

de kalemle, yola devam etmemiz gerekiyor.

Âyet-i Kerîme’nin bu bölümünü dört aşamalı, özet olarak, gözlerinizden geçirerek, gönüllerinize sunmağa çalışacağım.

(1) Evvelâ, şunu çok iyi bilelim ki; âlem-i şeha det’te zuhurda olan Allah’ın en büyük ismi (ismi a’zamı) Hakikat-i muhammed-î nin zuhuru (Hz. Muhammed)tir. Çünkü en geniş ve en son zuhur mahalli’dir. “Lâ ilâhe illâ Allah” ın açılımı, Hakikat-i Muhammed-î. Hakikat-i Muhammed-înin açılımı ise Hazret-i Muhammed’tir. Böylece bâtın ile zâhir arasında mâbeyinci-aracı olmuştur.

(ا) “elif” ile (ت) “te” nin arasında bulunan (ب)

“be” gibi dir. “Elif” te ki, (İnniy’yet) ve (ene’iyyet) haki-katleri, (ت) “te” ye yani (انت) “ente” yani (sen) olarak (ب) “be” aracılığı ile geçmiştir.

Böylece; (ا) “elif” Ulûhiyyet mertebsi, (ت) “te”

(انت) “ente” Hakikat-î Muhammed-î, (ب) “be” ise, Hz. Muhammeden-ül emîn mertebesidir ki; bütün âlemlerde zuhurunu (emîn) olarak sürdürmüş ve sürdürmektedir.

(انت) “ente” ( elif-nun-te) sembol harfleriyle yazılmakta’dır. Diğer bir ifade ile, “elif” Hakikat-i İlâhiyye’yi, Zât mertebesi “Ene ve İnnî” yi. ( ) “nun” “Nûr-u İlâhiyye”yi, Sıfat ve Esmâ, mertebelerini, noktası ile lâtif varlık birimlerini, (ت) “te” ise (sen) muhatap ve zuhur yeri olan Hz. Şehadet-i ve içinde bulunan İnsân-ı Kâmil-i (Muhammedürrâsûlüllah)ı ifade etmektedir, diyebiliriz.

  1. A’mâ’iyyet, Ahadiyyet-in kaynağı:

Ahadiyyet, Ulûhiyyet’in kaynağı:

Ulûhiyyet ise Hakikat-i Muhammediyye’nin kaynağıdır.

Ulûhiyyet (akl-ı kül,) (akl-ı kül,) ün zuhur mahalli ise (nefs-i kül) olan hakikat-i Muhammed-înin zâhiri’dir. Zât mertebesinde, zât-ı akdes, kendi kendini sadece “Allah” ismi ile ifade ederken, (Taha 20/14) “İnnenî enellah” sıfat mertebesinden zât mertebesine doğru da, Hakikat-i Muhammed-î, (Lâ ilâhe-illâ Allah) demektedir. Bendeki bu çoğalma-çokluk, aslında yoktur. Hepsinde zuhurda olan, sensin ya İlâh-î, demektir. (Lâ ilâhe) ilk zuhurdan sonra denmiştir. Zât mertebesinde zuhur olmadığından (Lâ ilâhe) lâfzına ve manâsına mahal yoktur. Ancak burada sadece (İllâ Allah) vardır.

Yani, ilk kelime-i tevhid, (Lâ ilâhe illâ Allah) ilk zuhurda-çoğalmada, Hakikat-i Muhammed-î lisânından her bir lâtif (ayn) dan, varlıkların hakikatlerinden-gayb’larından peşinen söylenmiştir.

Rahmân’iyyet, mertebesinden ise (Muhammedür rasûlüllah’)tır. Zât-ı mutlak’ın sıfat mertebesinden tasdik edilişi ve zât-ı mutlakın da, sıfat mertebesinde zuhur da olan Hakikat-i Muhammediyye yi tasdik etmesidir.

(3) Bütün varlıklar Rahmâniyyet, (Rûh) merte besinden lâtif olarak, Rububiyyet, (Nûr) mertebesine nüzül ettiklerinde, kendilerinde var olan programları dolayısıyla kimlikleri şekillenmeye başladı ve varlık sahasına doğru bir aşama daha yapmış oldular. Bura da ervah’a; Cenâb-ı Hakk Rububiyyet mertebesinden,

ج(أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلَى)

( Elestü bi rabbiküm, kalû belâ)

"Ben sizin Rab'biniz değil miyim?." dedi, -onlar da-evet dediler.”

Burası aynı zamanda “esmâ” âlemi’dir, ve cem’iyyet-i esmâ’nın zuhuru da Nûr-u Muhammed-î içerisinde’dir. İrsâl-ulaşım Hakikat-i Muhammed-î den gelmektedir, ve cümle esmâ-i İlâhiyye Nûr-u Muhammed-î ile irsâl-gönderilmiştir. Böylece bu mertebe itibariyle de, (Mu-hammedürrasûlüllah’tır. Zât-ı mutlaktan aldığını “esmâ” âlemine “irsal” etmiş onlarında bu mertebede, her ayn’da rasûlleri olmuştur. Yani nelere ihtiyaçları varsa o bilgileri kendi varlıklarına ulaştırmış-yüklemiştir. Bu varlıklar da, bâtından, zâhire doğru olan yolculuklarında bir aşama daha katdettiklerinden, sevinçleri daha ziyade artmış olmaktadır.

(4) Zuhur ve tecellî’nin fizîk-i olarak sonu olan (ef’al-zâhir-müşahede-Hz. Şehadet âleminde varlıklar ortaya çıktığından kesret-çokluk âlemi oluşmuş olmaktadır. Aslında bu çokluk, tek’in varlığında bulunan onun zuhurları olan varlıklardır. Aslında çokluk yok, hadise; tek’in çok olarak görünmesi gibidir. Ağaç bir bütün olmakla birlikte yaprak, çiçek ve dalları itibariyle çok görülmekte ise de, aslı itibariyle tek’tir. Şöyle bir söz vardır.

Bu âlem bir şecerdir, gayrılar yaprak.

Nebiler meyvedir, sen zübde-öz’sün,ya Rasûlüllah.

İşte bu kısım, özetle Kelime-i tevhid’de, (lâ ilâhe)

“ilâhlar yoktur” bölümüyle ifade edilmiştir.

(İllâ Allah) bölümü ise, bütün âlem de Allah’tan başka bir varlığın olmadığını açık olarak bildirmektedir. Bu hakikat-i, bütün kemâliyle ilk def’a kendisine telkin edilen “Hakikat-i Muhammed-î” söylemiş! Ondan sonra da Hz. Muhammed tarafından en geniş ve kemâlli manâ da bütün âlemlere ilân edilmiştir.

“Hakikat-i İlâhiyye-Ulûhiyyet mertebesi ise, bu mertebe’ye, Velâyet-İmâmet-Hilâfet ve Risâlet vererek,

kendine ayna ederek (Muhammedürrasûlüllah) demiştir.

Bunun üzerine, Risâlet mertebesi de, kendi aslını idrak ederek, (Lâ ilâhe illâ Allah) demiştir.

Ulûhiyyet mertebesi ise, bütün mertebelerinden (Muhammedürrasûlüllah) ilânı nı yapmıştır.

Genel manâ da Mü’min’ler ise (Lâ ilâhe illâ Allah- Muhammedürrasûlüllah) demek sûretiyle de her iki mertebeyi tasdik ve kabul ederek birleştirmişlerdir. İşte geçek manâ da “Muhammedürrasûlüllah” budur.

Her kim, bu İlâhi kelâmları, bulundukları hangi irfan mertebelerinden söylemişlerse, karşılığını da o mertebeden alcaklardır.

Bu hususta daha geniş bilgi (Kelime-i tevhid) isimli kitabımızda bulabilirsiniz.

Bir bakıma “Onunla beraber bulunanlar,” da bu hususlara tabi olup, Onu ifade edilmeğe çalışıldığı gibi tanımaktadırlar ki; gerçek irfan ehli Nü’min’ler bunlardır.

Yine o mü’minler, “kâfirlere karşı pek şiddetlidirler,”

“Ehli küffar” Yani hakikat-i örtücülere karşı ken-dilerinde olan tevhid-î bilgilerinden dolayı, onları koruma ve tatbik etme yönünden çok gayretli, yani şiddetlidirler Ayrıca onlar, ehli küfür, kendileri müslümanlara düşman gözüyle baktıklarından “düşmanlık” ise uzaklık olduğundan, kendilerinden bu vasıfla bahsedilmiştir.

“kendi aralarında ise pek merhametlidirler.” Bütün mü’minler bulundukları İmân ve ikân mer tebelerinden bir, birlerine çok merhametlidirler. Yani

Rahmâniyyet hakikatlerini bildiklerinden kendilerinde de aynı zuhurlar olduklarından bir birlerine çok yakındırlar. “Ruhemâ” ise zaten yakınlıktır ve “Hadî” isminin zuhurudur. “Küffar” ise “mudil” isminin zuhurudur ki; iki isim bir birinin tam zıddıdır. Bunları ancak kendi bünyesinde “Allah” (c.c.) lühü birleştirir. Birde “Kâmil İnsân” birleştirir çünkü hakikatlerine aşinadır.

“Onları rükû ediciler,” Bilindiği gibi bütün mertebeleri bünyesinde bulunduran namazın, rükünlerinden biri olan “rükû” namaz içinde, “Hakikat-i Museviyye” yi, ifade etmek-tedir. Kıldığı namazının içinde “rükû” halinde olan bir kimse o hareketinde, Museviyyet mertebesini kendi mertebesinde tatbik etmekle, merâtib-i İlâhiyyeden bir görevi yerine getirmiş olmaktadır. Bu da Allah-ı na olan kulluğunun gereğidir. Her mertebede olan kişiler için ayrı değerlendirilmesi lâzımdır.

“secde ediciler olarak görürsün.”

(Sücceden) “Secde” ise bilindiği gibi (fenâ fillâh) “Hakk’da fânî olmak” ise Îseviyyet mertebesi’dir. Bu da yine kıldığı namazın içinde secde halinde olan bir kimse o hareketinde de, Îseviyyet mertebesini kendi bünyesinde tatbik etmekle meratibi İlâhiyye’den bir görevi yine yerine getirmiş olmaktadır. Bu da Allah-ı na olan kulluğunun gereğidir. Bu mertebede de her mertebe de olan kişiler için ayrı değerlendirilmesi lâzım gelmektedir.

Böylece Mü’minlerden, manâyı Museviyyet ve Îseviyyet’de, (râdî) yani “râzı” olmaktadır. İşte bu İlâhi hali, irfan ehli olarak mü’minlerin varlığında (terahüm) açık ve muhatap olarak görürsün. Buyurulmaktadır.

“Allah Teâlâ'dan inayet ve rıza dilerler,” Yani kendine ve Hakk’a giden yolda Hakikat-i Muhammediyye üzere daha iyi ilerleyebilmeleri için Allah’dan lütuf taleb ederler. Ve (rıdâ) rızalık taleb ederler. Yani salât’ın iki rüknünde, o rükünlerin hakikatleri üzere Cenâb-ı Hakk’dan rızalık isterler. Bunun tahakkuku ile de, (merzî) yani kendilerinde razı olunmuşluk hakikati zuhur eder yani, bu fiilleri yönüyle onlar Hakk’dan râzı, hakk’ı n da onlardan râzı olmasını taleb ederler. Böylece bu mertebenin (râdıyye ve merdıyye) hali oluşmuş olur.

“yüzlerindeki nişâneleri,secdelerinin eserindendir.

Bu sıfat, onların Tevrat'taki vasıflarıdır.”

(Secde izi) İleride gelecek olan mü’minlerin Tevrât-ı Şerifte ki, vasıfları olduğunu “Tevrât-î” olan bu Âyet-i Kerîmeden açık olarak anlıyoruz. (Tevrat) Muse-viyyet mertebesinde Mü’minlerin vasfı “rükû” olduğu halde, “secde” izinden bahsedilmesi, yani onların bir mertebe daha yukarıdan! İseviyyet secde mertebesi daha gelmediği halde, secde izinden bahsetmesi, Museviyyet mertebesinin kemâlinin secde izinin, yani (isr) in yol izinin secde de bir üst makam, “secde” ile Îseviyyet’de (mahv-ı hal) “halin mahv-ı” ile sona ereceğini bildirmesidir.

Burada mü’minler Museviyyet’in bir üst, Îsevîy- yet makam-ı itibariyle ifade edilmektedirler. Museviyyet mertebesindeki secde “izi” “tenzih” dir. Rükûdan secdeye tenzih ile giden, Îseviyyet mertebesi teşbih-i ile kalkar. İşte Tevrat’ta bahsedilen secde izi budur. İkinci secdeye teşbih ile Îseviyyet “izi” ile giden mü’min oradan Nûr-u Muhammed-î “izi” ile kalkar ki; Hakikat-i Muhammed-î nin temsilcisi olarak tahiyyat-a oturur. İşte bu kemâlî bir makamdır diğerleri ise geçici hâldir.

Yani, namazda “kıyam-İbrâhimiyyet,” “rükû-Museviyyet,” ve secde-Îseviyyet” (hâl) dir, (hâl) ise geçici-değişkendir.

“Tahiyyat-Muhammediyyet”tir, bu ise makamdır ve kalıcıdır. İşte bu makamın eseri ise, tevhid-Nûr-u olan, nûr-u Muhammed’î dir.

(2/115) “Nereye dönerseniz Hakk’ın vechi orada’ dır,” hükmü yüzlerinde iz ve eser olmuştur. Bu gün yüzlerinin nûrundan, yarın ahiret’te ise bu mertebenin şanından onların yüzleri bütün yüzlerin içerisinden, secde ve tahiyyat’ın hakikat-i izlerinden her kes tarafından hemen tanınacaklardır. İşte bu onların Tevrat taki misalleri-temsilî-nitelikleridir. Terat’ta ki tanımlama “sıfat” mertebesi İncil-e dönük, İncilde ki, tanımlama ise Zât-a-Kûr’ân-a dönük bir tanımlama’dır.

“ve onların İncil'deki meselleri -vasıfları- ise bir ekin gibidir ki,” Belirtilen mîsal, henüz daha (Kûr’ân-î) yani, Zât-î hakikatler zuhur etmeden, mertebe-i Muhammediyye daha henüz âlem-i şehadete nüzül etmeden evvelki, Muhammed (a.s.) ve ümmet-i’nin bazı özellikleri, bir mîsal olmak üzere, mertebe-i Îseviyyet’ten, Onun zuhur mahalli olan, Hz. Meryem oğlu Îsa’nın, lisanından mîsalli olarak belirtilmiştir.

Ancak bu gün, (İncil) ismi verilen kitaplarda böyle bir tarif yoktur. O halde Kûr’ân-ı Kerîm’in inkâr edilemez şekilde tekraren ve dosdoğru olan bu mîsal-i ikinci def’a Hakikat-i Muhammed-î lisanından bizlere bildirilip bu hususta bilgi verilmektedir.

Yukarı da bahsedildiği gibi bu mîsal-haber evvelâ lisan-ı Îseviy’ye de zuhur etmiş ancak bu ve benzeri Âyetler gibi tahrif edilmiştir.

İkinci def’a ise lisan-ı Muhammed-î den bir daha yok ve kayb olmamak üzere Kûr’ân-ı Kerîm’de kayda girmiştir.

Bu mîsal manâyı Îseviyyet’ten, daha henüz gelmemiş, daha sonra gelecek olan, manâyı Muhammed-î nin nasıl bir vasıfta olacağı, kendi iç-öz hakikatleri tarafından anlatılmağa-izah edilmeye çalışılmasıdır.

Ancak; Îseviyyet hakikatinin , muhammediyyet Hakikatini, hakk’ı ile anlaması mümkün olmadığından, en azından, daha üstün bir mertebe de olacağının farkında olarak böyle bir misal ile, onlar gelmeden evvel onların özelliklerine göre bir fikir yürüterek, misal de belirtildiği üzere ifade edilmiştir.

Bu güzel misali, iki yönden, ümmetinin zâhiri ve bâtını, olmak üzere, inceleyebiliriz.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(8)