Vekâleti-lyehûdu ve-nnasârâ nahnu ebnâu(A)llâhi veehibbâuh(u)(c) kul felime yu'ażżibukum biżunûbikum(s) bel entum beşerun mimmen ḣalak(a)(c) yaġfiru limen yeşâu veyu'ażżibu men yeşâ(u)(c) veli(A)llâhi mulku-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâ(s) ve-ileyhi-lmasîr(u)
(Bir de) yahudiler ve hıristiyanlar, "Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız" dediler. De ki: "Öyleyse (Allah) size neden günahlarınız sebebiyle azap ediyor? Hayır, siz de O'nun yarattıklarından bir beşersiniz." (Allah) dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunanların da hükümranlığı Allah'ındır. Dönüş de ancak O'nadır.
Yahudiler ve hıristiyanlar, "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz" dediler. De ki: " O halde niçin günahlarınızdan ötürü (Allah) size azab ediyor?" Hayır, siz de O'nun yaratıklarından birer insansınız. O dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü Allah'ındır. Nihayet dönüş de O'nadır.
Mâide Suresi 18. ayet, Yahudi ve Hristiyanların kendilerini Allah'ın oğulları ve sevgilileri olarak görme iddialarını reddederken, Allah'ın mutlak egemenliğini ve dilediğini affetme veya azap etme kudretini vurgular. Ayet, 'oğullar', 'sevgililer', 'azap', 'günahlar', 'beşer' ve 'mülk' gibi anahtar kavramlar üzerinden bu teolojik tartışmayı dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ibn' kelimesinin aslen 'bina' kökünden geldiğini ve bir şeyin parçası, ondan türeyen veya ona bağlı olan anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ebnâullah' ifadesi, gerçek bir nesep ilişkisi değil, mecazi olarak Allah'a yakınlık ve özel bir statü iddia etme anlamında kullanılmıştır. İsfehânî, bu tür ifadelerin Kur'an'da mecazi anlamda kullanıldığını ve Allah'ın çocuk edinmekten münezzeh olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ebnâullah' ifadesini mecazi bir kullanım olarak açıklar. Ona göre, bu ifade, Yahudi ve Hristiyanların kendilerini Allah'a yakın, O'nun tarafından seçilmiş ve özel bir konuma sahip hissetmelerini dile getirir. Gerçek bir evlatlık ilişkisi değil, bir tür 'seçilmişlik' ve 'imtiyaz' iddiasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'Hubb' kelimesi, bir şeye karşı duyulan meyil ve isteği ifade eder. 'Habîb' ise sevilen demektir. Ayetteki 'ahibbâuhû' ifadesi, Yahudi ve Hristiyanların kendilerini Allah katında özel bir sevgiye mazhar görme, O'nun tarafından diğer insanlardan daha çok sevilme iddialarını dile getirir. İsfehânî, bu iddianın, Allah'ın adalet ve hikmetine aykırı olduğunu, zira Allah'ın sevgisinin amellere bağlı olduğunu ima eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hubb' kavramının Kur'an'da hem Allah'ın kullarına olan sevgisi hem de kulların Allah'a olan sevgisi bağlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki kullanım, Yahudi ve Hristiyanların kendilerine atfettikleri 'Allah'ın sevgilileri' olma statüsünün, Kur'an'ın genel mesajıyla çeliştiğini gösterir. Kur'an'a göre Allah'ın sevgisi, belirli bir ırka veya gruba özgü değil, iman ve salih amellere bağlıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'Azâb' kelimesi, bir şeyi engellemek, alıkoymak veya acı vermek anlamlarına gelir. İsfehânî, azabın genellikle bedensel veya ruhsal acıyı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'yüazzibukum' ifadesi, Yahudi ve Hristiyanların 'Allah'ın oğulları ve sevgilileri' oldukları iddiasının aksine, günahları sebebiyle Allah'ın kendilerine azap etmesinin mantıksızlığını ortaya koyar. Bu, Allah'ın adaletinin bir göstergesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'azâb'ı, nefse elem veren ve onu rahatsız eden her şey olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda, Allah'ın günahkârları cezalandırması, onların iddia ettikleri özel statüyle çelişir. Eğer gerçekten Allah'ın sevgilileri olsalardı, günahları yüzünden azaba uğramazlardı. Bu, Allah'ın hükümranlığının ve adaletinin bir delilidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'zenb' kelimesinin aslen bir şeyin sonu veya kuyruğu anlamına geldiğini ve mecazi olarak bir fiilin kötü sonucunu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'bi-zünûbikum' ifadesi, Yahudi ve Hristiyanların azaba uğramalarının nedeninin, iddia ettikleri özel statü değil, kendi işledikleri günahlar olduğunu açıkça ortaya koyar. Bu, Allah'ın adaletinin ve her kulun kendi amellerinden sorumlu olduğunun bir göstergesidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'zenb'i, Allah'ın emrine muhalif olan her fiil olarak tanımlar. Ayetteki kullanım, Yahudi ve Hristiyanların, Allah'ın kendilerine azap etmesinin sebebinin, O'nun emirlerine karşı gelmeleri ve günah işlemeleri olduğunu vurgular. Bu, onların 'oğullar' veya 'sevgililer' olma iddialarının geçersizliğini kanıtlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'Beşer' kelimesi, insanın dış görünüşünü, derisini ifade eder ve bu yönüyle diğer canlılardan ayrılır. İsfehânî, 'beşer'in genellikle insan türünü, yani etten ve kemikten yaratılmış varlığı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'entüm beşerün' ifadesi, Yahudi ve Hristiyanların ilahi bir statüye sahip olmadıklarını, aksine diğer tüm insanlar gibi Allah'ın yarattığı sıradan 'beşer' olduklarını vurgular. Bu, onların iddialarını çürüten temel bir argümandır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'beşer' kelimesinin Kur'an'da genellikle insanın biyolojik ve fizyolojik yönünü vurgulamak için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'bel entüm beşerün mimmen halaka' ifadesi, Yahudi ve Hristiyanların, kendilerini Allah'ın özel çocukları veya sevgilileri olarak görme iddialarının aksine, yaratılmış birer 'insan' olduklarını ve dolayısıyla Allah'ın hükmüne tabi olduklarını açıkça ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'Mülk' kelimesi, bir şeye sahip olmak, onu yönetmek ve üzerinde tasarruf yetkisine sahip olmak anlamına gelir. İsfehânî, Allah için kullanıldığında 'mülk'ün mutlak ve sınırsız egemenliği ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 've lillâhi mülkü's-semâvâti ve'l-ard' ifadesi, göklerin ve yerin tüm egemenliğinin Allah'a ait olduğunu vurgulayarak, Yahudi ve Hristiyanların iddialarının temelsizliğini gösterir. Allah'ın mutlak mülkiyeti, O'nun dilediğini yapma kudretinin bir delilidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'mülk'ü, bir şey üzerinde tam yetki ve tasarruf sahibi olmak olarak açıklar. Ayetteki kullanım, Allah'ın evren üzerindeki mutlak ve sınırsız egemenliğini pekiştirir. Bu, O'nun dilediğini bağışlama ve dilediğine azap etme yetkisinin kaynağıdır ve hiçbir kulun, ırkın veya grubun bu egemenlik üzerinde özel bir hakkı olmadığını gösterir.
Mâide Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(18) (Ve kâletil yehudü vennesara nahnü ebnaullahi ve ehıbbauHU, kul felime yüazzibüküm Bi zünubiküm* bel entüm beşerün mimmen haleka, yağfiru limen yeşaü ve yüazzibü men yeşa'* ve Lillâhi mülküs Semavati vel Ardı ve mâ beynehümâ* ve ileyhil mesîr;)
“Yahudiler ve hıristiyanlar, "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz" dediler. De ki: " O halde niçin günahlarınızdan ötürü (Allah ) size azâb ediyor?" Hayır, siz de O'nun halkettiklerinden birer insânsınız. O dilediğini bağışlar, dilediğine azâb eder. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her
şeyin mülkü Allah'ındır. Nihâyet dönüş de O'nadır.” Meseleleri bireysel görünce bu şekilde değerlendirmelere sapılıyor. Bizlerde Mûseviyyet ve oradan İsevîyyet mertebelerine ulaşmaya başlayınca Allah’ın zuhûrları olduğumuzu idrâk etmeye başlıyoruz ve Cenâb-ı Hakk’ın sevgililerinden oluyoruz yâni Cenâb-ı Hakk artık tecelli itibarıyla özel olarak ilgilenmeye başlıyor. İbrâhîm (a.s.) dan başlayan tevhid hakîkati Mûseviyyete gelindiğinden tam bir târikat hayatına dönüşüyor, Mûsâ (a.s.) ın hayatı okunup yaşantıya geçirildiğinde tam bir târikat yaşantısı ortaya çıkar. İsâ (a.s.) ın hayatı hakîkat mertebesi ve Efendimizin (s.a.v.) hayatı mârifet mertebesidir. Bu nedenle hangisinden bahsedilirse bahsedilsin bizden bahsediliyor olması bu sebeptendir.
Târikat ehline burada çok güzel bir uyarı vardır, Hakk yolunda yol aldıkça kendini üstün görmeye başlar ve hemen “sen beşersin, bunu sakın unutma” uyarısı burada karşısına dikilir.
Dilediğini mağfiret eder, dilediğine de azâb eder. Tabîi bu azâb göreceli olduğundan değerlendirilmesi de ona göredir, örneğin balığa rahmet olan suya, yaşamak için insân girse boğulup ölür ve ona azâb olur, o nedenle bunu bu şekilde değerlendirmek lâzımdır.
Dönüş O’nadır, O’ndan geldik O’na döneceğiz fakat O’ndan geldiğimizin farkında olmadığımız için varlığımızı kendimize bağlıyoruz ve Cenâb-ı Hakk’ta sen neyi nasıl bilirsen bil, dönüşün kendisine olduğunu belirterek uyarıyor. Bizler şimdiden aklımızı başımıza toplayarak O’na yönelirsek bu Âyet-i kerîmeyi daha dünyada iken tahakkuk ettirmiş oluruz.