Lekad kefera-lleżîne kâlû inna(A)llâhe huve-lmesîhu-bnu meryem(e)(c) kul femen yemliku mina(A)llâhi şey-en in erâde en yuhlike-lmesîha-bne meryeme veummehu vemen fî-l-ardi cemî'â(n)(k) veli(A)llâhi mulku-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâ(c) yaḣluku mâ yeşâ(u)(c) va(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)
Andolsun, "Allah, Meryem oğlu Mesih'tir", diyenler kesinlikle kafir oldular. De ki: "Şayet Allah, Meryem oğlu Mesih'i, onun anasını ve yeryüzünde olanların hepsini yok etmek istese, Allah'a karşı kim ne yapabilir? Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunan her şeyin hükümranlığı Allah'ındır. Dilediğini yaratır. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir."
Muhakkak ki, "Allah, ancak Meryemoğlu İsa Mesih'tir" diyenler kâfir olmuşlardır. (Onlara) de ki: " Allah, Meryemoğlu İsa Mesih'i, anasını ve bütün yeryüzündekileri helak etmek istese O'na kim engel olabilir? " Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti sadece Allah'a aittir. O, dilediğini yaratır. Allah, her şeye kadirdir.
Bu ayet, Hristiyanların Hz. İsa'yı ilahlaştırmasını reddederken, Allah'ın mutlak kudretini ve yaratıcılığını vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, inanç sapması, ilahi kudret ve yaratma fiili etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): K-f-r kökünün asıl anlamı bir şeyi örtmektir. Bu ayetteki kullanımı ise, Allah'ın birliğini ve Hz. İsa'nın sadece bir kul olduğunu örterek, hakikati inkar etme ve küfre düşme anlamındadır. Bu, imanın zıddı olan bir durumu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu'ya göre 'küfr', Kur'an'da Allah'ın lütfunu ve nimetlerini inkar etme, O'nun varlığını ve birliğini reddetme anlamında kullanılır. Bu ayette, Hz. İsa'yı ilahlaştırmak suretiyle Allah'ın mutlak birliğini inkar edenlerin durumunu tanımlar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): M-l-k kökü, bir şeye sahip olmak ve üzerinde tasarruf yetkisine sahip olmak demektir. Ayetteki 'kim O'na karşı koyabilir?' ifadesiyle, Allah'ın iradesine karşı kimsenin bir şeye malik olamayacağı, O'nun mutlak hükümranlığı vurgulanır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Mülk, bir şey üzerinde tam yetki ve tasarruf sahibi olmayı ifade eder. Bu ayette, Allah'ın dilediğini yok etme kudretine kimsenin engel olamayacağı, O'nun mülkünde mutlak tasarruf sahibi olduğu belirtilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): H-l-k kökü, bir şeyin varlığını sona erdirmek, onu ortadan kaldırmak demektir. Ayette, Allah'ın Hz. İsa'yı, annesini ve tüm yeryüzündekileri yok etme iradesine kimsenin karşı gelemeyeceği vurgulanarak, O'nun mutlak kudreti gösterilir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Helak, bir şeyin son bulması, yok olmasıdır. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın dilediği takdirde en yüce varlıkları bile yok etme gücüne sahip olduğunu, dolayısıyla Hz. İsa'nın ilah olamayacağını kanıtlamak içindir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mülk, bir şey üzerinde tam yetki ve tasarruf sahibi olmayı ifade eder. Ayette 'Lillahi mülkü'l-semavati ve'l-ard' ifadesiyle, göklerin ve yerin tüm egemenliğinin sadece Allah'a ait olduğu, O'nun mutlak ve sınırsız gücü vurgulanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, mülk kavramının Kur'an'da Allah'ın evren üzerindeki mutlak ve sınırsız egemenliğini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, Allah'ın yaratma ve yok etme gücünün, O'nun bu mutlak mülkiyetinden kaynaklandığına işaret edilir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): H-l-q kökü, bir şeyi yoktan var etmek, onu belirli bir ölçü ve düzene göre meydana getirmek demektir. Ayetteki 'yahluku ma yeşau' ifadesi, Allah'ın dilediği her şeyi yaratma gücüne sahip olduğunu, bu gücün sınırsız olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'halk' kavramının Kur'an'da Allah'ın mutlak yaratıcılığını ve evren üzerindeki egemenliğini pekiştiren temel bir kavram olduğunu belirtir. Bu ayette, Allah'ın dilediği her şeyi yaratma kudreti, O'nun ilahlık vasfının bir kanıtı olarak sunulur.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): K-d-r kökü, bir şeye gücü yetmek, onu yapabilmek demektir. 'Kadîr' sıfatı ise, Allah'ın her şeye mutlak surette gücünün yettiğini, hiçbir şeyin O'nun kudretinin dışında kalamayacağını ifade eder. Bu ayette, Allah'ın yaratma ve yok etme gücünün sınırsızlığı bu sıfatla pekiştirilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kadîr, Allah'ın sıfatlarından olup, O'nun her şeye gücünün yettiğini, hiçbir şeyin O'nu aciz bırakamayacağını gösterir. Ayetteki 'Allah her şeye Kadîr'dir' ifadesi, O'nun mutlak iradesinin ve kudretinin bir beyanıdır ve Hz. İsa'yı ilahlaştıranların yanlışlığını ortaya koyar.
Mâide Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(17) (Lekad keferallezîne kâlû innAllahe HUvel Mesîhubnü Meryem* kul femen yemlikü minAllahi şey'en in erade en yühlikel Mesîhabne Meryeme ve ümmehu ve men fil Ardı cemiy'a* ve Lillâhi mülküs Semavati vel Ardı ve mâ beynehüma* yahlüku ma yeşa' * vAllahu alâ külli şey'in Kadîr;)
“Muhakkak ki, "Allah, ancak Meryemoğlu İsâ Mesih'tir" diyenler kâfir olmuşlardır. (Onlara) de ki: "Allah, Meryemoğlu İsa Mesih'i, anasını ve bütün yeryüzündekileri helâk etmek istese O'na kim engel olabilir?" Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti sadece Allah'a aittir. O, dilediğini halkeder. Allah, her şeye kadirdir.” İsâ (a.s.) o güne kadar gelmiş olan insânların üstünde bir hayata sahip idi ve kendisinde böyle değişiklikler olması o günün insânlarını ona böyle bir ulûhiyyet verilmesi yoluna yönlendirdi. Onların hataları bu hâdiseyi sadece İsâ (a.s.) a has kılmalarıdır yâni Allah’ın zâti zuhûrunun sadece onda olduğunu zannetmeleridir ve bu hâdiselerin hakîkatleri o dönemlerde Efendimiz (s.a.v.) tarafından anlatılmadığı için yâni henüz Muhammedîyyet mertebesi gelmediğinden sadece aklı cüz’ileri ile değerlendirdiler. Ve Cenâb-ı Hakk’ı sadece bir birime sığdırıp sınırladıklarından mutlak küfür ehli yâni Cenâb-ı Hakk’ı örtücü oldular. Teşbih yaptılar fakat teşbihteki tenzihi yapamadılar ki, İsâ (a.s.) da kendilerine “evet ben sizin dediğiniz gibiyim” şeklinde bir şey demedi zâten onlar kendi anlayış ve akılları doğrultusunda bu sonuca vardılar.
İsâ (a.s.) ın gösterdiği mucizeleri görünce zanlarıyla ona Allah dediler. Aslında bu yönüyle Hıristıyanlarda bir miktar vahdet ilmi vardır ve gerçek İsevîyet İslâmiyete en yakın ilimdir.
Semâvat ve arz Allah’ın esmâi ilâhîyyesinin tecellileri içindir. Allah’ın bu âleme ihtiyâcı var mı, tabî ki yoktur, âlemlerin Allah’a ihtiyâcı var mı, tabî ki vardır, fakat bu şekilde ikisini ayırdığımızdada hata etmiş oluruz, şöyle dememiz gerekecek; bu âlemin zâhiri halk, bâtını Hakk’tır. Zâhir bâtının aynı olduğundan dolayıda âlem Hakk’ın gayrı değildir. İşte Hıristıyanlar bu ilmi bilmediklerinden doğrudan doğruya İsâ (a.s.) a Allah’tır dediler, sonuçta mertebeler itibarıyla meselelere bakılınca hepsi çözülüyor, bu şekilde bakılmaz ise aklı cü’z olduğu yerde döner durur, tâ ki aklı kûllden yardım alsın.