İçeriğe atla
Mâide 9Cüz 6 · Sayfa 108

Mâide Sûresi 9. Âyet

المائدة

Sohbete sor

Ve'ada(A)llâhu-lleżîne âmenû ve'amilû-ssâlihâti(ﻻ) lehum maġfiratun veecrun ‘azîm(un)

Allah, iman edip salih ameller işleyenler hakkında, "Onlar için bir bağışlama ve büyük bir mükafat vardır" diye vaatte bulunmuştur.

Mâide Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(9) (VeadAllahullezîne amenu ve amilus salihati lehüm mağfiretün ve ecrun azîm;)

“Allah, imân edenlere ve sâlih amel işleyenlere şöyle vaad etmiştir: Onlar için mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.” Ahirette şeytanın vaadlerine kanmış olanlar bu vaadleri bulamayacaklar ve şeytana hani sen bize bunları vaad etmiştin yerine getir diyecekler, şeytan ise onlara “ben vaadimden döndüm, siz vaadinden dönmeyen Allah’a tabî olsaydınız” diyecek. Taklidî imân ile dâhi olsa imân ehli olanlar bu Âyetin hükmüne tabiîdir.

Salih amel, “mânâsı Hakk’tan fiili kuldan olan amellerdir.” Hem mânâ hem fiil kuldan olursa bu da gayrı salih amel oluyor. Hem mânâsı hem fiili Hakk’tan olursa amel-i hakikî oluyor. Zâhiren yapılan bazı işler dünyalık gibi gözükselerde halka hizmet Hakk’a hizmet olduğu için sadece dinin vaazettiği ibâdet işlerini değil yaşadığımız sürece yaptığımız bütün işleri Hakk’a hizmet yönüyle yaparsak salih amel olur, fakat bu Hakk’a hizmet yönünü nefsimize kaptırdığımız zaman bu hükümden çıkıyor. Şeriat mertebesinde yapılan hem mânâsı hem fiili kuldan olan amellerde iki türlü bir kısım tamamen kendi nefsâniyetlerine dönük olarak bu amelleri yapıyorlar bir kısımda özünü idrâk etmeden ibâdet hükmü altında yapıyor işte bu kısım bunları düzgün yaparsa cennet ehli olabiliyor. İrfan ehli ise cennet değil Hakk ehli olma yolundadır, çünkü cennet ve cehhennem emmâre, levvâme mertebesindeki nefsi varlığı olanların düşündükleri bir oluşumdur, mülhime nefsten sonra bu hükümden çıkılıyor ve ilâhî nefs hükümleri altına giriliyor. Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir nokta yapılan fiiller aynı fiillerdir ancak kişinin düşüncesinde değişim olmaktadır ve seviyesi yükselmektedir. Örneğin namaz kılan iki kişiden birisi Fatiha okurken bunu beşeriyetiyle anladığı için mânâsı kuldan oluyor fakat diğeri okuduğu Fatiha’nın hakîkatini idrâk ederek okuduğu için mânâsı Hakk’tan fiili kendisinden oluyor, bunu günlük bütün işlerine genelleştirebiliriz. Kişi hakîkat mertebesine gelince bunların hepsinin Hakk olduğunu idrâk ettiğinde ve ortada Hakk’tan başka bir şey kalmadığından fiilin mânâsı da Hakk’tan fiili de Hakk’tan oluyor. Bunların mânâsıda fiilide kuldan olana ibâdet, mânâsı Hakk’tan fiili kuldan olana abdiyyet, mânâsıda fiilide Hakk’tan olana ubûdet denilmektedir.

Allah’ın vaadi mağfiret etmesi yâni günahlarını affetmesi, daha geniş mânâda ise o kişide artık bireysel kişiliğinin kalmadığının tescil edilmesidir.

Kişinin mağfiretinden sonra çok büyük mükâfat verilmesi demek Cenâb-ı Hakk’ın varlığının orada

tecellisidir. Kişinin kişiliği kalkıp mutlak mağfiret hâsıl olunca bunun bir karşılığının olması gerekiyor çünkü orada bir varlık var yine, işte o varlık Hakk’ın ta kendisi olduğunu idrâk etmesi en büyük karşılıktir. Efendimize (s.a.v.) mi’rac gecesi gösterilen en büyük Âyette budur, tek farkı kişiler kendi varlıklarında bunu müşâhede ederler Efendimizi (s.a.v.) orada bütün âlemlerde bunu müşâhede etti.