Ve'ada(A)llâhu-lleżîne âmenû ve'amilû-ssâlihâti(ﻻ) lehum maġfiratun veecrun ‘azîm(un)
Allah, iman edip salih ameller işleyenler hakkında, "Onlar için bir bağışlama ve büyük bir mükafat vardır" diye vaatte bulunmuştur.
Allah, iman edenlere ve salih amel işleyenlere şöyle vaad etmiştir: Onlar için mağfiret ve büyük bir mükafat vardır.
Bu ayet, Allah'ın iman eden ve salih amel işleyenlere vaat ettiği iki temel mükafatı, yani mağfiret ve büyük ecri ele almaktadır. Kelimelerin kök anlamları, bu vaadin kapsamını ve derinliğini ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Va'd (وَعْد), hayır ve şer için kullanılır. Ancak Kur'an'da mutlak olarak zikredildiğinde genellikle hayır için kullanılır. Bu ayette Allah'ın müminlere ve salih amel işleyenlere cennet ve sevap gibi hayırlı bir karşılık sözü verdiğini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Va'd, bir şeyin gelecekte olacağını haber vermek ve onu taahhüt etmektir. Ayetteki 'va'd', Allah'ın kudret ve hikmetiyle kesinlikle yerine getireceği, şaşmaz bir sözdür ve müminler için bir güvencedir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İman (إيمان), tasdik ve emniyet kökünden gelir. Allah'a iman edenler, O'nun vaatlerine güvenen ve kalpleri mutmain olan kimselerdir. Ayetteki 'âmenû' ifadesi, sadece dilde ikrarı değil, kalpteki derin tasdiki ve teslimiyeti vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzuzu'ya göre 'iman', Kur'an'ın temel kavramlarından biridir ve sadece 'inanmak'tan öte, 'güvenmek', 'kendini emniyette hissetmek' ve 'teslim olmak' anlamlarını da içerir. Bu ayetteki 'âmenû', Allah'ın vaadine tam bir güvenle karşılık verenleri ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman, kalple tasdik, dille ikrar ve organlarla amel etmektir. Ayetteki 'âmenû', Allah'ın birliğine, peygamberliğe ve ahiret gününe kesin bir inançla bağlananları tanımlar ve bu inancın salih amellerle bütünleştiğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Amel (عمل), bir işi yapmak, icra etmektir. Kur'an'da genellikle 'salih amel' şeklinde geçer ve Allah'ın rızasına uygun, iyi ve faydalı işleri ifade eder. Ayetteki 'amilû', imanın sadece bir iddia olmadığını, aynı zamanda pratik bir karşılığı olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Amel, kasıtlı olarak yapılan her türlü fiildir. 'Amilû' kelimesi, müminlerin imanlarının bir tezahürü olarak, Allah'ın emirlerine uygun, topluma faydalı ve ahlaki değerlere sahip işler yaptıklarını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Salah (صلاح), fesadın zıddıdır ve bir şeyin doğru, düzgün ve faydalı olması anlamına gelir. 'Salihât', hem dünya hem de ahiret için faydalı olan, Allah'ın şeriatına uygun her türlü fiili kapsar. Ayetteki kullanımı, imanın tamamlayıcısı olan iyi ve doğru eylemleri vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör'e göre 'salihât', Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahiptir; sadece ibadetleri değil, aynı zamanda ahlaki davranışları, sosyal sorumlulukları ve insanlara faydalı olmayı da içerir. Bu ayette 'salihât', müminlerin imanlarının pratik hayattaki yansıması olarak ele alınır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mağfiret (مغفرة), 'ğafara' kökünden gelir ve 'örtmek' anlamına gelir. Allah'ın mağfireti, kulun günahlarını örtmesi, affetmesi ve azabından korumasıdır. Bu ayette, iman ve salih amellerin karşılığında Allah'ın müminlerin günahlarını bağışlayacağını vaat ettiğini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Mağfiret, Allah'ın kulun günahlarını silmesi ve onu cezalandırmamasıdır. Ayetteki 'mağfiret', müminlerin hatalarının affedileceği ve ahirette temiz bir sayfa ile Allah'ın huzuruna çıkacakları müjdesini taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ecir (أجر), bir işin karşılığı olarak verilen bedeldir. Kur'an'da genellikle Allah'ın kullarına amelleri karşılığında vereceği sevap ve mükafat anlamında kullanılır. Ayetteki 'ecr', iman ve salih amellerin sadece günahların affıyla kalmayıp, aynı zamanda büyük bir ahiret mükafatıyla taçlandırılacağını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ecir, yapılan bir işin karşılığı olarak hak edilen ödüldür. Bu ayette 'ecr-i azîm' (büyük ecir) ifadesi, Allah'ın müminlere vereceği mükafatın büyüklüğünü, faziletini ve sonsuzluğunu vurgular, bu da cennet ve içindeki nimetleri kapsar.
Mâide Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(9) (VeadAllahullezîne amenu ve amilus salihati lehüm mağfiretün ve ecrun azîm;)
“Allah, imân edenlere ve sâlih amel işleyenlere şöyle vaad etmiştir: Onlar için mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.” Ahirette şeytanın vaadlerine kanmış olanlar bu vaadleri bulamayacaklar ve şeytana hani sen bize bunları vaad etmiştin yerine getir diyecekler, şeytan ise onlara “ben vaadimden döndüm, siz vaadinden dönmeyen Allah’a tabî olsaydınız” diyecek. Taklidî imân ile dâhi olsa imân ehli olanlar bu Âyetin hükmüne tabiîdir.
Salih amel, “mânâsı Hakk’tan fiili kuldan olan amellerdir.” Hem mânâ hem fiil kuldan olursa bu da gayrı salih amel oluyor. Hem mânâsı hem fiili Hakk’tan olursa amel-i hakikî oluyor. Zâhiren yapılan bazı işler dünyalık gibi gözükselerde halka hizmet Hakk’a hizmet olduğu için sadece dinin vaazettiği ibâdet işlerini değil yaşadığımız sürece yaptığımız bütün işleri Hakk’a hizmet yönüyle yaparsak salih amel olur, fakat bu Hakk’a hizmet yönünü nefsimize kaptırdığımız zaman bu hükümden çıkıyor. Şeriat mertebesinde yapılan hem mânâsı hem fiili kuldan olan amellerde iki türlü bir kısım tamamen kendi nefsâniyetlerine dönük olarak bu amelleri yapıyorlar bir kısımda özünü idrâk etmeden ibâdet hükmü altında yapıyor işte bu kısım bunları düzgün yaparsa cennet ehli olabiliyor. İrfan ehli ise cennet değil Hakk ehli olma yolundadır, çünkü cennet ve cehhennem emmâre, levvâme mertebesindeki nefsi varlığı olanların düşündükleri bir oluşumdur, mülhime nefsten sonra bu hükümden çıkılıyor ve ilâhî nefs hükümleri altına giriliyor. Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir nokta yapılan fiiller aynı fiillerdir ancak kişinin düşüncesinde değişim olmaktadır ve seviyesi yükselmektedir. Örneğin namaz kılan iki kişiden birisi Fatiha okurken bunu beşeriyetiyle anladığı için mânâsı kuldan oluyor fakat diğeri okuduğu Fatiha’nın hakîkatini idrâk ederek okuduğu için mânâsı Hakk’tan fiili kendisinden oluyor, bunu günlük bütün işlerine genelleştirebiliriz. Kişi hakîkat mertebesine gelince bunların hepsinin Hakk olduğunu idrâk ettiğinde ve ortada Hakk’tan başka bir şey kalmadığından fiilin mânâsı da Hakk’tan fiili de Hakk’tan oluyor. Bunların mânâsıda fiilide kuldan olana ibâdet, mânâsı Hakk’tan fiili kuldan olana abdiyyet, mânâsıda fiilide Hakk’tan olana ubûdet denilmektedir.
Allah’ın vaadi mağfiret etmesi yâni günahlarını affetmesi, daha geniş mânâda ise o kişide artık bireysel kişiliğinin kalmadığının tescil edilmesidir.
Kişinin mağfiretinden sonra çok büyük mükâfat verilmesi demek Cenâb-ı Hakk’ın varlığının orada
tecellisidir. Kişinin kişiliği kalkıp mutlak mağfiret hâsıl olunca bunun bir karşılığının olması gerekiyor çünkü orada bir varlık var yine, işte o varlık Hakk’ın ta kendisi olduğunu idrâk etmesi en büyük karşılıktir. Efendimize (s.a.v.) mi’rac gecesi gösterilen en büyük Âyette budur, tek farkı kişiler kendi varlıklarında bunu müşâhede ederler Efendimizi (s.a.v.) orada bütün âlemlerde bunu müşâhede etti.