Fasbir ‘alâ mâ yekûlûne ve sebbih bihamdi rabbike kable tulû'i-şşemsi ve kable-lġurûb(i)
O halde onların söylediklerine sabret ve güneşin doğuşundan önce de, batışından önce de Rabbini hamd ederek tespih et.
Ey Muhammed! Onların söylediklerine karşı sabret. Güneşin doğuşundan önce (sabah namazını) ve batışından önce de (öğle ve ikindi namazalarını kılarak) Rabbini Hamd ile tesbih et.
Bu ayet, peygambere hitaben sabır ve tesbih emrini içermektedir. Anahtar kavramlar, sabrın zorluklar karşısındaki duruşunu, tesbihin Allah'ı yüceltme eylemini ve zaman dilimlerinin bu ibadetlerle ilişkisini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sabır, nefsi, akıl ve şeriatın gerektirdiği şeylere hapsetmek veya onlardan alıkoymaktır. Ayetteki 'fasbir' emri, peygamberin müşriklerin sözlerine karşı metanetini korumasını ve tahammül etmesini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Sabır, nefsin hoşlanmadığı şeylere katlanmasıdır. Ayetteki bağlamda, 'söylediklerine sabret' ifadesi, inkarcıların olumsuz sözlerine karşı ruhsal dayanıklılığı ve sükuneti koruma emridir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Sabır (sabr), Kur'an'da genellikle zorluklar, musibetler ve düşmanlıklar karşısında gösterilen sebat ve metanet anlamında kullanılır. Bu ayette, peygamberin tebliğ görevini yerine getirirken karşılaştığı muhalefete karşı gösterilmesi gereken ahlaki bir erdem olarak öne çıkar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Tesbih, Allah'ı her türlü noksanlıktan uzak tutmak ve O'nu yüceltmektir. Ayetteki 've sebbih' emri, Allah'ı hamd ile birlikte anarak O'nun kemal sıfatlarını ikrar etmeyi ve şükran duygusunu ifade etmeyi gerektirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tesbih, Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih etmek ve O'nu kemal sıfatlarla anmaktır. Ayetteki 'bi-hamdi Rabbike' ifadesiyle birlikte kullanılması, tesbihin şükür ve övgü ile birleştiğini, Allah'ın lütuflarına karşılık O'nu yüceltme anlamını pekiştirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Tesbih kelimesi, Allah'ı her türlü eksiklikten arındırma ve O'nun mutlak kemalini ikrar etme anlamını taşır. Bu ayette, belirli zaman dilimlerinde (güneşin doğuşu ve batışı öncesi) yapılması istenen bir ibadet olarak, Allah'a sürekli yönelişi ve O'nu anmayı ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hamd, bir nimete karşılık övgü ve şükürdür. Ayetteki 'bi-hamdi Rabbike' ifadesi, tesbihin Allah'a şükür ve övgü ile birlikte yapılması gerektiğini, O'nun lütuflarına karşılık bir minnet ifadesi olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hamd, birine yaptığı iyilikten dolayı övgüde bulunmaktır. Allah'a hamd ise, O'nun kemal sıfatlarını ve nimetlerini itiraf ederek O'nu yüceltmektir. Ayette, tesbihin hamd ile birlikte yapılması, Allah'ın hem noksanlıklardan münezzeh olduğunu hem de övgüye layık olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Hamd (hamd), Kur'an'da genellikle Allah'a karşı duyulan şükran ve övgü anlamında kullanılır. Bu ayette, tesbih ile birlikte zikredilmesi, Allah'ı yüceltmenin aynı zamanda O'nun nimetlerine şükretmekle bir bütün olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Tulu', bir şeyin görünmesi ve ortaya çıkmasıdır. Ayetteki 'tulû'i'ş-şems' ifadesi, güneşin ufuktan yükselerek görünür hale gelmesini, yani sabah vaktini işaret eder ve bu vaktin tesbih için belirlenmiş bir zaman dilimi olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tulu', bir şeyin görünür hale gelmesi ve yükselmesidir. Güneşin doğuşu, yeni bir günün başlangıcını ve Allah'ın kudretinin bir nişanesini temsil eder. Bu vakitte tesbih emri, günün başlangıcında Allah'ı anmanın önemini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Gurûb, bir şeyin batması ve gözden kaybolmasıdır. Ayetteki 'el-gurûb' ifadesi, güneşin batışını, yani akşam vaktini belirtir ve bu vaktin de tesbih için belirlenmiş bir zaman dilimi olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Gurûb, bir şeyin batması ve gizlenmesidir. Güneşin batışı, günün sonunu ve Allah'ın kudretinin bir başka nişanesini temsil eder. Bu vakitte tesbih emri, günün sonunda Allah'ı anmanın ve O'na şükretmenin önemini vurgular.
Kâf Sûresi
Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.
Resülûllah efendimize yapılmış olan bu tavsiye, biz ümmetine ilgilendirmektedir.
Öncelikle kendi bünyemizde bulunan nefsi emmare kaynaklı hayal ve vehim söylediklerine ve daha sonra afakta bulunan zuhurların hayal ve vehminden kaynaklı olan aslı olmayan söylediklerine sabredilmesi gerekir bunun içinde nefsi ile sabredenler ile beraber olmak gerekir. (Murat Derûni)
(Vasbir nefseke meallezine yed'une rabbehum bil ğadati vel aşiyyi yuridune vechehu ve la ta'du aynake anhum turidu zinetel hayâtid dunya ve la tuti' men ağfelna kalbehu an zikrina vettebea hevahu ve kane emrûhu furuta.) Kehf (18/28) “Sabah akşam Rabblerine, O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte ol. Dünyâ hayâtının zînetini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma. Kalbini bizi anmaktan gâfil kıldığımız, boş arzularına uymuş ve işi hep aşırılık olmuş kimselere boyun eğme.” Bu Âyet-i Kerîm’e çok dikkatimi çeken bir Âyet-i Kerîm’e idi, bu Âyet-i Kerîme’nin yaşantısını kendime düstur edindim ve halâ da devam ediyor.
Nefsinle sabret, nefsinle sabretmesini öğren, sabrın nefsle yapılmasını tavsiye ediyor Cenâb-ı Hakk, o nefsinle sabreden kimselerle birlikte, demek ki sabretmenin özelliklerinden birisi sabredenleri bulup onlarla ünsiyet edip birlikte sabretme yolunu seçmek ve onlardan dayanak almak, insan kolay kolay yalnız başına yapamaz, yapsa da çok ileri götüremez. O kimselerle ki onlar Rablarını davet ediyorlar, sabah ve akşam ve Rab’larının vechini talep ediyorlar, bakın cenneti değil ve sakın onlardan gözlerini ayırma. Sıkıntılı zamanlarda okunduğunda hemen faaliyete geçen bir Âyettir, herkesin ezberleyip okumasını tavsiye ederim, çünkü ne cennet, ne mal ne mülk var, sadece Rabbının vechi var ve nefsi, yani kişinin bütün varlığını devreye sokuyor. Dünyayı talep eden ve kalbi gaflette olan kimselere uyma, zikrimizden gaflette olanlara uyma, onlar hevasına tabi olan kimselerdir, o zaman işinde aşırı gitmiş olursun, yani İlâh-î hükümlerin dışına çıkmış olursun. Nefis mertebesinde, nefis eğitiminde bu Âyeti Kerime çok büyük yol göstericidir.[46] “ İz- -T-B- ”
Ve bu eğitim sonucu Fenâfişşeyh, Fenâfirresül ve Fenafillah eğitiminin sonucu güneşin doğuşu Hakikat-i ilahiyye güneşi ve bekabillah’ın doğuşundan ve bu yaşam içinde fenâfillah kendinde bulunan hakkk’ı mahrem olanlardan gizlemediğin zamanlarda “bi’hamdihi” rabbinin hamdi ile tesbih et. Yani kendi anlayışın ille değil rabbin nasıl hamd ediyor ise öyle hamd et.
“Ve sebbih bihamdi rabbike”
(Ve sebbih) Bu kelime “Tesbîh et” mânâsına emir’ dir. Genelde tavsiye yönlü kullanılır. Ancak aslında emir’dir. O halde bu emri alan kimsenin, “Nasıl”? diye, sorması lâzım gelecektir. cevabı, “bihamdi” yani “hamd ile” olmaktadır. O halde yine sorulacaktır, nasıl bir hamd ile? diye. Cevabı “rabbike” Yâni, (senin rabb’ının hamdı ile) olarak gelmektedir.
(1) Senin rabb’ın, ne demektir.?
(2) Hamd gerçek mânâda nedir.?
(3) Hitap, bu Âyet-i kerimeyi okuyan kimseye ve onun mertebesine, uygun olduğuna göre ise, okuyanın, bulunduğu mertebesinin, “rabb’ı nın hamdı” nasıldır.?
(4) Secde ve “secde” ehli ne demektir.? Niçin “rükû” ehli denmemiştir.
İşte bu veya diğer Âyet-i kerimelerde bildirilen hususları kendi ifadeleri yönüyle incelemez isek, o zaman sadece zâhirî “meal” yönüyle hiçbir tefekkür yürütmeden okuyup geçmiş oluruz. Bu da çok güzeldir ama Âyet-i kerîme’leri Ulûhiyyet-in işaretleri olarak bilir ve o anlayışla bakarsak o zaman Rabb’ı mızı daha burada iken müşahede etmiş oluruz. Çünkü zâten kendi ifadesiyle bizimle beraberdir. Ancak biz ise, nefsimizle beraber olduğumuzdan, onunla yaşadığımızın farkında değiliz. Şimdi yukarıda bahsedildiği üzere Âyet-i Kerîmeyi, sırayla tekrar incelemeye çalışalım.
(1) Senin rabb’ın, ne demektir.?
Yukarıda da bahsedildiği üzere “Rabb” anlayışının üç türlü olduğu bildirilmiş idi. Tekrar hatırlayalım.
Bilindiği gibi (Rabb’lık-Rubûbiyyet) “mürebbiye, eğitim,” toplu olarak “Esmâ” mertebesini ifade eden isimlerdir.
(Rabb’ike) ise (senin Rabb’in) demektir. Bu ise üç şekilde anlaşılır.
Birincisi: Rabb-ül erbâb, Rabb’ların Rabb-ı olan genel kullanışta (Allah) (c.c.) diye bilinen Hakk’tır.
İkincisi: Rabb’ül has, kişiyi genel mânâ da hükmü altında tutan Esmâ’ül Hüsnâdan olan bir isimdir. Bu ismin özellikleri o kişide daha çok zuhurda’dır. Ancak bütün isimler bütün kişilerde mevcuttur, “has” isim ise o kişiyi daha çok hükmü altında tutan isimdir. Ancak güzel bir İrfân-î eğitim ile “Rabb-ül has” tan “Rabb-ül erbâb’a yükselme imkân-ı vardır.
Üçüncüsü: Rabb’ül nefs veya Rabb’ül hayal, dir. Yâni kişinin kendi aklınca farkında olmadan zan ettiği ve kendi cüz-i aklınla hayal ve nefsinde kurguladığı ve kendinin var ettiği nefs-î Rabb-ı dır.
İşte Âyet-i Kerîme’de bahsedilen, (Rabb’ike) “senin Rabb’in” hükmü, kişinin, yukarıda bahsedilen Rabb anlayışlarından ikincisi olan “Rabb-ül has” tır.
İşte ancak bu anlayıştan sonra, “senin rabb’ı nın hamdıyla tesbih et” hükmü faaliyete geçebilecek ve burada ki “tesbihat” ancak o zaman hakkıyla gerçekleşmiş olacaktır.
(2) Hamd gerçek mânâda nedir.?
Genelde hamd, teşekkür ve övgü anlamında kullanılır. Ancak gerçek mâhiyyet-i çok daha başkadır. Hakikatte ise hamd-ı Ancak Allah (c.c.) yapar kulun beşer yönü bundan âcizdir. İşte o yüzden, (Elhamdülillâh) “hamd Allah-a mahsustur.) Hamd-ın sekiz mertebesi (salât-namaz) isimli kitabımızda, daha değişik diğer yönüyle de, (13 ve hakikat-i İlâhiye) isimli kitabımızın son bölümlerinde bahsedilmiştir, dileyenler oralara bakabilirler.
(3) Hitap, bu Âyet-i kerimeyi okuyan kimseye ve onun mertebesine, uygun olduğuna göre ise, okuyanın, bulunduğu mertebesinin, “rabb’ı nın hamdı” nasıldır.?
O halde bu mertebenin hakikatlerinin iyi anlaşılması ve kısmen’de olsa kendini ağırlıklı üzerinde tesiri olan “ismi- esmâ” sını idrak etmesi gerekecektir. Daha sonra bu esmânın kendi faaliyeti itibariyle hamdi’ni yâni övgüsünü öğrenip onun hamdıyle-övgüsüyle hamdetmeye başlaması lâzım gelecektir.[47] “ İz- -T-B- ” Daha sonra;