Vestemi' yevme yunâdi-lmunâdi min mekânin karîb(in)
(Ey Muhammed!) Çağırıcının yakın bir yerden sesleneceği gün, (o sese) kulak ver.
Bir münadinin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver.
Kâf Suresi'nin 41. ayeti, kıyamet gününde gerçekleşecek olan çağrıyı ve bu çağrının yakınlığını vurgulamaktadır. Ayet, işitsel bir olayı ve mekanik bir yakınlığı bir araya getirerek, ahiret gününün kaçınılmazlığını ve herkes için erişilebilirliğini dilbilimsel olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'semâ'' kökünün genel olarak işitmeyi ifade ettiğini, 'istimâ''nın ise özel bir dikkat ve yönelme ile dinlemek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'İstemi'' emri, kıyamet günündeki çağrıya karşı müminlerin uyanık ve dikkatli olmaları gerektiğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'istemi'' fiilini, 'dinle ve kulak ver' anlamında mecazi bir emir olarak açıklar. Burada kastedilen, çağrının gerçekliğini ve önemini idrak etmektir, sadece fiziksel olarak duymak değil.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'semâ'' kavramının sadece fiziksel işitmeyi değil, aynı zamanda ilahi mesajı anlama ve ona icabet etme boyutunu da içerdiğini belirtir. 'İstemi'' emri, bu ilahi çağrıya karşı sorumluluk bilincini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'nâdâ' fiilinin, birini uzaktan veya yüksek sesle çağırmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yünâdî' ifadesi, kıyamet gününde gerçekleşecek olan çağrının herkes tarafından duyulacak ve kaçınılmaz bir nitelikte olacağını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nidâ''nın, birini seslenerek çağırmak olduğunu ve genellikle uzaktan veya yüksek sesle yapıldığını açıklar. Ayetteki kullanımı, çağrının evrensel ve belirgin olacağını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'nidâ'' fiilinin Kur'an'da genellikle önemli bir olayı veya mesajı duyurmak için kullanıldığını belirtir. Burada, kıyamet gününün başlangıcını işaret eden ilahi bir çağrıya işaret edilmektedir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'münâdî' kelimesinin, 'nidâ' eden, yani seslenerek çağıran kişi olduğunu belirtir. Ayetteki 'el-münâdî' ifadesi, kıyamet gününde insanları hesaba çekmek üzere çağıracak olan meleği veya ilahi bir gücü temsil eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'münâdî'nin, 'nidâ' fiilinin ism-i fâili olduğunu ve çağırma eylemini gerçekleştiren varlığı ifade ettiğini açıklar. Bu bağlamda, çağrının kaynağını ve otoritesini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'münâdî'nin, bir şeyi duyurmak veya birini çağırmakla görevli olan kimse olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, kıyamet günündeki çağrının belirli bir görevli tarafından yapılacağını ima eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mekân' kelimesinin, 'kevn' kökünden türediğini ve bir şeyin bulunduğu yeri ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'mekânin karîbin' ifadesi, çağrının gerçekleşeceği yerin fiziksel veya mecazi olarak yakınlığını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn, 'mekân'ın, bir şeyin istikrar bulduğu veya bulunduğu yer olduğunu açıklar. Burada, çağrının belirli bir yerden geleceğini ve bu yerin 'yakın' olarak nitelendirilmesinin önemini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'karîb' kelimesinin, mesafenin azlığını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'mekânin karîbin' ifadesi, çağrının gerçekleşeceği yerin fiziksel olarak yakın olabileceği gibi, kıyamet vaktinin yakınlığını da mecazi olarak ifade edebilir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'karîb' kelimesinin, hem fiziksel yakınlığı hem de zamanın yakınlığını ifade edebileceğini belirtir. Bu bağlamda, kıyamet gününün ve çağrının kaçınılmaz ve beklenenden daha yakın olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kurb' kökünün, hem mekan hem de zaman açısından yakınlığı ifade ettiğini açıklar. Ayetteki 'karîb' kelimesi, çağrının herkesin duyabileceği kadar yakın bir yerden geleceğini ve kıyametin vaktinin de yakın olduğunu ima eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'kurb' kavramının sadece fiziksel yakınlığı değil, aynı zamanda ilahi adaletin ve hesap gününün kaçınılmazlığını ve erişilebilirliğini de ifade ettiğini belirtir. 'Yakın bir yerden çağrı', bu ilahi adaletin herkes için geçerli olacağını vurgular.
Kâf Sûresi
Aslında “münadi” çağırıcı her an seslenmektedir. O sese kulak verebilme için, bir irfan ehli tarafından bu kulak ayarlarının yapılması ve bütün varlığının kulak ve işitici olması gerekir. Aksi takdirde böyle bir sesi duymayı çok beklersin…
فَلَمَّا قَضَى مُوسَى الأَجَلَ وَسَارَ بِأَهْلِهِ أَنَسَ مِنْ
جَانِبِ الطُّورِ نَارًا قَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي أَنَسْتُ
نَارًا لَعَلَّى أَتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ أَوْ جَذْوَةٍ مِنَ النَّارِ
لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ
(Fe lemmâ etâhâ nûdiye min şâtııl vâdil eymeni fîl buk’atil mubâreketi mineş şecerati en yâ mûsâ innî enallâhu rabbul âlemîn.)
(28/30) “Böylece oraya geldiği zaman vadinin sağ tarafından, mübarek yerdeki ağaçtan nida edildi: "Ey Mûsâ! Muhakkak ki Ben, âlemlerin Rabbi Allah'ım."
Burası dıştan fiili bir tecelli ile olan hakikâti Mûseviyye’nin yani Mûsâ (a.s.)’a peygamberliğin indirilmeye başladığı ilk yerdir.
Her birerlerimizde bu hâdisenin oluşması bu hakikâtlerin idrâk edilmesine bağlıdır, tabî ki Mûsâ (a.s.) gibi bize de ağaçtan bir nida gelecek değildir ancak kendi bireysel hakikâtimizde bunun açılması gerekmektedir. Mübarek yerdeki ağaçtan murat âlem ağacıdır. Cenâb-ı Hakk (c.c) âlemin her bir yerinden bizlere seslenebilir, tabî herkese kendi bulunduğu mertebesinden seslenir, Mûsâ (a.s.)’a seslendiği mertebede “kelimullah” mertebesidir. Kelâm ise kulağa hitâp etmektedir yani bu mertebe göze hitâp eden görüş mertebesi değildir. Bizlerde hakikâti ilâhîyyeyi kendi varlıklarımızda duymaya başladığımız zaman Mûsâ (a.s.)’a olan tecelli bizlere de bu tecelli bulunduğumuz yere göre daha yüksek bir taraftan yani sağ taraftan olmaktadır.
Ağaç hükmünde olan bireysel varlığımızdan Cenâb-ı Hakk (c.c) bize seslenmekte ve bu ağacın yandığı yer ise gönül âleminin ışımasıdır. Gönül âlemimizden gelen bu ışığa doğru gidersek bu ışık bize yolumuzu gösteriyor ve bu sözleri de duyabiliriz.
“inni” ve “enallahu” olarak iki defa vurgu yapılması, birisi batıni mânâda ahadiyyet mertebesi olarak “inni” ifâdesidir, “ennallahu” ise uluhiyyet mertebesinden olan ifâdedir.
Mûsâ (a.s.)’ın mertebesi rububiyyet mertebesinden olduğundan aldıkları bilgiler de bu mertebeden olmaktadır, kendilerine hitâp uluhiyyet mertebesinden olduğu halde ulaştıkları yer esmâ mertebesi olduğundan ancak bu mertebe îtibarıyla anlamaktadırlar.
Vadinin sağ tarafından nida edilmesi, nefsi külle aklı küllden nida edilmesidir.
Bu şekilde gelen hitâplarda dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta şudur: eğer ses tek bir yönden geliyorsa o mahlûk sesidir eğer kişi bu sesi bütün varlığıyla mekânsız, zamansız hissediyorsa o rahmâni bir söz olmaktadır. “İz- -T-B”
(27/Neml-karınca Sûresi) isimli kitabımızdan benzeri aynı âyetlerininde yorumlarını ilâve edelim.
فَلَمَّا جَاءَهَا نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ
حَوْلَها وَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
(Fe lemmâ caeha nûdiye en bu burike men finnâri ve men havleha ve sübhânellahi Rabb’il âlemîne)
(Neml/27/8) “Ne zaman ki oraya vardı, kendisine _öyle seslenildi ki: Bu ateşte olan da ve bunun etrafında bulunan da mübarek kılınmıştır ve âlemlerin Rabbi olan Allah - Teâlâ - münezzehtir.”
“Fe lemma caeha” vatka ki o ateşin oraya vardı, ateşin olduğu yere geldi. Gözlerimizi kapatalım Mûsâ (a.s.) mı seyr edelim. Ateşin önüne oraya geldiği zaman Mûsâ (a.s.) ma “nûdiye” seslenildi. “en burike” Sana mübarek olsun, mübarek haldesin, mübarek bir yerdesin diye “Men fin nari:” kim ki o ateşin içine girdi, Gerçi bazı mealde ateşin civarında olan diyor da, ama Âyet “Finnari” ateşin içinde diyor. Veya yaklaştı diyelim. Sıcaklığını hissetti oraya kadar geldi. “ve men havleha.” Yani ateşin içinde olan ve çevresinde olan “burike” mübareklendirildi, nurlandırıldı. Bereketli kılındı. Yani orada Tur Dağının diğer yerlerinde o anda mübarekleştiği o mevkinin –ateş ve ateşin çevresinde olan o sınır mübareklendi. Ve ateşin içine giren Mûsâ (a.s.) da mübareklendi. İşte bu hâdise Mûsâ (a.s.) ma nübüvvetinin ilk verildiği devredir, çünkü İlâh-î hakikat ile Hakk’tan bizâtihi kendisine ilk nida geldi. İlk “Mûsâ kelimullah” lâfzı da burada başlıyor. Bir bakıma Mısırdan dönüşte Tevrat’ı şerifi alırken C. Hakk’la konuşması “Mûsâ kelimullah” olmasını hazırlıyor. Ama burası başlangıcı “nûdiye” seslenildi. “en burike” Mübareklendin diye seslenildi. Nereden gaipten “ve men havleha ve sübhanallahi rabbil âlemin.” Âlemlerin rabbi olan Allah her şeyden sübhandır. Tenzih edilir. Oraya gittik mi hayalimizde de olsa, buraları duyduk mu kelâmen dahi olsa bir yakınlığımız oldu bu mertebeye. Şimdi biz bunu kendi bünyemizde nasıl yaşayacağız. Tekrar başa gelip oraya bakalım. Yani seyri sülûk yolunda nasıl bir hal olması lâzımdır. Buradaki ilâh-î zât tecellisinin mûseviyyet mertebesi olarak yukarıda Âyetler başka bir formda idi. Buradaki Âyetler hakîm ve alîm in yanından gelen Âyetlerle başladı. Zâti bilgileri vermeye başladı. Kıssa içinde. Yukarıdakiler genel bilgilerdi. Şimdi tekrar 7. Âyet’ten başa gelelim.
Mûsâ (a.s.) ve ailesi kimdir?
Bizim varlığımızda Mûseviyyet mertebesinin bir ailesi var. Burada öyle yazıyor. Kûr’ân-ı Kerîmde’ki hikâye tarzı olan eğitimler sadece o peygamberlerin şahsına ait olan şeyler değil. Her birerlerimizi bireysel olarak da ilgilendiren ve bizlerde mertebeleri olan yaşantılardır. Çünkü zaman, zaman konuşuluyor ya, ne var Âlemde o var Âdemde. O halde ne varsa Âdem’de, Mûsâ (a.s.) da var. Âdem’de hepsi varsa. Meratip mertebe olarak o da var. Olmazsa Âdem olmaz zâten. O zaman diğer varlıklar gibi sadece kendilerine has özellikleri olan bir takım silüetler olur. Radyoda her şey var mı? Yok. Masa da her şey var mı? Yok. Masalık var sadece. “ÂDEMİN” özelliği kendisinde her şeyin bulunması. Hem müspet hem menfi olarak zıt esmâların tamamının bulunması. Her birerlerimiz nesli ademî olduğumuza göre her birerlerimizde bu özellik vardır. Biz kendimizi tanımıyoruz. Ne yazık ki çok ucuza o kadar “bisemenin yahsin” satılıyor. Umulur ki akıl edersiniz. Bir derviş Mûseviyyet mertebesinden yola çıktığında bunları yaşaması lazım. Daha evvelkiler de yaşamayacak mı? Onlar da yaşayacaklar. Oraya doğru yola çıktıkları için bunlardan haberi olacak. Meselâ yola çıkan kimseler rehbere sorar 5 km den sonra nereye varacak o köye gelmeden bilgilerini alır. Oraya gidince yabancılık çekmez. Diyelim emmâre, levvâme, mülhime, insân daha museviyyet mertebesine gelmedi. Oradan bilgi alması hikâyesini okuması gerekir. Alması gerekli ki, oraya ulaştığında Şuhut etsin. İseviyyet mertebesindeki bir kişi okuyacak mı? Okuyacak hepimiz okuyacağız. Daha aşağıda olanları oraya doğru ulaştırmak için, yukarıda olanlar da tekrar geriye dönüp teferruatlarıyla o mertebeyle daha geniş sahasını daha geniş mânâ da daha küçük parçalara bölerek tanınması yönünden okunması lâzımdır.
Genel olarak bir hikâye’yi okuduktan sonra genel bir idraka ulaşıldıktan sonra o öğrenilmiş olur. Ama tamı tamına öğrenilmiş olmaz. Sonra onu ayrıştırarak. Meselâ İstanbulun fethini bir tarihçi daha teferruatlı anlatır. Bir kişi bir mertebeye geldimi artık oraya ihtiyacı yok değil. Kim hangi mertebeye gelmişse her mertebeden hissemiz vardır. Kûr’ân-ı Kerîm sonsuz derya, bir Âdem (a.s.) 30 kaseti var. Bitmek bilmiyor. Âdem daha işin başlangıcıdır. Bunlar alîm ve hakîm olanın düzenlediği bilgi yaşantı hakikatlerdir. Esmâ-i İlâhiyye’nin hepsi bizim ailemiz bizim varlıklarımız. Biz onlardan her türlü istifade ediyoruz. Fiziki mânâ da bir aile değil. Esmâ-î ilmî mânâ da bir ailedir. Bu âileyi birlikte tutmak esmâ-i İlâhiyye’nin hepsine hâkim olmakla mümkündür. Esmâ-i İlâhiyye’nin bir kısmını tahakkuk ettirirsek, bir kısmını atarsak sen yaramazsın diyerek o aileyi parçalamış oluruz. Bizim mutlak ailemiz o esmâ-i İlâhiyye’dir. Dışarıdaki, ailelerimizde dünya için mutlak aile’dir fakat fiziki mânâ da ailedir. Bünyemizde olan esmâ-i İlâhiyye, ise Rûh-î mânâda ailemizdir, hepsi bizim ailemizdir. Biz o doku ile var olan insânlarız. Yani “Esmâ-ül Hüsnâ” dokusu ile var olan insânlarız. Varlığımızda, ruhumuzda, hepsinin yeri, mertebesi ve kaydı vardır. İşte bu aile daha henüz hepsi faaliyete geçmemişken karanlıktayken batındayken, o mertebe de, mertebei Mûseviyyet, o mertebenin reisi iken, Mûsâ (a.s.) reis Esmâ-ül Hüsna’ya hakîm ve alîmden geliyor. İşte Mûsâ (a.s.) öyle bir hale geldi ki Tur Dağını geçerken Turu Sinâ -tur-u sîne’ dir. 9. turu yaparak yüksel di. Mûsâ (a.s.) 9. mertebeye geldiğinde daha ileriye gitmek istedi. Ama etraf karanlıktı, o halde iken” nudiye ya Musa:” Ümitsiz olma ya Mûsâ, “yüksektesin.” Oyüksekten kasıt, idrakinin helezon şeklinde yükselmesidir. İşte Mûseviyyet mertebesinde bir idrake ulaştı. Bu yer ise Mûseviyyet mertebesinin kemâlâtı değil daha henüz ortalarında’dır.
Mûseviyyet mertebesi nerede başlıyor? Şuayb (a.s.) mın eğitimi ile tahakkuk ediyor. Medyenden Mısıra gitmesi Mûseviyyet mertebesinde dolaşmaya başlaması oluyor. Artık belirli yerlere geldiğinde önüne Tur Dağı çıkıyor. Tur Dağının yüksekliğine geldiği zaman –Mûseviyyet mertebe-sinde bazı aşamalar yaptıktan sonra Tur-i Sinâda şaşkın kalıyor. Neden? Diyelim Rahîm ismi Rahmân ismi merhamet edecek bir şeyler arıyor –mechulde kalıyor ya cehl ismi aydınlanmak istiyor. Orada Nûr-u Muhammediyye ye ihtiyaç vardır. Hakikati Muhammediyye Nûr-u –o ateş-oradan yardım geliyor. Biz hangi mertebeye gelmiş isek bize oradan nida olunur. O mertebenin bir sonrasının ışığı açılır. Tarikatin gerçek hakikati ilimdir. İrfaniyyettir. Hakikati İlâhiyyenin seyrini takip etmektir. Her şey kendi kemâlinde gidiyor. Mûsâ “Muşa” denizden gelendi. Denizden çocukken Büşra diye geliyor. Büyüdüğünde “nûdiye” diye nidâ olunuyor ona. Yeter ki biz Mûsâ’lık niyetinde olalım. Onlar geliyor zâten bize, biz yolda olduğumuz sürece. O yolda, alîm ve hakîm den zâten geliyor.
Ne zaman nidâ olundu? Tur Dağına çıktığı zaman nidâ olundu, yerdeyken ve ovadayken nidâ olundu demedi. Ovada demek kendi nefsi yaşantısı demektir. Yukarıya çıkmak şuurlanmak araf diyorlar ya ariflik, o mertebede. Mûsâ aslında sin ve mim. Hakikati Muhammediyye’nin, Mûseviyyet metebesindeki müşahedesi demektir kendi başına bir varlık değil. İşte Mûsâ (a.s.) o satranç taşların-dan bir tanesidir, Hakikat-i Muhammediyye, oynayan Muhammed (a.s.) dır. Muhammed (a.s.) hepsinde mevcuttur. Neden? Çünkü oynayan kişi nasıl o taşların hepsinde hakimse, istediği yere koyabiliyorsa Hz. Rasûlüllah da bütün onların hepsinde tasarruf ediyordur. Hepsinde kendi mertebesi vardır. Varlıkları ona bağlıdır. Oyuncu olmasa o taşlar ne işe yarayacaktır. Hiç bir işe yaramayacaktır.
Oyuncunun oyununu oynaması için o taşlar yani o varlıklar yani Peygamberân hazerâtı’nın ve onlara bağlı kavimlerin Hz. Rasûlülah’ın, genel ümmetinin varlıklarıdır. Bu yüzden oyunun oynanması için sahneye konan elemanlardır. Ama oyunu oynayan ve oynatan Hz. Rasûlülah Efendimiz (a.s.) İşte burada o mertebeden nida olundu ki Ya Mûsâ o da ehline söyledi. Orada ehline söyleyip, ehlini orada bırakıp, ehlini bırakıp bizâtihî kendisi gitmesi ne demektir. “Esmâ-ül Hüsnâ”yı durdurdu orada Zât-ı ile gitti ateşin yanına. Kendisi esmâ mertebesi ağırlıklı olduğu halde, Esmâ-i İlâhiyye’lerin zuhur mahalli olduğu halde kendisi Mâseviyyet zâtıyla gitti Hakikati Muhammediyye ye, oradan ihtiyacını talep etmeye.
İşte oradan aldığı ışık, nûrla geriye dönerim dedi. Ateşin yanında insân vardır dedi, o mantıkla gitti ateşin yanına ve insânın olduğu yerde hayat vardır dedi. İşte Mûsâ (a.s.) o mertebede böylece kendinden sonra ulaşması lâzım gereken mertebeden yardım istemek üzere ışığın bulunduğu yere gitti. “innî ânestü nâran” ben bir ateş gördüm dedi. Karşıdan yani ihtiyacı olan ilim mânâsındaki nûr-u ateşi gördüm dedi. “se âtiküm minhe bi haberin” Umulur ki size oradan bir haber getiririm dedi. Ne kadar açık, yani İseviyyet mertebesinden veya kendi bulunduğu mertebenin daha genişlemesinden açılımından size bir ilim alırım getiririm demedi. Esmâ-i İlâhiyye ye yani sıfat mertebesinden en azından bir bilgi alırım. Sizdeki esmâ-i İlâhiyye olan özellikleri de karıştırıp onların zuhuru ile esmânın zuhuru ile bunu çözeriz dedi. Yahut haberle birlikte “ev âtiküm bi şihâbin” Size bir ateş getiririm dedi. Ateş getirmekten maksat sizi nasıl kullanacağımı öğrenirim. Sizden nasıl faydalanacağımı öğrenirim. Yani esmâ-i İlâhiyye nasıl zuhur edecek yani hangi esmâ nerede zuhur edecek onu öğrenirim dedi. ”kabesin” Tamamını alamazsamda bir parça getiririm. Bir numune getiririm dedi. “le alleküm testalûne.” Umulur ki ısınırsınız. Burada umulurki’ den kasıt, ailesine ve kendine bir ümit kapısı bulma ümididir. “ İz- -T- B- ”
يَا مُوسَى إِنَّهُ أَنَا اللهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
(ya Mûsâ innehû enellahul azîzül hakîmü)
(Neml/27/9) “Ey Musa!.. Şüphe yok ki, o -seslenen- ben mutlak galip ve, hikmet sahibi olan Allah'ım.” Ya Mûsâ =Bu sesleniş devam ederek bu diye, diye, seslenilen o ses kelimelere bürünerek ifadesini buluyor. (ya Mûsâ ”Ey Mûsâ” innehû enellahul azîzül hakîmü) Yani “o ateşte var olan o ateşten zuhur eden veya başka yönüyle inne-muhakkakki hû_yani hüviyyeti mutlaka, o hüvviyyeti, inniyeti vardı ya hüvviyyeti olan hû, ene, benim, Allah yani enallah, enallah. Yani Allah olan benim o hüvviyyet demekte ve ayrıca ateşte zuhur eden tecelli eden benim demekte, nasıl bir ben. Yani nasıl bir Allah-Azîzül Hakîm-Azîz ve Hakîm olan her şeyini hikmetlerle işleyen –Yukarıda ne dedi: Hakîmül Alîm dedi. 2 Âyette de Hakîm ismi hikmet ismi ağırlıklı birinde Alîm..hikmetini bilgi ile ortaya koyması diğerinde o hikmetini azîz-cebbar ismiyle ortaya koyması. Ne kadar değişik özellikleri var. Birisi hakîmül alîm birisi azîzül hakîm. Alimde ilim vermesi var. Azîzül hakîm de ise faaliyet var-işlemesi var. Yani cebbar, kahhar, mütekebbir bütün bu isimlerini faaliyete geçirmesi var. Aziziyetinde C. Hakka dersekki merhametlimidir. Merhametlilerin en merhametlisidir. Ama C. Hakk cebbar mı cebbarın en cebbarıdır. Efendim biz tenzih ederiz C. Hakk’ı cebbariyyet’ten dediği zaman sen Hakk’ı sınırladın. Onu yapmaz bunu yapmaz. Senin Rabb’in yapmaz ama Rabbül âlemîn her şeyi yapar. Onu tenzîh noksan sıfatlardan tenzih diyoruz ya bu âlemde nâkıs-noksan, diye bir sıfat yok ki, ondan tenzîh edeceğiz onu. Yok ki neden tenzîh edilecek. Nokasanlık sana, bana göre. O zaman süphan demek C. Hakk’ı tenzîh demek evvelâ kendimizi tenzih etmemiz gerek. Yani tenzih bizde, onda değil. Bizi tenzîh etmemiz gerek. Tamam biz bazı şeyleri yaparız bazı şeyleri yapmayız bu yüzden tenzîh ederiz kendimizi yani sınırlarız. Tenzîh edersen sınırlarsın. Teşbîh edersende sûret içine sokarsın. İkiside kısıtlama, sınırlamadır. İkisini birlikte kullanıp tevhîd etmek İslâmiyet anlayışı olur. Mûseviyyet mertebesi itibariyle tenzîh ettiğinde sınırlandırmş olursun. İseviyyet mertebesi itibariyle teşbîh ettiğinde şekillendirmiş, sûretlendirmiş olursun. İkiside sınırlamadır. İkisi birleşince tevhit olur. Yoksa (Lâ ilâhe illâ Allah) demek kelâmî bir tevhittir.
İşte-Azîzül Hakîm.-Hû-zat âleminde ismi a’zâm. Hû harfi değil-Hû harfinin ifade ettiği mânâ Hüvviyyet-i mutlaka, bu da nasıl bizim hüvviyyetimiz var, Nüfus kağıdı diyoruz. Nefis kağıdı demek o aslında. İnsânı Kûr-ân’da C. Hakk 283 yerde-daha sonraki araştırmalarda 294 yerde nefs olarak insan-ı ifade ediyor. İnsân-ı nefs olarak tanıtıyor. Biz de kendimizi insân olarak değil nefs diye tanıtıyoruz farkında olmadan. pekî bu nüfus kağıdına insân kâğıdı niye demiyoruz. İnsân’ın insân kâğıdı, bak, nefis cüzdanı diyoruz. İnsân cüzdanı niye demiyoruz. Çünkü bizim gerçek vasfımız nefs. Osmanlı’dan da böyle kullanıldığı için böyle geliyor. Peki nefs ne demek? “Rubûbiyyet hükümlerinin tecelli ettiği yer” demek. Bunun en şiddetlisi nefsi emmâre’dir. Bakın şimdi burada bir sır açılıyor. Açık o sır da sıraya giriyor. C. Hakk Rubûbiyyet hükümlerini nefs ismi altında zuhura çıkarıyor. Nefsi emmâre hükmü altında zuhura çıkarıyor. Hadi bakalım şimdi bu nefsi emmâreyi kötüleyelim. Kötülemeyelim de terbiye edelim onu, veya hakkını verelim.
Hani tarikat süresince, şeriat mertebesinde nefs kötü kötü yaptırdı ettirdi diyoruz ya orada doğru, geçerli. Ama nefsin hakikati Rubûbiyyet mertebesinin zuhur mahali olmasıdır. İşte C. Hakk Rubûbiyyet hakikatlerini nefs ismi altında nefsi emmâre ismi altında zuhura çıkarmakta faaliyyete geçirmekte, bu da ne ile oluyor. Bu da Azîz ismi ile oluyor. Cebbariyet ile oluyor. Şimdi burada Cebbar ismi Azîz ismini kullanması gelecek olan Âyetlerdeki faaliyetleri ortaya koyması içindir. Eğer Azîz esmâsı’nı kullanmayıpta yine Alîm ismini kullansa burada faaliyet yani ef’âl âlemindeki faaliyetler kullanılamaz bilgi olarak alınmış olur. Yukarıda bilgi verdiği gibi ama burada tahakkuk başlıyor ne yönden tahakkuk başlıyor. “ İz- -T- B- ”
Bu hususla ilgili Füsus-ül Hikem, Mûsâ Fassından kısa bir bilgi daha sunalım.
* Ve ateş sûretinde tecellînin ve konuşmanın hikmetine gelince: Çünkü o Mûsâ'nın ihtiyaç duyduğu bir şey idi. Bundan dolayı, ona çok istediği bir şeyde tecellî etti. Tâ ki ona yönelsin ve ondan yüz çevirmesin! Çünkü eğer ona çok istediği şeyin dışında olan bir sûrette tecellî ede idi, ondan yüz çevirir idi.
Çünkü onun gayreti özel bir istek üzerine yoğunlaşmıştır. Ve eğer ondan yüz çevirse idi, kendi işi üzerine döner idi. Böyle olunca Hak, ondan yüz çevirir idi. Oysa ki seçilmiş ve yakınlaşmıştır. Şimdi onun bilmediği halde, ona onun çok istediği bir şeyde tecellî etmesi onun yakınlığındandır.
*Mûsâ'nın ateşi gibi ki, onu kendi ihtiyacının aynı gördü. Oysa ki o ilâh idi, velâkin onu bilmedi.[48] “ İz- -T- B- ”