İçeriğe atla
Kâf 42Cüz 26 · Sayfa 520

Kâf Sûresi 42. Âyet

ق

Sohbete sor

Yevme yesme'ûne-ssayhate bilhakk(i)(c) żâlike yevmu-lḣurûc(i)

O gün insanlar hakka çağıran o korkunç sesi işiteceklerdir. İşte bu, (kabirlerden) çıkış günüdür.

Kâf Sûresi

Bilindiği gibi Efendimiz (s.a.v.) Mûtû kable en-temûtû: Ölmeden evvel ölünüz. Buyurmuştur.

İşte bu hakk’a çağıran kim daha bugünden duymuş ise idraken beden kabrinden çıkmış ve bu hayali ve geçici olan beden toprağına bağlı kalmamış. Hakikatinin Hakk’tan başka bir şey olmadığını anlamıştır.

Abdülkerim Ceyli hazretleri bu ses hakkında İnsan-ı Kamil adlı eserinde Salsala-i Ceres bölümünde bilgi vermiştir.


بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM

SALSALA-İ CERES

32. BÖLÜM

SALSALA-İ CERES

SALSALA-İ CERES: Çeşitli manalara gelir… Burada onun için verilecek mana:

- Yankı yapan ürpertici ses:

Tarikattan hakikate geçerken oluşacak, hakikat ile marifet arasında oluşacak hallerden.

Olabilir... Zâhirî manası, budur… Esas manasını aşağıda dinleyeceğiz…

Yani: Burada kasd edilen manayı…


SALSALA-İ CERES:

— Kadiriyet sıfatının, şiddetli tarafından inkişafı…

Manasınadır…

Bu çeşit tecelli, azamet sıfatından bir tecelli yolu ile gelir…

Bu ise… Kahiriyet sıfatının heybet yönüyle meydana çıkması sayılır…


Şimdi, anlatılan halin kulda oluşuna geçelim…

Kul, kadiriyet sıfatının hakikati ile tahakkuk etmeye başladığı zaman; ilk hallerinde kendisine bu:

- SALSALA-İ CERES…

Tabir edilen durum açılır…

İşte... o zaman: Kendisini azamet kuvveti ile kahrı altına alan bir iş bulur…

Bu müşahede, kalblerin azamet huzuruna girme teşebbüslerini önler…

Zâhirde bunun tabiri:

- SALSALA-İ CERES…

Olup, şiddetli yankılar yapar…

Bu hal içinde, gürültülü bir ses duyar… Bu ses: Hakikatlerin birbirine çarpmasının sonucudur…

Böyle olması: Oraya girmek isteyenlere karşı güçlü bir kahra sahip oluşu icabıdır…

İlâhî mertebe ile, kulların kalbi arasında gerilen en büyük perde budur…

İlâhî mertebelerin inkişafı, ancak bu: SALSAL-İ CERES'i duyduktan sonra olur…

Başka yolu yoktur…

Yukarıda bahsedilen halleri kişi kendi başına hayalen yaşamaya kalkarsa, çok tehlikeli olur çünkü bahsi geçen gürültülü halleri süfli varlıklarda çıkarabilir, irfaniyyet imini bilmeyenler bunları gerçekten bahsi geçen hadiseler gibi zannedip kabullenirse, bu hallere talep olduğu için süfli varlıklar bunları duyurmaya devam ederler ve netice de kişi bu seslerden yaşayamaz hale gelir ne dünyası ne ahireti elinde kalır, geriye sadece azap ve ızdıraplarla geçecek çekilmez bir hayat kalır. Allah muhafaza.


Ben bu sesi, geceleyin, yüce semalara götürüldüğüm zaman duydum…

O üstün makama, o güzel manzaraya vardığım zaman, o mahallin heybetinden şöyle bir kimse oldum... Azalarım çözülmüş, terkibim dağılmış, vücut parçalarım erimişti… Kemiklerim de dağılmıştı…

Bu halin tekrar geriye dönüşü çok zor olur, kişinin kişiliği bu şekilde ortadan kalkınca tekrar kişiliğinin özelliklerini eski kendi yerlerine koymak parçalarını tekrar eski terkibi üzere toplamak çok zor olur. Bu yüzden bu sahanın kişide küçük vuruntular olarak geçmesinde yarar vardır.

Aslında diğer yönden bakıldığında salikler bunların bilincinde olmadığın bu sahadan fazla haberleri de yoktur.

...Ve ben, o anda; Heybetinden, dağları sarsan; SALSALA-İ CERES'ten başka bir şey duymuyordum. İnsan ve cin tayfası, onun izzeti önünde çökmüştü…

Ancak, nurdan bulutları görüyordum... Onlar, ateşten yağmurları, sağnak halinde yağdırıyorlardı…

Bu hal ile, zat denizinden gelen; birbiri üzerine zulmetler içindeydim…

Semanın varlığı kalmamıştı… Onun altında yer de yoktu…

Durgun dağlar yürütülmüştü…

Gördüm ki:

— «Yer çıplak bir çöl gibi… Oradakilerin hepsini topladık; onlardan hiç birini unutup bırakmadık...»

Hepsi Rabbına saf saf, arz olundular...» (18/47-48)

A. K. Cili, bu anlatımlarla kendi özel tecellilerini ifade etmektedir herkez de bunlar mutlaka yaşanacaktır diye bir şartı da yoktur. Ancak ilmen de olsa böyle sahanın bilinmesinde büyük yarar vardır.

Onların bu durumu, hiç değişmez ki… ezelden ebede kadar böyledir…


Bu hal içinde dedim ki:

— Semaya n'oldu?.

Nefsani hayal semasına Dendi ki:

«Yarıldı.. Rabbını dinledi; boyun eğdi...» (84/1-2) Dedim ki:

— Yere n'olmuş?.

Beden “yeri’ne, beden toprağı/arzına.

Dendi ki:

— «Yer uzatıldı... İçindekini attı; bomboş kaldı...» (84/3-4) Beden arzı hakikat-i itibari ile uzatıldı içinde ki beşeri ağırlıklarını attı, beşeriyetinden boş kaldı.

Dedim ki:

— Güneşe n'oldu?.

Beşeri hayal güneşine ne oldu.

Dendi ki:

— «Güneş dürüldü…

Yıldızlar düşürüldü…

Beşeri ve nefsi necm yıldızları düşüldü hükümleri kalmadı.

Dağlar yürütüldü…

Nefs ve benlik dağları yerlerinden koparılıp son akıbetlerine doğru yürütüldü.

Bulutlar yağmursuz kaldı…

Sadece hayali nefsi zulmet olarak rahmetsiz görüntüleri kaldı.

Vahşî hayvanlar, bir araya getirildi…

Nefsi emarenin bütün nefsi hayvani ahlâkları bir araya getirildi.

Deniz ateşe verildi…

Nefsi emarenin hayal denizi ateşe verildi.

Ruhlar birleşti…

Her varlıkta birey olarak zuhurda olan hayat ruhları cem edilip hepsinin bir olduğu anlaşıldı.

Diri gömülen kızdan soruldu:

Beden toprağına gömülen ve faaliyet dışı bırakılan esmanın manasından soruldu.

— Hangi suçtan öldürüldü?.

O esma hangi sebeple devre dışa bırakılıp zuhuruna mani olundu.

Sayfalar açılıp yayıldı…

Hem hayal-i nefs, hemde gerçek ilâh-i irfan sayfaları açıldı aşikar oldu.

Sema koparıldı…

Hayali nefs seması koparıldı yokluğa gönderildi.

Cehennem kızdırıldı…

Kendisine geleceklere ateş ikramı için dah çok kızdıldı. Onun ikramı ateştir ve sıcak hali o nun en değerli ikramıdır çünkü bir yerin özelliği ne ise gelen misafirlere ondan ikram edilir cehennemin en değerli ikramı ise en sıcak sunduğu ikramıdır. Sulanları kakar ancak cehennem ilinde olan malzemesini sunmakla gelenleri kendi yönünden ikram da bulunmuş olur. Bu halde tabii bir haldir.

Cennet yaklaştırıldı...» (81/1-13) Cennetin yaklaştırılması, cennet ehline rahmet cennet ehli olmayanlara hasrettir. Cennet ehli gideceği yeri aynel yakîn gördüğü için çok huzurlu olur, cennet ehli olmayanlar ise böyle bir güzelliği onlarda aynel yakîn olarak nasıl kaçırdıklarını ve heba ettiklerini gördüklerinde ki, hasret ve pişmanlıklarının nasıl bir hale geldiğini yaklaştırıldığın da görülecektir.

Dedim ki:

Bütün bu hallerin oluşumu ile.

— Bana n'oldu?.

O’n da inkılâb aldu her şey gerçeğine dönüştü öylesi gösterildi.

Celâlim söyledi:

Bütün bu hallerin oluşumu için celâl tecellisine ihtiyaç vardı ve o oldu.

— «Nefis hazırladığını bildi...» (81/14) Dünya aleminde ki irfani çalışmaları ile nefs-i ilâh-i bunların hakikatlerini cemâli yoldan müşahedeli bildi.


Bu gördüklerim, küçük kıyametti. Hak bana, büyük kıyamete bir misal olsun diye gösterdi…

Küçük kıyamet her bireyin başına gelmektedir ve geleceklere de gelecektir. Ancak büyük kıyameti o tarihlerde yaşayanlar görecektir. Bu şekilde ise bütün fertler kıyametin provasını yapmaktadırlar, bireysel kıyamet süreleri üstlerin gelip geçmekte olduğu halde, farkın da bile olamamakta-dırlar son anlarında bunları fark edeceklerdir ancak iş işten geçmiş olacaktır, kendi sorunlarıdır.

Rabbımdan bir beyan almış olayım ve bana katılacaklara hidayet edeyim…

Bahsi yaşantı ve tecrübeler Hakk’tan açık beyanlardır, bunları okuyup en azından ilmi mana da katılacaklara hidayet olmuş bu günden gelecekteki hallere bir tenbih olası bakımından bu düşüncelere katılanlara bu sahada gerçekten hidayet olmaktadır. Kendisinden ve bu sahada hizmeti geçen her kezden Allah razı olsun.


Bu arada bir başka hal oldu?.

Tetkik sorucusu, tahkik tercümanına bazı şeyler sordu…

Yani tetkik eden bir kimse, tahkik tercümanına yani işi iyi bilen bir tercümana sordu diyor. Tahkikin tercümanına sordu, tahkik ehli olur da tercüman olamaz, anlatamaz hali. Tam temkin hali oluşmuş kendi bireysel varlığı o salsala-i ceres ile yok olmuş. Kadiriyet sıfatının şiddetli zuhuru diyor, gök gürlemesi, şimşek çakması bunun ifadesidir.

Kıyameti kopmuş, kıyam etmiş yani hakkani varlığıyla ortaya çıkmış ve bu hakkani varlığındaki özellikleri faaliyete geçiriyor. Birisi tetkik, tetkik edici yönü yani araştırıcı yönü, bu saf temiz aklı yani kendine bağlı olan eğitilmiş saf aklı, mutlak akl-ı küll değil. Eğitilmiş kendine bağlı saf aklı ve tahkik tercümanı da akl-ı küll, kendindeki akıl kemale ermiş akıl yani tecrit edilmiş, beşeriyetinden tecrit edilmiş, heva ve hevesinden, saf bir akıl ile akl-ı külle bir bakıma gönlüne de diyebiliriz. Bu kendi kendinde oluşan bir hadise ama kendi kendinde derken, beşeriyet hali ile kendi kendinde değil, ilahi kendi kendindeki varlığında yani hakkani varlığında oluyor, beşeri varlığında değil.

Cehlin sözü olmayan bir halet içinde onları anladım…

Heva ve hevesi yok, hayal yok, vehim yok. Kendindeki "Hu" su ile, kendindeki hüviyeti ile bunları anladım diyor.

- Sıfattan, zattan, İlâhî makamdan…

Diyerek sormuştu... Ki bu makam-ı İlâhî buranın tam hakkını veren makamdır…

Sonra…

- İnsandan…

Sordu… ayrıca onun, yani; insanın:

- Ne suretle Kur'an olduğunu…

Sordu…

Bireysel zatı itibariyle, kendi özündeki sorucu, araştırıcı, tetkik ehli, kendi özündeki tetkik ehli soruyor, akl-ı küllden soruyor ve kendi birey halinde de ama ilahi birey haliyle de.

- Celâl ve ikram sahibi zatın katındaki emr-i hitam olma şekli nasıldır?

Yani son emir, son iş olma şekli nasıldır dedi.

Dedi…

O hakikat tercümanı, bunları dinledi; sonra güldü…

Daha sonra, şu ibareleri gösterdi... Onlardaki yemine işaret edip dikkati üzerine çekti:

- «Yemin olsun; gelip ışık verene…

Akıp akıp yuvalarına dönenlere…

Karanlığa dalan geceye…

Açıldığı zaman sabaha…

Elbette bu; Kerim Rasulün sözüdür…

Arşın sahibi katında onun itibarı vardır... Kendisine itaat olunur… Orada emindir...» (81/15-21)


Bunları ben de dinleyip anladım… Anlatanın da alnından öptüm… işaret ettiği manaları şu şiirde topladım:

Vuslat için bir hal var;

— Mübah…Diyemem ona;

Ama, ne sanarsan san, iş çekilir her yana…

Seven de sevgilisi de, halvetin evcinde;

Mülk, maliki dahi asker topludur yan yana…

Yakınlık gelini mertebeyi dahi aşmış;

Celâl cemalden parlar cila almışçasına.

Ufuk dönüyor, bulutlar yağmur yağdırıyor;

Gök çok gürlüyor, şimşek çakıyor yana yana…

Deniz dalgalarında, rüzgâr dersen ganidir;

Ateş köz köz, su devam eder kaynamasına…

Sair dönen felek de, durur bir hal üzere;

Boynu eğiktir azizin izzeti namına…[49] “ İz- -T- ”