İnnâ nahnu nuhyî ve numîtu ve-ileynâ-lmasîr(u)
Şüphesiz biz diriltir ve öldürürüz. Dönüş de ancak bizedir.
Gerçekten biz hem yaşatırız, hem öldürürüz. Sonunda dönüş yalnız bizedir.
Kâf Suresi 43. ayet, Allah'ın hayat ve ölüm üzerindeki mutlak kudretini ve nihai dönüşün yalnızca O'na olduğunu vurgular. Ayet, 'diriltmek', 'öldürmek' ve 'dönüş' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi egemenliği ve ahiret inancını pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hayat (حياة), ölümün zıddıdır. Allah'ın 'ihyâ' (إحياء) fiili, hem cansız varlıklara can vermeyi hem de manevi olarak kalpleri diriltmeyi ifade eder. Bu ayetteki 'nuhyî' (نُحْىِۦ) ifadesi, Allah'ın mutlak kudretiyle varlıkları yoktan var etmesini ve ölüme mahkum olanlara tekrar hayat bahşetmesini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İhyâ (إحياء), Kur'an'da mecazi anlamda da kullanılır; ancak bu ayetteki 'nuhyî' (نُحْىِۦ) ifadesi, doğrudan fiziksel diriltme ve hayat verme anlamındadır. Allah'ın ölüleri diriltme gücünü ve kıyamet günündeki yeniden dirilişi işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Hayat (hayâh) kavramı, Kur'an'da sadece biyolojik bir durum olmaktan öte, ilahi bir lütuf ve Allah'ın kudretinin bir tezahürüdür. 'Nuhyî' (نُحْىِۦ) fiili, Allah'ın yaratıcı ve sürdürücü gücünü, varoluşun kaynağı olduğunu gösterir ve ahiret inancının temelini oluşturur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mevt (موت), hayatın zıddıdır. 'İmâte' (إماتة) fiili, Allah'ın canlı varlıkların ruhlarını alarak onları ölüme sevk etmesini ifade eder. Bu ayetteki 'numîtu' (وَنُمِيتُ) ifadesi, Allah'ın hayatı verdiği gibi, onu geri alma kudretine de sahip olduğunu, ölümün de O'nun iradesiyle gerçekleştiğini belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Mevt (موت) kelimesi, Kur'an'da hem fiziksel ölümü hem de mecazi olarak kalplerin katılaşmasını veya imandan yoksunluğu ifade edebilir. Ancak bu ayetteki 'numîtu' (وَنُمِيتُ) fiili, 'nuhyî' (نُحْىِۦ) fiiliyle birlikte kullanıldığında, doğrudan biyolojik ölüm anlamını taşır ve Allah'ın mutlak hükümranlığını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Ölüm (mevt) kavramı, Kur'an'da bir son olmaktan ziyade, yeni bir başlangıca geçiş olarak sunulur. 'Numîtu' (وَنُمِيتُ) fiili, Allah'ın kudretinin bir parçası olarak, dünya hayatının geçiciliğini ve ahiret hayatının kaçınılmazlığını hatırlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Masîr (مصير), 'sâra' (صار) fiilinden türemiş bir isim olup, bir şeyin dönüştüğü veya varacağı yeri ifade eder. Bu ayetteki 'el-masîr' (ٱلْمَصِيرُ) ifadesi, tüm varlıkların eninde sonunda Allah'a döneceğini, O'nun huzurunda toplanacağını ve nihai akıbetin O'nun elinde olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Masîr (مصير), bir şeyin nihai olarak ulaştığı yer veya durumdur. Ayetteki 'ileynâ el-masîr' (وَإِلَيْنَا ٱلْمَصِيرُ) ifadesi, Allah'ın mutlak egemenliğini ve ahiret gününde tüm insanların hesap vermek üzere O'na döneceğini açıkça belirtir. Bu, aynı zamanda bir uyarı ve vaat niteliğindedir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Masîr (مصير), dönüş yeri ve varış noktası anlamına gelir. Bu ayette, 'el-masîr' (ٱلْمَصِيرُ) kelimesi, Allah'ın diriltme ve öldürme kudretinin doğal bir sonucu olarak, tüm yaratılmışların O'na döneceği gerçeğini pekiştirir. Bu, kıyamet ve hesap gününe yapılan bir atıftır.
Kâf Sûresi
Muhyi[50] ve Mümit,[51] Hayat ve Ölüm Allah cc. isimlerindendir.
Allah, Rahmân, Rahiym kaynak esmâlarından sonra ise 58. ve 59. Esmâ’ül hüsna sıralamasındadır. 5+8 = 13 ve 5+9=14 ile Haikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye ve Nûru Muhammediye bağlıdırlar.
Aslında herbirerlerimiz bu dünya ya gelip bir anne ve babadan meydana gelmek ile kendimizi “Muhyi” yani hayat sahibi sanıyoruz. Aslında bu hayat hayali ve vehimi rüya âleminden ibaret olan bir yaşam tarzıdır.
Bir irfan ehli bulup onun gönlünde hakiki âleme olan ikinci doğumumuz gerçekleştirmez isek hayal de alır ve hayali bir ölüm ile ahirimize gitmiş oluruz.
Ve Muhyi ve Mümit isimlerinin hakikatine vakıf olamayız.
Dönüş de bize yani zatımızadır ifadesi ile zâti âyetlerdendir. Bu dönüşü vakıf olabilmek için de Bakara sûresi 156. Âyetin daha bugünden anlaşılması gerelidir.
(156-) Elleziyne iza esabethüm müsıybetün kalu inna Lillahi ve inna ileyhi raciun;
Onlar; başlarına bir musibet gelince, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.
O kimseler ki, kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman, “mutlak biz Allah içiniz ve yine biz mutlak O’na döneceğiz” derler.
Tasavvuf hakikatlerinden önemli bir hakikat daha ortaya gelmekte, “muhakkak biz Allah içiniz”, bütün insânlar böyle der demiyor, bazı insânlar var ki bir zorlukla karşılaştıklarında bunu kolaylaştırmak için, “biz Allah içiniz”, yani Allah’ın zuhur mahalliyiz demek istiyor ve “yine biz O’na döneceğiz”, yani bu dünyaya geldik bir beşeriyet elbisesi giydik ama bizim aslımız ruhen Hakk’tır ve O’na döneceğiz, kısa bir süre sonra bu beşeriyetimizden çıkacağız, derler.
Bu kimseler aynı zamanda ibadet ehli olup hep kıbleye Kâbe’ye dönüktürler, işte sadece şekil olarak dönmek yeterli değildir onun bireysel varlıkta da inkılâbı, zuhuru gerekiyor.
Burada evvelâ bir gruptan bahsediyor, genel olarak mü’minler ya da müslümanlar demiyor, musibetten zâhiri olarak sıkıntı veren şeyler anlaşılıyor fakat hakikat mânâsıyla Hakk’tan gayrı ne isabet etmişse irfan ehline o musibettir, isterse zarar verici hadise olmasa da, gerek sözle gerek fiille Hakk’ın dışında ne ulaşmışsa hepsi musibettir. Yâni isabet etmiştir.
Sonra dediler ki biz Allah’ın zuhurlarıyız, çünkü bir kimsenin kendi kendine bir kimliği yoktur, kendi kendine yaşam imkânı da yoktur, hiç birşeyi yoktur, işte insânda devam ede gelen bir tecelliler manzumesi vardır ve bu da İlâh-î tecelliyattan başka bir şey değil, biz insânları böyle ayakta tutan da bu İlâh-î tecellilerin devamlılık üzere olmasıdır, bu tecelliler kesildiği anda buna ölüm denilen hadise oluşmaktadır.
Bütün insânlara olan tecelliler ile irfan ehline olan bu tecelliler arasındaki fark şöyledir; irfan ehli bunları bilerek müşahede eder, yani gelen hayat akışının Allah’ın Hayy esmâsından geldiğini bilerek yaşar, diğerleri ise bunun farkında olmadan gaflette bir yaşam içerisinde oldukları halde, irfan ehli kendilerinde oluşan hayatın ve diğer oluşumların Allah’ın Esmâ-i İlâhiyelerinin zuhuru olduğunu bilerek düşünerek bu sözü söylerler, ve irfaniyetleri yönünden “muhakkak biz Allah içiniz, yani Allah’ın zuhur yerleriyiz” derler.
İnsân denilen varlık olmamış olsaydı Allah’ın İlâh-î kemâlâtı zuhura çıkmazdı, âlemlerde madeniyat mertebesinden, bitkilerde nebatat mertebesinden çıktı, hayvanlarda hayvanat mertebesinden çıktı ve insânlar’ın meydana gelmesi bu İlâh-î tecellilerin zuhura çıkmasıydı.
İnsân olmasaydı Cenâb-ı Hakk’ın ne Zâtını tanımak mümkün olacaktı ne de müşahede etmek, işte bir takım kimseler dediğimiz irfan ehli bildiler ki, muhakkak ki; biz yine O’na döneceğiz, yani Zat âleminden geldik, ef’al, esmâ, sıfat mertebelerini yaşadık, Vahidil Kahhar hükmüyle bizdeki bütün bu Esmâ-i İlâhiyye kahrolacak Vahid ve Kahhar olan Allah kalacak yani “ileyhi” dediği hüviyet-i mutlaka’dır, O’nun hüviyetine döneceğiz, yani Allah’a döneceğiz, çünkü oradan geldik, burada bir sûret gösterdik, O’na döneceğiz, ölümle, işte bu ölümü zaruri ölümle yapmadan evvel ihtiyari ölümle yapmamız bize çok şeyler kazandıracaktır, eğer zaruri ölümle buradan gidersek kendimizi ve bu hakikatleri bilememiş olacağız ama ihtiyari ölümle ölüp bugünden O’na dönebilirsek, o zaman hiçbir sorunumuz kalmamış olacaktır, “ölmeden önce ölünüz” Hâdis-i Şerif’inde de belirtildiği gibi ölürsek işte bugünden ona dönüşmüş oluyoruz, çünkü artık fizik bedenimiz diye bir şey kalmamış oluyor, kalmamış derken bu fizik bedenin var yine yaşıyor ama artık onu da Allah’ın tecellisi olarak görüyorsun kendine ait bir varlık olmadığını anlıyorsun çünkü Hâdis-i Şerifte “vücudike zenbike” vücudunu sen vücut olarak bildiğin sürece sana ait bir şey olarak bildiğin sürece bu senin en büyük günahındır, bundan daha büyük günahın olamaz diyor.[52] “ İz- -T- ”