Efelem yenzurû ilâ-ssemâ-i fevkahum keyfe beneynâhâ ve zeyyennâhâ vemâ lehâ min furûc(in)
Üstlerindeki göğe bakmazlar mı? Onu nasıl bina ettik, nasıl donattık! Onda hiçbir düzensizlik ve eksiklik yoktur.
Artık üstlerindeki göğe bakmazlar mı ki, onu nasıl bina etmiş ve süslemişiz, onun hiç bir çatlağı yoktur.
Kâf Suresi 6. ayet, Allah'ın kudretini ve yaratıcılığını gökyüzü örneği üzerinden vurgulamaktadır. Ayet, göğün inşası, süslenmesi ve kusursuzluğu gibi kavramlar aracılığıyla tefekkür ve ibret alma çağrısı yapar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nazar (نظر) kelimesi, bir şeyi gözle idrak etmeye çalışmak, düşünmek ve tefekkür etmek anlamlarına gelir. Ayetteki 'yenẓurū' (ينظروا) ifadesi, sadece görmek değil, aynı zamanda görülen şey üzerinde düşünmek, ibret almak ve Allah'ın kudretini idrak etmek manasını taşır. Gökyüzüne bakıp onun yaratılışındaki incelikleri kavramaya teşvik eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Nazar (نظر), bir şeyi gözle algılamak ve akılla üzerinde düşünmek demektir. Bu ayetteki kullanımı, gökyüzünün yaratılışındaki mükemmelliği ve düzeni fark ederek Allah'ın varlığına ve birliğine delil getirme amacını taşır. İnsanların bu delillerden yüz çevirmemesi gerektiğine işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Semâ (سماء) kelimesi, 'yükseklik' ve 'yücelik' kökünden gelir. Kur'an'da genellikle yeryüzünün üzerinde bulunan, yıldızları ve gezegenleri barındıran gökyüzü anlamında kullanılır. Bu ayette, Allah'ın kudretinin bir nişanesi olarak yaratılan ve insanlara ibret vesilesi olan yüce varlık olarak zikredilmiştir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Semâ (سماء), mecazi olarak 'her şeyin üstü' anlamına gelebilir. Ancak bu ayette, açıkça bildiğimiz gökyüzü kastedilmektedir. Allah'ın onu nasıl 'bina ettiği' ve 'süslediği' ifadeleri, göğün somut bir varlık olduğunu ve yaratılışındaki ihtişamı vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'semâ' (سماء) kavramı, genellikle Allah'ın kudretinin ve yaratıcılığının en belirgin sembollerinden biridir. Yeryüzünün zıttı olarak, ilahi âlemin ve yüceliğin bir göstergesi olarak sunulur. Bu ayette, göğün kusursuz yapısı, Allah'ın mutlak gücünü ve sanatını gözler önüne serer.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Benâ (بنى) fiili, bir şeyi temelden başlayarak inşa etmek, kurmak ve yükseltmek demektir. Ayetteki 'beneynâhâ' (بنيناها) ifadesi, gökyüzünün rastgele değil, belirli bir düzen ve sağlamlıkla, adeta bir bina gibi inşa edildiğini vurgular. Bu, Allah'ın yaratılışındaki mükemmelliği ve planlamayı gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Benâ (بنى) kelimesi, bir şeyi sağlam bir şekilde kurmak ve yükseltmek manasına gelir. Gökyüzünün 'bina edilmesi', onun direksiz bir şekilde ayakta durması ve düşmemesi gibi mucizevi bir durumu ifade eder. Bu, Allah'ın sonsuz kudretinin ve yaratıcılığının bir delilidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zeyyenâ (زيّنا) fiili, bir şeyi güzel kılmak, süslemek ve ona cazibe katmak demektir. Ayetteki 'zeyyennâhâ' (زيّناها) ifadesi, gökyüzünün sadece işlevsel olmakla kalmayıp, aynı zamanda yıldızlar, gezegenler ve diğer gök cisimleriyle estetik bir güzelliğe sahip olduğunu belirtir. Bu güzellik, insanları tefekküre ve hayranlığa sevk eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Zeyyenâ (زيّنا), bir şeyi ziynetlerle donatmak, onu göz alıcı ve çekici hale getirmek anlamındadır. Gökyüzünün süslenmesi, yıldızların ve gezegenlerin parıltısıyla, geceleri insanlara görsel bir şölen sunmasını ifade eder. Bu, Allah'ın yaratılışındaki sanat ve estetik yönünü gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Furûc (فروج) kelimesi, 'ferec' (فرج) kökünden gelir ve 'açıklık, yarık, çatlak' anlamına gelir. Ayetteki 'mâ lehâ min furûc' (ما لها من فروج) ifadesi, gökyüzünün yaratılışında hiçbir kusur, çatlak veya boşluk bulunmadığını, aksine mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip olduğunu vurgular. Bu, Allah'ın yaratılışındaki kusursuzluğu ve eksiksizliği gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Ferec (فرج) kelimesi, bir şeydeki ayrılma, açılma veya boşluk anlamlarına gelir. Kur'an'da bu ayetteki kullanımı, gökyüzünün bütünlüğünü ve sağlamlığını ifade eder. Hiçbir çatlak veya kusur olmaması, onun ilahi bir sanat eseri olduğunu ve insan aklının kavrayamayacağı bir mükemmellikte yaratıldığını belirtir.
Kâf Sûresi
Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.
“beneynâhâ ve zeyyennâhâ” biz bina ettik, biz donattık. Elimelerindeki “nâ” biz zâta işaret etmektedir.
Yeryüzünün bir seması, göğü olduğu gibi bizlerinden bir gönül göğümüz vardır. İşte bu bizde bulunan bu gök meyhanemidir? Kahvehane midir? Yani nefsi emarenin elindemidir? Yoksa buraya mescid mi? Cami mi? Ka’be mi? bina inşa edip onun temellerini yüselttik. Âyette siz de onu inşa edin ve yıldız, ay, güneş ile yani Nefsi benlik, İzâfi benlik ve İlâhi benlik ile donatın ki orada düzensizlik ve eksikli olmasın… (Murat Derûni) Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim;
3766. Fâil-i mutlak muhakkak sûretsizdir. Sûret onun elinde âlet gibidir.
Fa’âliyyet-i sıfatiyye ve esmâiyyesi ile fail-i mutlak olan Hak Teâlâ hazretlerinin zât-ı latifi, muhakkak sûretten münezzehtir. Bu gördüğümüz sûretler ve kesif heykeller o zât-ı latifin sıfat-ı kudretinin elinde âlet gibidir. Fîhi Mâ Fîhin 58. faslında bu ma’nâ şöyle îzâh buyurulur:
“Bizim “Hak gökte değildir” demekten murâdımız, gökte yok demek değildir, ya’nî gök O’nu muhît değildir. O ise göğü muhittir ve göğe onun bî-çûn ve bî-keyfiyet taalluku vardır. Sana olan taalluku da böyledir; ve her şey O’nun dest-i kudretindedir; ve O’nun mazharıdır ve O’nun tasarrufundadır. Binâenaleyh gökten ve ekvândan hâriç değildir; ve bi’l-külliyye onda dahi değildir, ya’nî bunlar O’nu muhît değildir. O her şeyi muhittir.
Birisi, "Yer ve gök, arş ve kürsüden evvel cenâb-ı Hak acabâ nerede idi?” diye sordu. Ona cevâb verdim ki: “Evvelen bu suâl fasiddir; zîrâ Hak, bir mahalli olmayandır; sen ise, “Cümleden evvel nerede idi?” diye soruyorsun. Halbuki senin birtakım şeylerin vardır ki, mahalli yoktur. Bunlann nerede olduğunu bilmediğin hâlde alelıtlâk mahalsiz olan Hakk'ın mahallini niçin soruyorsun? Senin düşüncene bir mahal tasavuru mümkin değildir. Nihâyet düşüncenin Hâlık’ı, düşünceden daha ziyâde latiftir. Meselâ evi yapan mi’mâr evden daha latiftir. Çünkü birbirine benzemeyen böyle işlerin ve tedbîrlerin yüz tânesini yapabilir. Binâenaleyh o pek ziyâde latîf olmuş, olur; velâkin onun letâfeti görünmez. Ancak âlem-i histe zâhir olan o ve bir amel vâsıtasıyla onun o letâfet! ve cemâli görünür. Kışın zâhir olan nefes yazın zâhir olmaz. Halbuki nefes yazın munkatı’ olmamıştır. Yaz latiftir; nefes ondan daha latiftir. Onun için kış hilâfında olarak zâhir olmaz. Bunun gibi senin bütün evsâfın ve ma’nâlann latiftir, görünmezler. Ancak bir fiil vâsıtasıyla görünürler. Meselâ senin hilmin mevcûddur; fakat görünmez. Bir kabâhatliyi afv ettiğin vakit, mahsus olur; ve ilâ-mâ-lâ-nihâye bunu kıyâs eyle! Hak Teâlâ hazretlerinin letâfeti derece-i nihâyede olduğundan görünmez. Kudret ve san'atı mahsüs olmak için, yeri, göğü halk etti, işte bunun için (Kâf, 50/6) ya’nî “Münkirler üzerlerinde olan göğe bakmazlar mı kî, biz onu nasıl binâ ettik?!” buyurur.”
3767. O sûretsiz vakit vakit ketm-i ademden, keremden nâşî, sûretlere yüz gösterir.
“Sûretsiz”den murâd, sûretten münezzeh olan Zât-ı latîf-i Hak’tır. “Ketm", "örtmek ve gizli tutmak” demektir. “Adem”den murâd, adem-i izâfîdir. “Sûretler”den murâd, enbiyâ ve evliyâ hazarâtının suver-i şahsiyyeleri ve cismânî olan heykelleridir. “Kerem”den murâd, tecellî-i zâtidir. Ya’nî, sûretten münezzeh olan Zât-ı latîf-i Hak Teâlâ, vakit vakit, adem-i izâfî örtüsünden enbiyâ ve evliyâsının suver-i şahsiyyelerine yüz gösterir: O vakit ateşte kızan demirin "Ben ateşim!” demesi doğru olduğu gibi, onların dahi “Beni gören muhakkak Hakk’ı gördü” ve “Ene’l-Hak" (“Ben “Hakk”ım) demeleri sahîh ve doğru olur.
3768. Tâ ki her bir sûret kemâlden ve cemâlden ve bir kudretten ondan meded tutalar.
“Her bir sûref’ten murâd, tâlib-i hakikat olan sâliklerdir. Ya’nî, Hak Teâlâ’nın böyle enbiyâsının ve evliyâsının suver-i şahsiyyelerine tecellî buyurması, onlarda bu tecellî sebebiyle zâhir olan Hakk’ın kemâlinden ve cemâlinden ve kudretinden dolayı bu sâliklerin o enbiyâdan ve evliyâdan yardım bul-ması içindir. Nitekim Sipehsâlâr hazretleri Menâkıb’ında Hz. Pîr’in şu menkıbesini beyân buyurur:
“Hz. Hudâvendigâr halkın kesret-i mürâcaatından melûl olunca, hamama gider ve hamamda dahi su mahzenine girer idi. Bir defa yine su mahzenine girip üç gün üç gece orada tevâlî-i tecelliyât ve tetâlî-i bârikâta müstağrak ol-muşlar idi. Üç günden sonra Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri cenâb-ı Hudâvendigâr’ın mizâc-ı şeriflerini gayet zayıf gördükte, gözyaşının damlaları yanaklarından aktı. Ondan sonra: “Hudâvendigâr’ım, mizâc-ı şerifiniz gayet zayıftır; eğer bu bîçârelerin istifâdesi için takviye buyursanız ne olur?” dedi. Hz. Hudâvendigâr buyurdular ki: “Ey Çelebi! Dağ bu kadar cesâmeti ile tecellî-i celâlîye tahammül edemedi. Benim miskîn ve zayıf olan tenim üç gün üç gece on yedi kere şa’şaa-i âfıtâb-ı celâl ve bârikât-ı envâr-ı cemâle nasıl tahammül eder?”
3769. Vaktâki sûretsiz yine yüzü gizledi, şiddet talebinden dolayı renge ve kokuya geldiler.
“Kedd”, şiddet-i ilhâh ve taleb demektir {Kâmûs). “Renk ve bû”dan murâd, keserât ve cismâniyet âlemidir. Ya’nî, vaktâki sûretten münezzeh olan Hak Teâlâ yüzünü, ya’nî kâmillerin vücûd-i izâfî ve abdâniyetlerine vâki’ olan tecellî-i zâtîsini gizledi, o kâmiller onun cemâl-i zatîsini şiddet-i talebden dolayı tecellî-i sîfâtiyyesine ve tecellî-i ef’âliyyesine rücû’ ettiler. Zîrâ Hak Teâlâ zâtı ile mütecellî olduğu vakit, halkın zâtı ve sıfâtî ve ef âli o tecellînin nûru altında gizlenir; ve Hakîm-i mutlak hazretleri kendi havâssı üzerinde sebeb-i istitâr olan sıfât-ı abdânî âsânnı bâkî bırakır. Bu da hem onlann ve hem de başkalannın hakkında rahmet olur. Onlann hakkındaki rahmet budur ki: Onlar bu âlem-i sûrette kendi vücûd-i İzafîlerine tedâriki zarûrî olan ihtiyâcâ- tı te’mîn ederler ve sıfât-ı abdâniyyelerinin bekası sebebiyle kurb derecelerini hâsıl ederler. Diğerleri hakkındaki rahmet budur ki: Ehl-i gafleti Hak yoluna irşâd edip terbiye ederler.
3770. Eğer bir sûret diğer sûretten kemâl isterse, o ayn-ı dalâl olur.
Eğer bir sûret insân-ı kâmilin gayn olan diğer sûretten kemâl isterse, ayn-ı dalâl olur ve bir şaşkınlıktan ibâret olur. Zîrâ kemâl isteyen sûret o ma’nâ-yı kemâli iktisâb etmek ister. Halbuki insân-ı kâmilin gayrı olan sûrette ise, o ma’nâ-yı kemâl yoktur. O ma’nâ-yı kemâl ancak insân-ı kâmilde mündericdir. Nitekim hadîs-i kudsîde insân-ı kâmil hakkında “Benim halkıma Benim sıfâtın ile çık! Seni kasd eden Ben’i kasd eder ve seni seven Ben’i sever” buyurulur. Binâena-leyh Hak Teâlâ’nın tecellî-i kâmili insân-ı kâmilde olduğundan, ehl-i gaflet yukarıdaki 3768 numaralı beyit mûcibince, insân-ı kâmilin sûretinden meded ve yardım bulur.
3771. Böyle olunca, ey hünersiz! Kendi ihtiyâcını diğer muhtâca ne arz ediyorsun?
Ya’nî, ey hünersiz ve ma’rifetsiz kimse! Kendi ihtiyâcını kendin gibi nâkıs olan muhtâca niçin arz ediyorsun? Ve ondan ne gibi irfân tahsîli ümîd ediyorsun? Bu beyt-i şerifteki ihtiyâç, ihtiyâc-ı ma’rifet olduğuna göre, diğer “muhtâc”dan murâd, kendi enâniyetine müstağrak olan ulûm-i zâhire erbâbı olmak münâsibdir.
3772. Mademki sûret 'bende'dir, Halık üzerine söyleme! Sûret zannını götürme! Onu teşbihte arama!
Ya’nî, mâdemki sûret Hakk’m kudret elinde bir âlet gibidir ve onun hâdimi olan bir bendedir, binâenaleyh Hak Teâlâ hazretlerine “sûret” deme ve onu sûret zannetme! Zîrâ sûret kesîf ve Zât-ı Hak ise, eltaf-ı latiftir. Ve (Bakara, 2/137) [ya’nî “O Semî’ ve Alîm’dir] âyet-i kerîmesinde Hak Teâlâ’nın Zât-ı latifini sem’iyet ve alîmiyet ile ve daha diğer sıfatlar ile vasf ettiğine bakıp, bu sıfatları kulların sûretlerinde de görerek, onu kullara benzetme ve teşbîhte arama! Zîrâ kullardaki sıfatlar Hakk’m sıfât-ı külliyyesinden ma’kûs olan sıfât-ı cüz’iyyedir; ve Hakk’m sıfatlarının her birisi bir küll olup, merâtibden münezzehtir. Fakat kulların sıfatları cüz’î olduğu gibi bu cüz’lerin dahi merâtibi vardır. Meselâ birindeki sıfat-ı ilmiyyet diğerindeki kadar değildir; ve sem’iyet ve diğer sıfatlann hepsi de böylece derecât ve merâtib üzerinedir.
3773. Tazarruda ve kendinin ifnasında ara! Zîrâ tefekkürden suretlerin gayrı öne gelmez.
Ya'nî, Hak Teâlâ hazretlerini O’na tazarru’da ve yalvarmakta ve kendi mevhûm olan varlığının ve enâniyetinin ifnâsmda ara! Ve kendi mevhûm olan varlığın ve enâniyetin ile yaptığın tefekkürden ve düşünceden vazgeç! Senin senliğin ile yaptığın tefekkürden ve düşünceden sende hâsıl olan ancak sûretten ibâret olur. Zîrâ Hak ile senin arandaki perde ne yerdir ve ne de göktür; bu hicâb ancak senin kendine mâl ve nisbet ettiğin mevhûm varlığındır.
"Bu ene ne vakit tefekkür cihetinden keşf olur? Bu ene fenâdan sonra mekşûf olur. Bu akıllar gaibi aramakta hulûl ve ittihâd çukuruna düşer."
3774. Eğer sana sûretin gayrından firih olmazsa, bir sûret ki, sende sensiz doğa, iyidir.
“Firih”, hoş tabîatli ve ziyâde ve çok demektir. Burada “zevk” murâd buyurulur. Bu beyt-i şerîfte tecellî-i sûrîye işâret buyurulur. Ya’nî, ey sâlik! Hak yolunun sülûkünde sana ancak Hak Teâlâ hakkında kalbinde hâsıl olan sûretten zevk hâsıl olursa, o vakit sende senin senliğin ile vâki’ olan tefekkür olmaksızın doğan sûret senin hakkında hayırlı olur. Ma’lûm olsun ki, bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında Hak yoluna aşk ile sülük eden sâliklere zikir ve murâkabe esnâsında ba’zan Hak Teâlâ bir nûr-ı muhît veyâ diğer bir sûret hâlinde mütecellî olur. Bu ancak Hakk’ın bir tecellî-i sûrîsidir. Zîrâ o nûr sûrettir; ve Hak Teâlâ’nin zât-ı şerîfı bu sûretin dahi arkasındadır. Fakat bu tecellî sâlikin fikriyle hâsıl olan bir sûret olmadığı için, onun sülûkünde terakkisine ve ilim ve ma’rifetinin izdiyâdına sebeb olur. Zîrâ bu tecellîyi celb eden şey, senin sûretsiz olan zevkin ve aşkındır.
3775. Bir şehrin sureti hi, oraya gidersin, ey revî, seni sûretsiz olan zevk çekti.
“Revî”, burada “rivâyet edici” ma’nâsına olmak münâsibdir. Ya’nî, ey sûretlerden rivâyet edici olan kimse! Meselâ bir şehrin sûretine merbûtiyetinden dolayı sen o şehre gittiğin vakit, seni oraya çeken şey sûretsiz olan o şehrin zevkidir.
3776. Binâenaleyh manâda lâ-mekâna kadar gidersin. Zîrâ zevk mekânın ve zamânın gayrıdır.
Binâenaleyh sen o sûret sâhibi olan şehre gittiğin vakit, onun sûretsiz ve mekânsız olan zevkine kadar gidersin. Zîrâ hoşluk ve zevk mekânın ve zamânın gayrıdır.
3777. Bir dostun sûreti ki, onun tarafına gidersin, ona mûnislikten dolayı gidersin.
Ve kezâ bir dostun sûreti ve cismi tarafına gittiğin vakit, mûnislikten dolayı ve onunla ünsiyet etmek için gidersin; ve ünsiyet ise sûretsiz bir zevkten ibârettir. Binâenaleyh seni o dostun tarafına çeken şey, yine sûretsiz olan zevkten ibârettir. “Mûnis”, “üns verici” ve “üns”, râhat bulmak, demektir.
3778. Binâenaleyh sen her ne kadar ma'nûdun gafil geldin ise de, ma'nâda sûretsiz tarafına gittin.
Bu misâllerden anlaşıldı ki, seni oraya buraya sevk eden ve gezdiren şey, ancak sûretten ârî bir ma’nâ olan zevkten ibârettir. Sen her ne kadar maksûdun olan zevkten gafil olup sûretle meşgül isen de, hakikatte teveccühün sûrete değil, ma’nâ olan zevkedir.
3779. Böyle olunca, hakikatte ma'bûd-ı küll Hak olur. Zîrâ yolların seyrânı zevkten dolayıdır.
Ya’nî, "ma’bûd”, hak olsun, bâtıl olsun, kendisine muhabbetle hizmet ve ibâdet olunan şeye derler. Ma’bûd-ı hakîkî tâlibi olanlar, yukarıda zikr olunduğu üzere üç sınıftır. Bir sınıfı “ahyâr”dır ki, onlann nazarında kendilerinin kendilikleri sâbit olduğu hâlde, âhirette mahall-i zevk ve lezzet olan cennete tamaan a’mâl-i zâhiriyyede bulunurlar. Bir sınıfi da “ebrâr”dır ki, onlann nazarında dahi kendilerinin kendilikleri sâbit olup, keşf ü kerâmât ve makamât zevkine vusûl gayretiyle mücâhedât ve riyâzâtta bulunurlar. Ve diğer bir sınıfı dahi ehl-i muhabbet ve aşk olup tarîk-ı “şüttâr" sâlikleridir ki, bunların şuabâtı vardır. Bir kısmı mezâhir-i cemilede cemâl-i mutlakın meclûbudurlar; ve bir kısmı mezâhir-i cemileden kat’-ı nazar ile cemâl-i zât için yanıp tutuşurlar. Bunların hâricinde kalan ma’bûd-ı bâtılın âbidleri bu âlem-i sûrette hesâbsızdır. Onlar kendi hayâllerinde îcâd ettikleri ma'bûd-ı bâtılın zevkinde müstağraktırlar ve onun aşkıyla vecd içindedirler. Nitekim Fîhi Mâ Fîh İn 42. faslında şöyle buyurulur;
“Aşk, galata ve hatâya düşürücü hayâl ile olduğu vakit dahi mûcib-i vecd olur ise de, bu vecd Habîr ve Basîr olan ma’şûk-ı hakîkîye âşık olan âşığın vecdi gibi değildir. O âşığın hâli, karanlıkta ma’şûk zannıyla direği kucaklayıp ağlayan ve şikâyet eden kimseye benzer. Bunun lezâzeti “Hay” ve "Habîr" olan ma’şûkun boynuna sanlmaya benzemez." İmdi, gerek mezâhirde ve gerek hayâlde zâhir olan Hak olduğundan, ma’bûd-ı küll ancak Hak olmuş olur. Zîrâ âyet-i kerîmede (îsrâ, 17/23) “Senin Rabb’in ancak kendisine ibâdet etmenize hükm etti” buyurulur; ve Hakk’ın hükm ettiği bir şeyin hilâfi olmak mümkin değildir. Zîrâ bâtıllar dahi esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiridirier. Nitekim Ebû Medyen-i Mağribî hazretleri bir beyitlerinde şöyle buyururlar:
“Bâtılı kendi tavrında inkâr etmeyiniz. Zîrâ o da Hakk’ın zuhûrâtını ba’zısıdır." Şu kadar var ki, zevk-ı hayâl ve Hakk’a teveccüh edenlerin yolu gerek hayât-ı dünyeviyyede ve gerek hayât-ı berzahiyyede ve uhreviyyede çok uzundur. Bununla berâber yollann seyrânı hep sevk-ı zevk ile vâki’ olur. Zîrâ insan zevk bulmadığı bir yola sülük edemez.[9]