Vefî-ssemâ-i rizkukum vemâ tû'adûn(e)
Gökte rızkınız ve size vaad olunan şeyler vardır.
Sizin rızkınız da size vaad edilen sevap ve ceza da göktedir.
Bu ayet, rızık ve vaat edilenin kaynağını gök ile ilişkilendirerek, ilahi takdir ve kudretin evrensel boyutunu vurgulamaktadır. Kelimelerin semantik derinliği, hem maddi hem de manevi boyutlarda ilahi iradenin tecellisini göstermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'semâ' kelimesinin 'yüksek olmak' kökünden geldiğini ve Kur'an'da hem bilinen gökyüzü hem de her yüksek şey için kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise rızkın ve vaat edilenin geldiği yüce makam olarak anlaşılır, bu da ilahi kudretin tecelligahı olduğuna işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'semâ' kelimesinin mecazi kullanımlarına dikkat çeker. Bu ayette 'semâ'dan rızkın gelmesi, yağmurun ve bereketin gökten inmesi gibi somut bir anlam taşısa da, aynı zamanda ilahi takdirin ve hükmün geldiği yer olarak da yorumlanabilir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'semâ' kavramının Kur'an'daki kozmolojik ve teolojik önemini vurgular. 'Semâ', sadece fiziksel bir varlık değil, aynı zamanda Allah'ın kudretinin ve iradesinin tezahür ettiği, vahyin ve ilahi takdirin indiği bir alan olarak işlev görür. Bu ayette de rızkın ve vaadin ilahi kaynaktan geldiğini pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'rızk' kelimesinin 'vermek, ihsan etmek' anlamlarına geldiğini ve Allah'ın kullarına verdiği her türlü nimeti kapsadığını belirtir. Bu ayette 'semâ' ile ilişkilendirilmesi, rızkın nihai kaynağının ilahi olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'rızk'ın hem dünya nimetlerini hem de ahiret mükafatlarını kapsayan geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımı, rızkın sadece yiyecek ve içecekten ibaret olmadığını, aynı zamanda hayatın devamlılığı için gerekli olan her şeyi içerdiğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'rızk' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının sadece maddi geçimle sınırlı olmadığını, aynı zamanda hidayet, ilim gibi manevi lütufları da içerdiğini belirtir. Bu ayette 'semâ'dan gelen rızık, hem maddi geçim kaynaklarını hem de ilahi lütufları kapsayan geniş bir anlam taşır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'vaad' kelimesinin hem hayır hem de şer için kullanılabileceğini belirtir. Bu ayette 'mâ tû'adûn' ifadesi, bağlama göre hem cennet gibi mükafatları hem de cehennem gibi azapları kapsayabilir, zira her ikisi de Allah'ın vaadidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'vaad'in genellikle hayır için, 'vaîd'in ise şer için kullanıldığını ancak Kur'an'da 'vaad'in her iki anlamda da gelebildiğini açıklar. Bu ayetteki 'mâ tû'adûn' ifadesi, genel bir vaadi ifade eder ve bağlam gereği hem mükafat hem de ceza anlamını taşıyabilir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'vaad' kelimesinin 'söz vermek' anlamının yanı sıra, 'gelecekte bir şeyin olacağını bildirmek' anlamını da taşıdığını belirtir. Ayetteki 'semâ' ile ilişkilendirilmesi, bu vaadin ilahi ve kesin olduğunu, kaçınılmaz bir şekilde gerçekleşeceğini vurgular.
Zâriyât Sûresi
51.22 - Gökte rızkınız ve size vaad olunan şeyler vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
51.22 - Semada da rızkınız ve o va'dolunduğunuz Hasan Basri Çantay Meali:
51.22 - Rızkınız ve size va'd olunagelen şeyleri gök (ler) dedir.
Zahiri ma’nâda rızıklarımız, yağmurlar şeklinde gökyüzünden gelmektedir. Ayrıca manevi rızıklarımızda gönül göklerimizden gelmektedir. Bizim neslimiz sülâlemiz için böyle olduğu gibi, göklerdeki diğer dünya arzlarına da aynı şekilde onların rızıkları kendi göklerinden gelmektedir.[32] T.B.
Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim;
1942. "Sizin rızkınız semâdadır"ı işitmedin mi? Bu alçaklığa ne yapışmışsın!
Bu beyt-i şerîfte, Zâriyat sûre-i şerîfesinde olan (Zâriyât, 51/22) âyet-i kerîmesi beyân buyurulur. Ya’ni “Sizin nzkımz ve va’d olunduğunuz şey semâdadır" demektir. Bu beyân-ı âlînin zâhiri ve bâtını vardır. Zâhiri budur ki, “Esbâb-ı nzık semâdadır. Bunlar da, güneş, bulut, yağmur gibi hayât-ı dünyeviyyenin bakâsına hâdim olan nzkın sebepleridir" demek olur. Bâtını budur ki, her ferdin nzkı, a’yân-ı sâbite mertebesinden nâzil olur ki, bu mertebe hazâin-i ilâhiyyedir. Nitekim âyet-i kerîmede, (Hicr, 15/21) “Bizim indimizde hazîneleri olmayan hiçbir şey yoktur. Biz onu ancak mikdâr-ı ma’lûm ile indiririz" buyurulur. Ve nzık, yemek ve içmek ve vücûdun kuvâsı ve ilim ve ef âl ve harekâtın hepsine şâmil-dir. Ve bunların hepsi, her bir ferdin isti’dâdına göre mukadderdir. Binâenaleyh her bir ferdin rızkı bu âlem-i süfliden değil, âlem-i ulvîden ve semâdan nâzil olur. Böyle olunca, onun bu alçak mertebe olan âlem-i sûrete yapışması ve rızkını bu âlem-i sûretten bilmesi cehil olur.[33] “ İz- -T-B- ”
3792. "Rızık isteyiciliğe ben yukarıdan huy tutarım.
Sen bâtia kapıyı gökten açtın!"
“İlâhî, sen bilirsin ki, benim nzık isteyicilikteki huyum ve âdetim, âlem-i süflîye taalluk eden esbâba nazar etmemektir, Beİki esbâbını fevkinde ve yukarısında olan senin kudret-i halkına bakmaktır. Zîrâ sen nzık kapısını bana bu kudret semâsından açtın ve ben de buna alıştım!”
3793. "Ey sen ki mekânı lâ-mekânda gösterip, “Fi’s-semai rızkuküm"ü ayân etmişsin!" Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Zâriyât’ta olan o_>ı-j ^Sijj jj (Zariyat, 51/22) ya’ni, “Ve sizin nzkınız ve va’d olunduğunuz şey semâdadır” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. “Mekânı lâ-mekânda göstermek” budur ki, Hak Teâlâ hazretleri bu âlem-i taayyünât mevcûd değil iken, esmâ ve sıfâtınm mezâhiri olmak üzere bu âlem-i kesîfi ve imkâmı, mekândan ve taayyünden münezzeh olan vücüd-ı mut-lakmda peydâ ve izhâr etti. Ve esbâb ise, bu âlem-i taayyünâta âid olan sûretlerden ibârettir. Binâenaleyh, Hak Teâlâ hazretleri idrâk sâhibi olan kul- lannın his ve akıl gözlerini âlem-i süflîye taalluk eden esbâba dikmemeleri ve o esbâbın yukarısında olan Hakk’m, sebebi yaratmak kudretine nazar etmeleri için bu âyet-i kerîmeyi ayânen tebliğ buyurdu.[34]