İçeriğe atla
Zâriyât 24Cüz 26 · Sayfa 521

Zâriyât Sûresi 24. Âyet

الذاريات

Sohbete sor

Hel etâke hadîśu dayfi ibrâhîme-lmukramîn(e)

(Ey Muhammed!) İbrahim'in ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi?

Zâriyât Sûresi

Ey Muhammed (s.a.v) veyâ ümmeti Muhammed sizlere İbrahim'in misafirlerinin haberi gelmedi mi?

Kûr’ân-ı Kerîm Efendimiz (s.a.v)’in şahsına nâzil olmuş ve onun şahsını bir istikamete yönlendirmiş ve kendi hayatını nasıl yaşaması gerektiğini bildirmiştir. Efendimiz (s.a.v) daha sonra bunu bizlere aktararak bizlerin de hayatlarının böyle olması gerektiğini bildirmiştir. Fakat bu bildirim dahi genel mânâdadır, her kim ki Kûr’ân-ı Kerîmi eline alıp okumaya başlarsa Kûr’ân-ı Kerîm o anda ona nâzil olmaya başlamaktadır ve o okuduğu yerde kendini bulabilmesi gerekmektedir.

Bizler Kûr’ân-ı Kerîm okuduğumuz anda ne okuyoruz yani Cenâb-ı Hakk (c.c) bize ne bildiriyor ve biz ne alıyoruz, işte bizim bunu anlamaya çalışmamız gerekmektedir. İşte Kûr’ân-ı Kerîm’in nüzûl yâni tenzil olması budur yani yavaş yavaş idrâk ederek ve anlayarak Kûr’ân-ı Kerîm’i okumamızdır. Eğer anlamadan okursak yine de bir şeyler rûhumuza iner ancak önemli olan rûhumuz ile berâber beynimize de inmesidir bu şekilde şuurlu ve rûhaniyetli olarak tam kalıcılık sağlanmaktadır.

Kûr’ân-ı Kerîm eskimez, bir tarihte nâzil olduktan sonra hükmü geçti şeklinde bir şey söz konusu değildir. Bir çiçek dahi her mevsim yeni yeni çiçekler açabiliyorken Kûr’ân-ı Kerîm de, her an yeni yeni bir şeyler ortaya getirmez mi? Tâbî ki getirir ve zâten getiriyor da. İşte bizlerinde insan olabilmesi için en gerekli olan şey bu ağıza kulak vermemiz dir.

Kulak ilk gerekli olandır, kulağın duyduğunu daha sonra göz ile sonra beyinde müşâhede sahasına geçirerek oradan kalbe götürmeli ve orada mutmainlik hâsıl etmeliyiz.

Huzur dahi ancak bu aşamalardan sonra oluşabilmektedir. Bu huzurun sonrasında ise “Kûl-yâni Söyle!” hükmü gelmektedir.

İşte göz ile kalbin böyle bir uyumu içerisinde ancak “gözün gördüğünü kalp yalanlamaz” (53/11) çünkü o ayar öyle güzel yapılmıştır. Bizlerin gözleri maddeye göre ayarlı olduğundan dolayı ilk bakış açısından ne gördük ise o gördüğümüz şey hakkında yargıya varırız ve bu evdir, bu arabadır, bu bilgisayardır, şu kuştur vb. deriz. “ İz- -T-B- ” Efendimiz (s.a.v) her ne kadar o dönemde İbrâhîm (a.s.) hayat hikâyesini başkalarından dinlediği kadar biliyor ise de en sağlam olanı şüphesiz Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın vahyi olduğundan Efendimiz (s.a.v) burasını büyük bir dikkâtle ve arzûyla dinliyor.

Efendimiz (s.a.v) şahsında bu Âyeti kerîme acaba bize ne diyor?

İbrâhîm (a.s.) hayatı gerçek şeriat ilmini yani Hakk’a giden yolu anlatmaktadır. Kul ile Hakk arasında ayrı ve gayrı olmamasına rağmen idrâkimizde oluşmuş olan epey uzun bir ayrılık ve gayrılık vardır, bu ayrılık ve gayrılığın ortadan kalkması için bu mesâfenin tekrar geriye gitmesi gereklidir ve bu uzun yolun önemli bir kısmı da İbrâhîm (a.s.)’ın hayat hikâyesinin bir bölümü ile bizlere anlatılmaktadır. Bu durumda bu Âyeti kerîmeyi okuyana olan hitâp “Ey anlayışı kendi indinde olan Allah’ın kulu hayatının yaşaman gereken safhalarından bir tanesi İbrâhîmiyet bölümüdür. Âdemiyyet, Nûhiyyet, okudun ve idrâk ettin ise sıra şimdi İbrâhîmiyyetin bu bölümündedir.” Her ne kadar kişi ilmi yoldan İbrâhîm (a.s.) hayat hikâyesini biliyor ise de bizzat kendi yaşantısında İbrahîm (a.s.) hayatını tatbik etmesi gereklidir ki, bu Âyeti kerîme ile bildirilen hüküm kendisinde açığa çıksın.

İbrâhîm (a.s.)’ın hayatını, yaklaşık dört-beş bin yıl önce yaşanmış bir hayat hikâyesi şeklinde mi görüyorsun? Yoksa yaşamının belirli bir kısmını ihtivâ eden hükümler manzûmesi olarak mı görüyorsun?

İster Ebrahem, ister Abraham, ister İbrâhîm, de hepsinin başında (elif) sonun da (mim) vardır. Diğer hiçbir bağlantıları olmasa bile baştan ve sondan Hakikat-i Muhammed-î tarafından sarıldığı açık olarak görülmektedir.

Mânâyı İbrâhîm’iyye’nin şifresi olan (elif, be, rı, he, ye, mim) harflerinin mânâ tecellileri şöyle oluşmaktadır. Ehadiyyet mertebesinden süzülerek gelen mertebe-i İbrâ- hîm’iyye’nin mânâsı (be) ye ulaşır, (be) ile (rı) Rahmâniyyet’e intikâl eder, uzatan (elif) ile yerini güçlendirir, oradan (he) de hüvviyyet’i ni bulur, (ye) de yakîn hali oluşur. Ve muhteşem (mim) de karar kılarak, Hakikat-î Muhammed-î nin İbrâhîm’iyyet mertebesi olarak ortaya çıkmış olur. “ İz- -T-B- ” Bizlerde kendimizde bu harflerin hakîkâtlerini idrâk edebilirsek nasıl bir olguya muhâtab olduğumuzu idrâk edebiliriz.

İbrâhîyet mertebesi içindeki bölüm ise “Meleklerin” yani “Melkiye hikmetinin” haberi gel mi? Bu da “Lut” a.s mın haberidir. “LUT” ismindeki harflerin ma’nasınıda anlamak lazımdır.


Bu fass-ı meşhur (münîf) Kelime-i Lûtıyye'de içine yerleşmiş olan olan "hikmet-i melkiyye''den bâhisdir. Yani melkiye hikmetinden bahseder bu yüce bahis. Ve "melk'' mîm’in fethi ve lam’ın sükûnu ile "şiddet" ma'nâsınadır. Yani “mim”in üstündeki üstün ile fetih ile “lam”ın sükunu “melk” teki “lam”ın cezimi ile “lam”ın sukunu ile şiddet manasınadır.

Ve "hikmet-i melkiyye"nin Kelime-i Lûtıyye'de mevcudiyetinin sebebi budur ki: Kavm-i Lût, tabiat işleri ile ve hayvani şehvetlerle bu âlemde meşkul olmaları suretiyle yeryüzünde fesad ettiler. Yani iki yönden fesadları vardı, tabii işlerle uğraştılar, bir de hayvani şehvetlerle meşkul oldular. Bu yüzden yeryüzünde fesad ettiler. Lût (a.s.) onları hayvanlıktan insanlığa da'vet etti.

Yani insan görünüşünde idiler ama hayvan özelliklerinde idiler, hayvan nefsi yaşantıları gösteriyorlardı, bunları hayvanlıktan insanlığa davet etti. Onlara insanlık vazifelerini tebliğ etti. Onların nefisleri kuvvetli ve perdeleri de o nisbette çok koyu olduğundan, kabul etmeyip, Lût (a.s.)ın davetine karşı şiddetle mukabelede bulundular. Halbuki cenâb-ı Lût onlara karşı zayıf idi. (Hûd, 11/80) Ya'nî "Eğer benim size karşı kuvvetim olaydı; yahut rükni şedide iltica edeydim" buyurdu. Ve "rükn-i şedîd" ile "kabîle"yi, yani benim arkamda bana destek veren kabilem yok diyor, yani benim arkamda da kuvvetli bir topluluk olsaydı diyor onların sayısına denk bir kuvvetim olsaydı onlara karşı gelebilirdim, yani arkamda böyle bir kabilem yok ve "kuvvet" ile de "mukavemet”im yok, ya'nî beşerden sâdır olan "himmeti” kasd eyledi.

Ve temenniden maksûd-ı âlîleri, kavminin sert olan nefsâni perdelerinin masdarı bulunan zahiri vücutlarının şiddetli ilahi azabı ile helak ve zevali idi. Yani neyle ki Lut (a.s.) kendini zorda gördü, Cenab-ı Hakk da aynı şiddetle o zorluğun karşılığı olan kuvvet ile onları muvaza etti. İmdi "himmet" fütûhât-ı kalbiyyeden olduğundan, cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu "hikmet-i melkiyye"yi, "hikmet-i kalbiyye"den sonra zikreyledi.

Ve melk ve şiddetin mazharında zuhuru, yani kuvvet ve şiddetin mezahirde zuhur etmiş olanlarda zuhuru esmâ-yı ilâhiyye gereğinden bulunduğundan ve esmâ suretleri olan a'yân-ı sabiteye ıttıla, sırr-ı kadere ıttıla olup, yani ayan-ı sabite sırrını idrak etmek kader sırrını idrak etmekten ibaret olup, bu da Hakk’a mahsus olduğundan ve "rükn-i şedîd" olan Hakk'a iltica eyleyen kimse vücûd-ı Hak'ta fânî, Hak'la bakî olduktan sonra sırr-ı kadere muttali' olacağından, bu "hikmet-i melkiyye"den sonra da, "hikmet-i kaderiyye"yi beyan buyurdu.[36] “ İz- -T-B- ”