Fefirrû ila(A)llâh(i)(s) innî lekum minhu neżîrun mubîn(un)
O halde Allah'a koşun. Şüphesiz ben, size O'nun katından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.
Ey Muhammed! de ki: "Öyleyse Allah'a koşun, gerçekten ben size O'nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.
Zâriyât Suresi 50. ayet, insanları Allah'a yönelmeye ve O'nun azabından sakınmaya çağıran güçlü bir uyarı içermektedir. Ayet, 'kaçmak/koşmak' ve 'uyarıcı' kavramları üzerinden ilahi çağrının aciliyetini ve netliğini vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ferr (فرّ) kelimesi, bir şeyden kaçmak, uzaklaşmak anlamına gelir. Ancak bu ayette 'Allah'a firar etmek' (فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ) ifadesi, Allah'ın azabından veya gazabından kaçıp yine Allah'ın rahmetine ve himayesine sığınmak, O'na yönelmek anlamındadır. Bu, bir sığınma ve iltica halini ifade eder, O'ndan uzaklaşma değil, O'na yaklaşmadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Bu ayetteki 'firar' (فِرُّوا) mecazi bir kullanımdır. İnsanların Allah'ın azabından kaçıp yine Allah'ın rahmetine sığınmaları, O'na yönelmeleri kastedilir. Sanki bir düşmandan kaçıp dostuna sığınmak gibidir. Burada Allah'a yönelmenin aciliyeti ve gerekliliği vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'firar' (فِرَار) kavramı genellikle olumsuz bir bağlamda, yani Allah'tan veya O'nun emirlerinden kaçmak anlamında kullanılırken, bu ayetteki 'Allah'a firar etmek' (فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ) ifadesi, tam tersine, Allah'a doğru bir yönelişi, O'na sığınmayı ve O'nun rahmetine iltica etmeyi ifade eden özel ve olumlu bir kullanımdır. Bu, Allah'ın gazabından kurtulmanın tek yolunun yine O'na dönmek olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nezîr (نذير), bir şeyi haber veren ve onun kötü sonuçlarına karşı uyaran kişidir. Özellikle korkutucu bir durumun vukuundan önce yapılan uyarıyı ifade eder. Bu ayette Peygamber'in (s.a.v.) insanları Allah'ın azabına karşı uyaran bir elçi olduğu vurgulanır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Nezîr (نذير), bir tehlikeye karşı önceden haber veren ve o tehlikeden sakınmaya çağıran kişidir. Bu kelime, uyarıcının sorumluluğunu ve uyarılanların dikkatini çekme amacını taşır. Ayetteki 'ben size O'ndan bir nezîrim' ifadesi, Peygamber'in (s.a.v.) Allah adına bu uyarıyı yaptığını ve uyarılarının ciddiyetini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'nezîr' (نذير) kavramı, peygamberlerin temel görevlerinden biri olan 'uyarıcılık' fonksiyonunu ifade eder. Peygamberler, insanları Allah'ın gazabına ve ahiret azabına karşı uyararak, onları doğru yola sevk etmeye çalışırlar. Bu ayetteki 'nezîr' kelimesi, bu ilahi uyarı misyonunun netliğini ve önemini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Mübîn (مبين), açıklayan, beyan eden demektir. Bu ayetteki 'nezîrun mübîn' (نذير مبين) ifadesi, uyarıcının (Peygamber'in) uyarılarını açık ve net bir şekilde, hiçbir kapalılık bırakmadan ilettiğini gösterir. Bu, mesajın anlaşılırlığını ve muhataplar için mazeret bırakmadığını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Mübîn (مبين), hem kendisi açık olan hem de başkalarını açıklayan anlamına gelir. 'Nezîrun mübîn' terkibi, uyarıcının sözlerinin ve delillerinin apaçık olduğunu, dolayısıyla uyarılanların bu uyarıyı anlamakta bir güçlük çekmeyeceğini belirtir. Bu, ilahi mesajın netliğini ve şeffaflığını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Mübîn (مبين) kelimesi, bir şeyin açıklığa kavuşturulması, netleştirilmesi anlamını taşır. 'Nezîrun mübîn' ifadesi, Peygamber'in (s.a.v.) tebliğ ettiği uyarıların, muhatapların anlayabileceği en açık ve anlaşılır biçimde sunulduğunu, dolayısıyla herhangi bir yanlış anlamaya mahal bırakılmadığını gösterir. Bu, tebliğin etkinliğini ve bağlayıcılığını artırır.
Zâriyât Sûresi
O halde hemen Allaha kaçın, haberiniz olsun ki ben size O'nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım. (51/50)
Diyanet Meali:
51.50 - O hâlde Allah'a koşun. Şüphesiz ben, size O'nun katından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
51.50 - O halde hemen Allaha kaçın, haberiniz olsun ki ben size ondan bir açık nezirim.
Bu hüküm Allah-ın olduğu her mahalde geçerlidir. Sadece bizim arzımıza has değildir. Ne büyük bir kaçış ve sığınma yeridir. Her türlü halden gafletten sıkıntıdan hastalıktan nefsimizden, yeterki biz o kapının her zaman bize açık olduğunu unutmayalım.
Allah-u Rabb-ul âlemin, bütün âlemleri, ihata ettiğikapsadığı için bütün gökyüzü insan nesilleri-sülâleleride, aynı konumdadır onlarada bu yol açıktır, aksi halde haksızlık olur, bu da Allah-ın “adl-adelet” sıfatına yakışmaz.
Adl-adalet varsa onun uygulanacağı gökyüzü âlemlerinde de, bizler gibi insan nesli, sülâlesi olan arzlar olduğu açık olarak anlaşılmaktadır.[52] “ İz- -T-B- ”
Yolumuza Mesnevi-i Şeri beyitleri ile devam edelim;
584. Her kim da'vet-i Rahmân dan uzak olursa, o eğer sultân olsa da gedâ-çeşmdir!
“Da’vet-i Rahmân”dan murâd, ibâdın rızıklarına kefâlet-i Hak’tır. Her kimin fikri rızık husûsunda Hakk’a i’timâddan uzak ise, o kimse makâm-ı saltanatta oturan bir pâdişâh bile olsa, dilenci gözlüdür; onun kemâl-i hırs ve ta- ma’dan gözü doymak bilmez.
585. O mürüvveti ayak altına koymuş idi; zindan o ekmek kapıcıdan bir cehennem olmuş idi.
O müflis insâniyeti çiğnemiş idi; onun ekmek kapmasından, hapishâne mahbûsîn hakkında bir cehenneme dönmüş idi.
586. Eğer bir rahat ümîdi üzere kaçar isen, o taraftan da önüne bir âfet gelir!
Ya’ni dünyâ mahall-i ibtilâdır. Râhat bulurum ümîdi ile dünyânın herhangi bir köşesine kaçmış olsan, mutlaka orada da bir belâya giriftâr olursun.
587. Hiçbir köşe yırtıcı canavar sız ve tuzaksız değildir; Hakk'ın halvetgâhının gayrinde râhat yoktur!
Bu beyt-i şerifte, (Zâriyât, 51/50) ya’ni, “Allâh’a kaçınız!” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ma’lüm olsun ki, dünyâ efâl-i Hakk’ın tecellîgâhıdır; ve ef âlin menşe’i esmâdır ve esmâ’ ise Dârr ve Nâfı’, ve Kâbız ve Bâsıt, ve Kahhâr ve Rahmân, ve Mâni’ ve Mu’tî gibi mütekâbildir; ve âsâr ve ahkâm-ı esmânın zuhûru aslâ ta’tîl kabûl etmez. Binâenaleyh bu âsâr ve ahkâma nazar edip, onların içinde çırpınanlar dâimâ elem ve mihnet içindedirler. Bu esmânın müsemmâsı ve bu efâlin fâili olan Hakk’ı müşâhede edenlerin kalbleri müsterih olur. İşte (Zâriyât, 51/50) ın ma’nâsı ve halvetgâh-ı Hak budur.[53]
3734. Üzerede olursanız, yüzünüzü onun tarafına çeviriniz! Bu o şeydir ki sizi nehyetmedi.
Ya’ni, bu keserât mezâhir-i esmâdır; ve onlann müsemmâsı Hak’tır. Binâenaleyh, her nerede olursanız olun, bu keserât-ı esmâiyyeden, onların müsemmâsı olan Hak tarafına teveccüh ediniz ki o taraf “dârü’s-selâm”dır. Ve Allâh Teâlâ sizi (Yûnus, 10/25) ya’ni “Allâh Teâlâ sizi dârü’s-se- lâma da'vet eder, " âyet-i kerîmesi mûcibince o tarafa çağırır. Ve diğer âyet-i kerîmede de, (Zâriyât 51/50) “Keserât-ı esmâiyyeden ve erbâb-ı müteferrikadan, câmi-i esmâ ve sıfât olan Allah’a kaçınız!" buyurur. Binâenaleyh, “Biz kimiz ki huzûr-ı Hakk’a çıkabilelim!” demeyin. Zîrâ bu ve emsâli âyât-ı Kur’âniyye mûcibince siz huzûr-ı Hakk'a teveccühten nehy ve men’ olunmadınız. Ve nitekim cenâb-ı Pîr bu ma’nâyı I. ciltte şu beyt-i şerîfte beyân buyurmuşlardır: “Sen deme ki, ‘Bize o şâhın huzûruna rûhsat yoktur; iş kerîmler ile güç değildir!”[54]
475. Bir kimsenin gayri ki, kazâ içinde içeriye kaçtı, onun kanını hiçbir terbi dökmedi.
Kazâ, Hakk’ın hükm-i küllî-i icmâlîsidir. İmdi bu âlem-i sûrette kazâ-yı İlâhî geldiği vakit (Zâriyât, 51/50) ya’nî “Allah’a kaçınız!” âyet-i kerîmesi mûcibince bu hükmün hâkimi olan Hakk’a kaçan kimsenin kanım hiçbir düşmanlık dökmedi. “Terbf ” burada ilm-i nücûm ıstılâhâtındandır. İki yıldızın dördüncü hâneden birbirine nazar etmesine derler. Meselâ birinin Hamel ve diğerinin Seretân burçlarında vâki’ olması bu kabildendir. Ve bu hal kimlerin yıldızlan arasında vâki’ olursa yanm düşmanlığa delâlet eder.
476. Onun gayri ki kazaya kaçasın, hiç hile ondan sana halâs vermez.
Eğer kazada, kazânın içerisi olan Hakk’a kaçmanın gayri olarak kazâya kaçar ve kazâya teveccüh eder ve nazannı Hak’tan ayınp o kazâyı def’ için türlü türlü tedbîrler yapmağa teşebbüs edersen, seni o kazâ-yı İlâhîden hiçbir hile ve tedbîr kurtaramaz.[55]
3685. Mülkün fevtinden evvel Meryem gibi nakşa de. ki: "El-avzü bi'r-Rahmâni minke!" Ya’ni, “Nazarından bu âlem-i mülkün mevt-i tabîı ile fevtinden evvel, Hz. Meryem gibi, önünde görünen nuküş-ı âleme ve suver-i bedîaya “Sığınmak, senden Rahmân’adır" de!” Ya’ni Rûhu’l-Kudüs olan Cebrâîl (a.s.) ırmakta gusl etmek üzere çıplak bir halde bulunan Hz. Meryem’e, gâyet güzel bir delikanlı sûretinde temessül edip zâhir olduğu vakit, cenâb-ı Meryem, onu cesed-i unsurî sâhibi bir delikanlı olup, kendisine mukârenet kasdıyla geldiğini tahayyül etti. Zîrâ bir mahall-i mahfîde çıplak olan bir genç kadının, o hâlini gören delikanlının bî-muhâbâ o kadına teveccühüne, âlem-i tabîatde başka ma’nâ vermek mümkin değildir; bu vaz'iyet mahall-i şâibedir. Cenâb-ı Meryem ise, huzûzât-ı nefsâniyyesinden fanî olmuş bir veliyye-i afife olduğu cihetle, bir genç kadın için son derecede câlifc-i iştihâ olan o güzel delikanlı sûretine aslâ meclûb olmadı. Ve (Meryem, 19/18) ya’ni “Sen muttakî olsan bile, ben senden Rahmân’a sığınırım” dedi.
Bu kıssanın tafsîli, sûre-i Meryem’in ibtidâsında tefsîr kitâblarında mündericdir. İmdi, ey tarîk-ı Hak sâliki, sen dahi Hz. Meryem gibi bu âlemin güzel görünen nakışlarına ve sûretlerine gönül verme ve böyle bir sûret-i latîfe senin karşına çıktığı vakit üzerine atılmayıp: “Ben senden Rahmân’a sığındım!” de ve tarîk-i Hak’da bir kadından aşağı kalma!
3686. Meryem tenhâda çok can-fezâ, gâyet can-fezâ, gâyet dil-rübâ bir suret gördü.
3687. O Rûhu'l-Emîn ay ve güneş gibi onun önünde rûy-i zeminden bitti.
Ya’ni Hz. Cibrîl-i Emîn, ay ve güneş ufuktan tulü’ eder gibi Hz. Meryem’in onunde zahir oldu, (Meryem, 19/17) ya’nı “Biz ona ruhumuzu gönderdik, ona beşer-i sevî, ya’ni, boyu bosu güzel bir beşer sûretinde temessül ve tecessüd etti” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.
3688. Nikahsız bir güzel zeminden bitti; nitekim güneş şarktan zâhir olur.
Apâşikâr bir güzel delikanlı, güneşin şarktan tulû’u gibi, zeminden peydâ oldu.
3689. Meryem'in azâsı üzerine titreme düştü, zîrâ o çıplak idi ve fesâddan korktu.
Zîrâ bir veliyye-i afife olan Hz. Meryem, nikâh-ı şer’î olmaksızın vâki’ olacak mukârenetin aklen ve şer’an câiz olmayan bir şey olduğunu bilirdi. Böyle bir fesâdın vukü’undan korktuğu için, onun a’zâsına titremek ânz oldu.
3690. Bir sûret ki, eğer Yûsuf âşikâre göreydi, hayretden kadınlar gibi elini keserdi.
Hz. Cibril’in son derece güzellikte zâhir olduğunu beyandır. Ya’ni “Hz. Cibrîl öyle bir güzel sûretde zâhir oldu ki, eğer cemâli kemâlde olan Yûsuf (a.s.) bile o sûreti böyle âşikâre olarak görmüş olsa idi, son derece hayrete düşerdi ve Mısır’da Hz. Yûsuf un cemâlini görüp, hayrete düşerek ellerini kesen kadınlar gibi, o da elini keser idi.” Nitekim Yûsuf (a.s.)ın kıssası, sûre-i Yûsuf da beyân buyrulmuştur.
3691. Gönülden baş çıkaran bir hayâl gibi, onun önünde gül gibi çamurdan bitti.
Hiç beklemediği halde, gönülde apansızın zuhûr eden bir hayâl gibi Hz. Cibril’in mütemessil olan o güzel sûret-i beşeriyyesi, Hz. Meryem (radiyallâ-hu anhâ)nın çıplak olan vücûdu önünde bir gül gibi çamurdan çıkıverdi.
3692. Meryem bî-hod oldu ve bî-hodluk içinde, " Hâk' ın penâhına sıçrayırn!" dedi.
Hz. Meryem, kemâl-i teessüründen kendinden geçti ve bu bî-hodluk içinde “Hakk’ın himâyesine kaçayım!” dedi.
“Penâh”, himâye ve duvar gölgesi ma’nâsınadır.
3693. Zîrâ hi o ceyhi pak, hezîmetde esbabını gayb tarafına götürmeyi âdet etmiş idi.
“Pâk-ceyb”, kemâl-i iffetden ve tahâretden kinâyedir. “Raht”dan murâd, kuvâ-yı vücûdiyyedir. “Hezîmet"den murâd, takazâ-yı nefsânî altında kıv-ranmaktır. Ya’ni “Hz. Meryem, kemâl-i iffetinden dolayı takâzâ-yı nefsânî altında kıvrandığı vakit, kuvâyı zâhire ve bâünesini toplayarak (Zâriyât, 51/50) [“Allah’a kaçın!”] âyet-i kerîmesinde tavsiye buyurulduğu üzere gaybe, ya’ni Hakk’a ilticâ etmeyi âdet etmiş idi. Âdeti vech ile bu delikanlıyı gördüğü vakit dahi cemî’-i kuvâsıyla Hakk’a ilticâ etti. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Fusûsu ’l-Hikem'de Fass-ı İsevî’de bu husûsu beyân bu-yururlar.
3694. Vaktâki cihanı kararsız mülk gördü, hazm ediciler gibi o hazretden hisar yaptı.
Cenâb-ı Meryem’in takazâ-yı nefsânîden Hakk’a ilticâsımn sebebi bu idi ki, o bu dünyâ âlemini fânî ve kararsız bir mülk gördü; ihtiyât eden âkiller gi bi, kendine Hz. Hak’dan bir kal’a yaptı.
3695. Tâ ki ölüm vaktine kadar, ona bir kal'a ola ki, düşman onun maksadının yolunu bulmaya.
Ölüm vaktine kadar nefis ve şeytan düşmanlan için, Hak Teâlâ hazretleri, cenâb-ı Meryem’e bir kal’a ola ve bu düşmanlar, onun maksûdu olan Hakk’a vuslat yolunu bulup, kendisini bu tarik-ı müstakimden geri çekmiye.
3696. Hakk’ın penâhından iyi bir hisâr görmedi; o kal'anın kurbünde yurt yeri intihâb etti.
“Penâh”, himâye ve duvar gölgesi ma’nâsınadır. “Yurt”, Türkçe’dir ve mesken demektir. “Geh", mahal ma’nâsınadır. “Yurt-geh", mesken yeri demek olur. “Diz”, kale demektir.
3697. Vaktaki o akıl yakıcı gamzeleri gördü ki, ondan ciğerler ok saplanıcı olurdu.
“Gamze", göz kirpiği ile işâret ve göz kırpmak demektir. Ya’ni “Hz. Cibril gâyet güzel bir delikanlı sûreti ile zuhûr etmekle berâber, Hz. Meryem’in karşısında bir kadının aklını perîşân edecek vech ile âhû gibi gözleriyle ma’nîdâr işâretler de yapardı ki, o işâretlerden dolayı ciğerler ok saplanmış gibi müteessir olur idi.”[56]
2901. Lâkin vaktâki bedhahta bir renc vere, o yükünü küfrâna kaçırır.
Bu ve âtideki beyt-i şerîfde sûre-i Muhammed’de olan (Muhammed, 47/31) “Biz sizden mücâhid olan¬ları ve sabırlıları bilmek için sizi imtihân ederiz” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya’ni, “Vaktâki bedbahta ve şakî-i ezelîye Hak Teâlâ bu âlem-i dünyâda bir rene ve meşakkat ve bir belâ verir; o bu belâya ve meşakkate tahammül edemeyip, yükünü ya’ni kuvâ-yı vücûdiyyesini şikâyet ve küfrân tarafına kaçınr" ve Hakk’a karşı fikrini bozar ve zât-ı Hakk’ın hicâbı olan suver-i âlem tarafına meyil ve teveccüh eder.
2902. Vaktâki iyi bahtlıya bir renc verir, yükünü daha yakına koyar.
“Hak Teâlâ saîd-i ezelîye bir meşakkat ve belâ verdiği vakit, o belânın bir imtihân-ı İlâhî olduğunu idrâk edip (Zâriyât, 51/50) ya’ni “Allâh’a kaçınız!” âyet-i kerîmesi mûcibince, mâsivallâhdan yüz çevirip, bilcümle kuvâ-yı vücûdiyyesiyle Hakk’a teveccüh eder.” Binâenaleyh bu âlem-i kevnde kullara müteveccih olan mihnetler ve meşakkatler, saâdet-i ezeliyye ile şekâvet-i ezeliyyenin mihekki ve mîzânı olmuş olur.[57]
4026. "O şeyi ki, bu kadar sadr onu idrâk etmedi, senin önünde çocuk oyunu oldu. İşte merd!" Beyt-i şerifin ma’nâ-yı zâhiri: “Makâm-ı sadrda bulunan bu kadar kimsenin idrâk etmediği şey, senin indinde çocuk oyuncağı kadar basit bir şey oldu. Onlar renkli ve parlak cevhere kıymet verdiler; ve pâdişâhın “Kır!” emrine muhâlefet ettiklerinin farkında olmadılar. Sen ise bu inceliği idrâk ettin, işte merd böyle olur!” Ma’nâ-yı bâtınîsi: “Ey insân-ı kâmil, dînde makâm-ı sadrda bulunan bu kadar âlimler ve fâzıllar ve hakîmler ve zâhidler vardır. Kur'ân'da (Muhammed, 47/36) ya’ni “Hayât-ı dünyâ ancak oyun ve lehvdir” buyrulduğu hâlde onlar renkli ve parlak görünen bu vücûd-ı izâfî âlemini vü- cûd-ı Hak’tan ayn bir mevcûd görüp gerek onlan ve gerek kendi vücûdlannı Hakk’ın (Zâriyât, 51/50) ya’ni “Allâh’a kaçınız!” emrine ittibâan fedâ edemediler. Gûyâ Hakk’ın hazîne-i tecelliyâtma zarar olacağını zannettiler. Senin nazannda ise bu izâfî varlıklann hepsi çocuk oyuncağı oldu. Emr-i İlâhîye ittibâan gerek kendi nefsinden ve gerek âlâyiş-i dünyeviyyeden Hakk’a ilticâ ettin. Ben senin erkekliğini beğendim. İşte hakîkaten merdlik budur.”[58]
480. O bir fitne tabîatli bir hırsızdır. Hayâl gibi, onun her dem bir sûreti vardır.
“Fitne tabîatli olan hırsız”dan murâd, nefis ve şeytandır. Zîrâ nefis kendinin hazzına ve zevkine âid şeylerin hayâlini her dem kalbde tasvîr eder; ve şeytan dahi o hayâlî sûretleri süsler ve fiilen zuhûruna teşvîk eder.
481. Hudâ'dan gayrı onun mekrini kimse bilmez. Huda ya kaç ve o degâdan kurtul!
Ya’ni, nefis ve şeytanın o kadar acîb ve gizli hîleleri vardır ki, onlan Hak Teâlâ'dan başka kimse bilmez. Âlime ilim sûretinde ve zâhide zühd sûretinde ve âbide ibâdet sûretinde ve fâsıka fiskın envâ’ı sûretinde ve kâfire küf-rün muhtelif sıfatında ve zâlime envâ’-i mezâlimde zâhir olur. Binâenaleyh (Zâriyât, 51/50) ya’ni “Allah’a kaçınız” âyet-i kerîmesi mûcibince onlann hilelerinden ve fitnelerinden Hak Teâlâ’ya kaç ve yalvar da kurtul![59]
2302. Halîl için kumu un yapar. Dağ dahi Dâvûd ile hem-âvâz olur.
Ya’nî, Hak Teâlâ İbrâhîm Halîl (a.s.)ın çuvaldaki kumunu un yapar. Ondan ekmek pişirirler; ve mîmâcâtı esnâsmda Dâvüd (a.s.) a dağı hem-âvâz eder. “Resîl”, iki kimsenin sesi ve lisânı berâber olmak ve yoldaş ma’nâsınadır. Bi-rinci mısrâ’da işâret buyurulan kıssa budur ki: ibrâhîm Halîlullâh (a.s.) arz-ı Ken’ân’da vâki’ olan bir kıtlık zamânında Mısır’daki bir dostuna hizmetçileriyle berâber develer gönderip zahîre yollamasını ricâ etmiş. O kimse dahi “Eğer bu zahîreyi kendisi için istese verir idim. Fakat halkı doyurmak için istiyor. Bu kadar çok zahîreyi vermek bizi de zarûrete düşürür" deyip, zahîre vermemiş. Hizmetçiler mahzûn olarak dönmüşler. Fakat halkın nazarında şehre boş çuvallar ile döndükleri belli olmamak için çuvallara kum doldurmuşlar ve bu haberi İbrâhîm (a.s.)a getirmişler. O hazret dahi bu haberden mahzûn olarak uykuya dalmış. Dışanda dolu çuvalları gören cenâb-ı İbrahim'in zevcesi un vardır zannıyla çuvallan açmış. İnâyet-i Hak olarak içlerindeki kumlan un ola-rak bulmuş ve onlardan ekmek pişirmiştir. Hz. İbrâhîm uyandığı vakit ekmek kokusunu duyup “Bu ekmeği nereden buldunuz?” diye sormuş. Zevcesi dahi “Mısır’daki dostunun gönderdiği undan yaptım” deyince Hz. İbrâhîm: “Hayır, dost-ı hakîkî olan Allâh’ımın gönderdiği undandır” buyurmuştur.
2303. Vahşetli olan dağ, o zulmetler bulutu içinde çerııj ve zîr u bem sesini verir.
“Çeng”, âlât-ı mûsikiyyeden bir sazın ismidir. Mûsikîde “zîr u bem”, ince ve kalın seslere derler. Ya’nî, Dâvûd (a.s.)ın çeng ve tegannî ile olan münâ- câtı esnâsında dağ, vahşetli olan o karanlıklar bulutu içinde ya’nî gece vaktinde çeng sazının sesini ve ince ve kalın sesleri açar.
2304. "Kalk, ey halâikian nefret edici olan Dâvûd! Onu terk ettin, bizden ivaz tut!" Hak Teâlâ o Dâvûd’a hitâben buyurur ki: “Ey halâikdan nefret edip bana teveccüh eden Dâvûd! Kalk, mâdemki halâikı terk edip bize teveccüh ettin, bu halkı terk ve bize teveccühün ivazını ve mükâfâtım da bizden al!" Bu beyt-i şerifte Hz. Dâvûd meşrebinde olup bu mevhûm keserât âleminden (Zâriyât, 51/50) ya’nî "Allâh’a kaçınız!" emri mûcibince vücûd-i hakîkî sâhibi olan Hakk’a teveccüh edenlerin dahi bu hitâba nâil olacağına işâret buyurulur.[60]
29. "Ey ayrılmış cüz! Kendinin küllü tarafına git! Kendilğinden geç! Hûda ya kaç!"
“Küll”den murâd, Hakk’ın hakîkî varlığı; “cüz’”den murâd, abdin mevhûm varlığıdır. Ya’nî, “Ey Hakk’ın hakîkî varlığından ayrılmış cüz’ olan vücûd-ı mevhûm sâhibi abd! Kendinin bu mevhûm olan kendiliğinden ve varlığından geç (Zâriyât, 51/50) ya’nî “Allâh’a kaçınız!” âyet-i kerîmesindeki emir mûcibince Hudâ’ya kaç ve kendi gülün olan Hakk’ın varlığı tarafına git!”[61]
Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim;
Irmakta gusl etmek üzere üryan olan Hz. Meryem'e güzel bir delikanlı suretinde temessül edip zahir olduğu vakit, cenâb-ı Meryem, cesed-i unsurî sahibi bir delikanlı olup kendisine cima' etmek murâdıyla geldiğini tahayyül etti. Zîrâ bir gizli bir yerde üryan bir genç kadının hallerini gören bir delikanlının çekinmeksizin o kadına yönelmesine tabiat âleminde başka bir ma'nâ vermek mümkin değildir.
Bu vaziyet kusur mahalidir. Böyle olunca bir iffetli veliyye olan Hz. Meryem, nikâh-ı şeç'î olmaksızın vâki' olacak cinsi münasebetin aklen ve şer'an caiz olmayan emirlerden olduğunu bildiği cihetle, Allah Teâlâ'nın kendisini bu delikanlının elinden kurtarması için, zahiri kuvvasını ve bâtınesini toplayarak besmele ile Allah’a sığınmak suretiyle, o delikanlıdan Allah Teâlâ'ya sığındı. Ve âyet-i kerîmede beyan buyrulduğu üzere (Meryem, 19/18) dedi.
Meryem(19)/18- Meryem dedi ki: “Senden çok esirgeyici olan Rahman’a sığınırım! Eğer Allah’tan sakınan bir kimse isen bana dokunma.” Bakın Allah’a sığınırım demiyor, Rahmana sığınırım diyor. Çünkü Rahmaniyet ne idi, mutlak Rahmet idi. Allah esmasında Kahhar esması da var, Rahmet esması da var, ama Rahman esmasında “kahhariyet“ yok sadece rahmet vardır. Onun için Rahman’a sığınıyorum diyor. Rabbıma sığınırım da diyebilirdi, ama kendi Rabbına sığınması orada yeterli olmayabilirdi. Çünkü Rabb-ı hasına sığınırdı. Binâenaleyh onun böyle kuvâ-yı zahire ve bâtınesini toplayarak taleb etmesinden dolayı, kendisine Allah ile huzûr-ı tâm hâsıl oldu yani bu talebi yaptıktan sonra Allah ile birliktelik tam bir huzur oluştu ki, bu huzûr-ı tâm dahi rûh-i ma'nevîdir. Zîrâ bir kimse kendisine bir belâ teveccüh ettiği vakit, cemî'-i kuvâsını, toplayıp (Zariyat 51/50) âyet-i kerîmesi mucibince, Hakk'a tevcîh eylese, muhakkak kendisinde Allah ile huzûr-ı lâm hâsıl olur.
Zariyat (51) / 50- “O halde Allah’a koşun. Doğrusu ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” İşte insanlar evde yalnız kaldıklarında korku hasıl olmuşsa Allah’a firar edin okunduğu zaman bu gibi vehimler hayaller ortadan kalkar. Ve bu Euzu besmele ile Allah’a sığınmanın eseri serîan zahir olur. Fakat bu sırada kuvâsından ba'zıları gayre müteveccih olsa, yani bu istihazeyi yaptığı zaman düşüncelerinin bir kısmı bir tarafta bir kısmı başka tarafta olsa meselâ kuvve-i vahime ve düşünme gücünü veya işitme kuvvası ve görmesi, mâsivâ ta'bîr olunan keserât-ı eşyaya müteveccih bulunsa ve bu hâl ile de Hak'tan istihaze eylese o kimsenin Allah ile huzuru nakıs olur, eksik olur.
Ve tesiri istiaze de de o nisbette bulunur. Hani bazen diyoruz ya ben zikir yapıyorum, yapıyorum neden tesiri olmuyor diye veya işte okuyorum, okuyorum niye bu kafamdaki bu şeyler gitmiyor diye yani mutlak bir yönelme ile yönelmediğimiz için yani elimizde silah var hedefe tam nişan almadığımız için isabet etmiyor, İşte Hz. Meryem'in istiazesi, tam huzûr husûlüyle vaki' oldu. Tabi ki bunun için bu zor bir hal idi,
Hz. Meryem bu esnada zina vukuundan pek ziyâde korku üzerine idi. Eğer Cebrâîl (a.s.), ona bu vakitte, bu korku hali ve sıkıntılı iken nefh ede idi. Yani o ruhu nefh ede idi validesinin bu korku hali ve sıkıntısından dolayı, İsâ (a.s.) öyle bir çirkin yaratılış ve vasf ile çıkardı ki, hiç bir kimse onunla sohbet ve dostluk kurmaya takat getiremez idi. Belki suretinin çirkinliğinden dolayı, herkes kendisinden kaçar idi.
Ma'lûm olsun ki, güzel bir veled ve sâlih husulünü murâd eden zevç ve zevce birleşme esnasında zahiren ve bâtınen cimâ adabına pek çok riayetkar olmak lâzımdır. Yani evlilik adabına gayet riayet etmek lazımdır. Zîrâ birleşme sırasında meninin gelmesi esnasında zevç ve zevcenin hayellerinde zahir olan haller ve suretlerin çocuk üzerinde azami tesiri vardır.
Hattâ nakl olunur ki, bir kadın, beşeresi yılan beşeresine müşabih olarak sûret-i beşerde bir çocuk doğurmuş. Yani yüzü yılana benzer bir çocuk doğurmuş. Bir meselenin iç yüzünü araştırma olundukda cima esnasında gözünün bir yılana iliştiğini beyân etmiştir. Oyılandan çok kormuş o anda akılda ne varsa akıl amil olduğundan çocuğa geçen de o akıldaki zürriyettir. Ve keza, bilfarz bir müslime zevciyle cima etme esnasında, meyl-i kalbisi olan bir müslim ve gayr-i müslim erkeğin kendisine cima' ettiğini tahayyül etmek suretiyle hoşnut olsa; yani eşi ile cima ederken hayalinden bir başkasını geçirse veyahut bir zevç zevcesine cima ederken keza kendinin kalbinin meyili bulunan müslim ve gayr-i müslim bir fahişeyi çiftleşme eylediğini farz ve tahayyül eylese ve her iki tarafın bu gibi farzetmeleri ve tahayyülleri esnasında inzal vâki' olup zevce hâmile olsa, çocukta o hayal edilen suretleri ahlâk ve fiilleri zahir olur.
İşte bazı olmayacak işler oluyor ya neden bu çocuk böyle oldu. İşte bunun içindir ki, sâlih ebeveynden, kâfir ve fâcir ve fâsık; ve kâfir, fâcir ve fâsık ebeveynden dahi mü'min ve sâlih evlâd çıkmaktadır. Ve işte bunun içindir ki, veled-i zina kalbdeki cennete dâhil olmaz, derler. Zîrâ ebeveyin yekdiğerine mukâreneti edeb ve salâh üzerine değildir. Yani şeri hukuka terstir, Âdâb-ı cima' İbrahim Hakkı (k.s.) hazretlerinin Ma'rifetnâme'sinde tafsil ve beyân olunmuştur. Daha geniş bilgi için oraya bakılabilir.[62] “ İz- -T-B- ” Yolumuza Nusret Tura r.a. mektupları ile devam edelim;
Hakikaten mektubunuzun gecikmesini düşünüyordum fakat tecellisi var çünkü Hakk’a emanet etmiştim, gönül çerçevesinin dışında da değiliz, Allah selamet versin kim bilir nerelerdedir, diyordum ki Reşat Bey’den mektup geldi, belki akşama sabaha gelirler belki özlemişlerdir, yavrum Hakikat ehli kendi vatanında da olsa sözünü anlayabilecek bir dert ortağından mahrumsa gurbette sayılır. Eğer kendisine bir dost var ise dünyanın bir ucunda gurbette de olsa garip sayılmaz. O zaman فَفِرُّوۤا اِلَى اللَّهِ 51/50 Allah’a kaçınız, O’na doğru firar ediniz demektir. Yani gönlünüzde rabıtanızda olan ile sohbet ediniz. İstekle o yorucu yazıları yazmanız size bir hidayet beşaretidir, Hakk’tan öyle bir gemiye düşmeniz hatıra gelmeyecek kadar ne süfli ne adamlar varmış yanı o gemilerdeki bazı sıkıntıları anlatıyor orada öyle hadiseler oluyormuş ki gemideki idareciler gemide hangi işle meşgul olan kimseler varsa onlardan rüşvet diyelim bu günkünün tabiriyle mesela erzak alınacak dışarıya çıkartıyor bana da bir tavuk getir bunlardan bu parayı artır erzak alınacak parayı artır da ayrıca bana bir hinid, tavuk getir diyor kaptan yahut oradaki başka yetkili. Hakk’tan öyle bir gemiye düşmeniz hatıra gelmeyecek kadar süfli ne âlemler ne adamlar varmış, yani o kadar basit şeylerle uğraşıyorlar ki diyor, geminin içerisinde huzur bulamıyorum gibi düşünceleri var.
Bunları size göstermek içindir, yalnız bir hikmet daha vardır, iyi düşün Mevlana’lar bizleri himaye bizler de onları himaye ederiz. Cevabınız kafi ve güzel hak ettikleri gazab-ı ilahi sefer sonuna tehir için cenab-ı Müntakıymden niyaz eyledim yani onlara sefer sonrasına kalsın yaptıkları suçların cezaları diye niyaz eyledim diyor. Mübarekte sarhoşlara münkirlere hırsızlara vs hizmet ettim bunlar Hakk’a ve erenlerine sığınmak için birer sebeptir, lütuftur fakat kahır gözükerek tecelli eder.
Bir gün gene gemide Nusret Babam seyahat ederlerken uzun gecelerde yaz gecelerinde devam ediyor o günkü gemilerin seyirleri kısa menzilleri kısa yani seyirleri ağır gittiğinden bir türlü geçmiyor, işte sofralar kurulmuş işte oralarda güvertede serinde oturuluyor, birisi Nüsret Babama birisi soruyor, “Baş efendi bir şey soracağım izin verirseniz” diyor o da buyurun diyor diyor ki “Batı musikisi mi daha değerlidir doğu musikisi mi daha değerlidir” diyor O da “Efendim gönülden gelen her şey güzeldir” diyor. İster doğulusu olsun ister batılısı olsun, bize öyle hatıralarını anlatırdı.
Gelelim zuhuratlara denizden ne çıkarırsan çıkar canlı olarak nerede ne görürsen öldür çünkü nefsindir, “A” harfini, Abdullahlar olarak tasavvur ettim iplerin ucu Hakk’tadır, her gördüğün Allah’ın kuludur, kulları hareket ettiren manadır, mana güneşi vurdu mu herkesi layik olduğu sıfatta görmek kabildir. Tabi ki ehlullah için yani herhangi bir cisme varlığa mana güneşi vurduğu zaman onu aydınlatır aydınlattığında gerçeğini ortaya çıkarır. Ama bunu ehlullah görür anlayabilir ancak diyor. Bu âlemde her mahluka verilen bir vazife vardır, lüzumsuz hiçbir şey yapılmamıştır, hatta Mevlana’nın cenaze merasimine fahişelerin bile islam ve hırıstiyanlar ile birlikte iştirak ettiklerini bilirsiniz, o bizim de babamızdı diye arkasından gelenler çeşit, çeşit idi.
O Mübarek bir gün o kimseleri ziyarete gitmişti onlara siz ne sabırlı ne feragat sahibi kimselersiniz ki, erkeklerin hırs ve gazablarını teskin etmek için kendinizi feda etmişsiniz diyerek onları teselli etmişti. Böyle bir zata dil uzatanların başkalarını da zehirlememeleri için feda etmek lazımdır. Ona verilmiş başka bir vazife yoksa yani Mevlana’ya bu tür yersiz isnatlarda bulunanları öldürmek lazımdır diyor. öyle bir zuhurat görmüş ki doğrudur yaptığınız iç demiş, altın çamura da düşer helalara da düşer yine altın altındır, bir şey kayıp etmez.
Eski zamanlarda mürşitler dervişleri sabıra alıştırmak için mesela bir yıl helaları süpürmek bir yıl hasta ve yaralıları tedavi etmek, bir yıl bulaşık yıkamak bir yıl sokaklarda arabalara ve insanlara mani olabilecek taşları yol ortasından kenara atmak bir sene dergahta kahvecilik yapmak odunculuk yapmak vb şeyler gibi çeşitli çileler verirlerdi. Size bunu Hakk verdi, fakir böyle bir tasarrufta bulunabilecek bir vücuda sahip değil biz de bir hiç ve O’nun emrinde bir köleyiz, hem de idrake vardığımız 20 yaşımızdan beri 40 senelik bir köle ki çok kölelerden daha kıdemli bir köleyiz. Varım benim deyip Hakk’ın karşısına vücutla çıkmaktansa yokum fakirim acizim hakirim diye bir yol tutmak kendimiz için daha iyidir. Çünkü varım diyenin karşısına daha büyük bir varlık çıkar da varlığını ispat ediverir görür gününü yokum diyene ise ne yapılır ki zaten yokmuş derler. Bilmem diyene öğretilir bilirim diyene ne öğretilir.[63]
SABRİ BEY’E YAZILAN 6. MEKTUP[64]
Bugün 4/5/2002 Cumartesi günü yine İzmir’deyiz sohbetimize kaldığımız yerden devam edelim bu günkü sohbet mevzuu daha evvel başladığımız Nusret Tura Uşşaki Hz lerinin Mektubat isimli kitabından 6. Mektup. Sabri Bey’e yazılan 6. Mektup Sevgili kardeşim Nurulaynım Sabri Bey. Nurulaynım demek gözümün nuru demektir, bir arkadaşınız geldi selam getirdi neşem arttı Allah razı olsun o tenha kimsesiz illerde nasılsın gene seyahatta olduğu bir günlerde iyi misiniz malum ya her olay Hakk’tandır, sizin çoluk çocuk ile bulamadığınız huzur terakkiniz için muhtaç olduğunuz çileler ve yalnızlıklar böyle tecelli gösterdi. Gemide yalnız başına uzun süre görevi icabı seyahat ediyordu gemi bir ay iki ay sefere çıkıyordu o zaman Sabri Bey kendi küçücük kamarasında günlük işleri bittikten sonra orada oturmakta zikrini fikrini tezekkürünü yapmakta idi o mevzudan bahsediyor.
Çoluk çocukla bulamadığınız huzur terakkiniz için muhtaç olduğunuz çileler ve yalnızlıklar böyle tecelli gösterdi. Burada bir dip not var; Sabri Bey’in eşinden dostundan uzak aylarca açık denizlerde oluşundan dolayı şikayetlerine mürşidinin cevaplarıdır yani o bir mektup yazmış Nüsret Babama işte halim keyfiyetim böyledir zorluktayım uzaktayım gurbetteyim gibilerde o da onların eksi tarafları değil artı taraflarını göstermek suretiyle faydalarını saymaktadır.
Tebareke Suresinde her gün okuduğumuz vech ile اَحْسَنُ عَمَلا 67/2 yani en iyi hareket iş olarak Hakk’ın istediğini tercih ediniz. Manası ile tefsir ettiğimiz bu ayet-i şerife mucibince hareketinizden Hakk razı olacak ve siz de Hakk’tan razı olacaksınız. Radiye merdiye, gerçi sıkıntılı devreler gelip geçecektir, ama av avlamasını bilmeli denize olta hazırlanıp atılır, ama gelen balığın cinsi bilinmez oltayı boş atarsanız boş çıkar, ekmeği çiğneyip iğnenin ucuna bağlarsanız denizin suyu o yemi dağıtır, topu topu beş dakika sonra bir şey kalmaz siz de yukarıdan niçin balık vurmuyor dersiniz.
Mevla size ev verdi, çalışmaktan yoruldunuz, sefere gönderdi, bir ay çok geldi dediniz arızalar yıldırdı geminin mekanik arızaları Kendisi geminin mühendisi idi, arızalar yıldırdı rahat edemediniz bu defa daha yakınlarda birkaç aylık evden uzaklarda zikrine neşeniz artsın diye lüzumu olan sevgi alametlerini gösterdi. Siz yanınıza misafir çağırmakla onların neşesine hizmet ettiniz. Demek ki yalnız kalmaması için yanına misafir almış, işte yolda arkadaş olsun diye. Rüyalarınızda sizi oyalayan manevi keyfiyetler kemale ulaşmak için lazım olandan ziyade akli seyahatler mesleki hallerdi. Fakat insan melekten de üstündür, namaz kılmanız iyi ise de ya başı yok ya sonu yok Kur’an-ı Kerim okumak güzel rüyalarında bunları görmüş de bunların izahını yapıyor, Sure ve ayet-i Şerifeleri tamam olursa çok iyi demek ki namaz kıldığında bazı eksiklikler olmuş bunların tamamlanması daha iyi olur, yalnızlıktan korkma onda peygamberlik ve evliya neşesi vardır, insan ne kazanırsa yalnız iken kazanır misafirlikten zevk almaya kalkışma, yarın bir gün ölmeden evvel ölme zevkine alışmalı Allah’a ait ne düşünürsen düşün 51/50 فَفِرُّوۤا اِلَى اللَّهِ demişler yani “Allah’a firar ediniz.” Yorulduğunuz sıkıldığınız zaman Allah’a yöneliniz bu Ayet-i Kerimedir. Yedi iklim dört bucak hep Allah’ın vahdetini söyler, içinde bulunduğun halatı bırakıp başka halat arama. Başka haller arama. Yar ile tenha ne güzeldir ne güzel şarkısını söyle dinle ve ağla gönlün ferahlar haydi yavrum bu bir fırsattır, fırsatı ganimet bil rahat ve huzura kavuş, kendine üzüntü mevzu yapma elfakir Mehmet Nusret.
Bakın bu mektupta yazılan bu hadiseler bir zaman yaşanmakta idi. Kah zor geliyordu kah muhabbetli geliyordu ama neticede mektup yazan da yazılan da göçtüler gittiler, bakın ne kadar ağır ve zor olursa olsun veya ne kadar hoş olursa olsun bu dünyanın bütün hepsi bütün yaşantıları geçici geçmekte bu çok büyük bir ibrettir, o gün bunları yaşamışlar çözüm aramışlar bulmuşlar buldukları kadar da tatbik etmişler ama duyguları da geçti göçtü kendileri de geçti göçtü o yaşantılarından eser kalmadı. Kalan eser işte budur, kağıda geçirdikleri kadar şurada onların halinden beş dakika bu hali yaşadık ama onlar bunları ömür boyu yaşadılar ömür boyu yaşantıyı her an kâleme alarak tekrar okumak mümkün olsa onların hayatının tamamını yaşamış olacağız. Ama o zaman da bize zaman kalmayacak. İşte böyle özet bilgilerle onların hayatlarından haberdar oluyoruz. Ama bunlar yazılmamış olsa kayda alınmamış olsa onlar ile birlikte unutulup gidecekti. Bizlere de misal fayda sağlamayacaktı.
(Fe’Fir’rû ilâllahi) ın “Hz. Mûsâ ve Fir’avn” bağlantısı ile yolumuza devam edelim;
( وجنودهما فِرعَونَ وَهَامَانَ) “Fir’âvn’e ve hâmân’e ve her ikisinin ordularına. (Kasas-28/6) Bu bahis aşağıda gelecektir. Ancak biz burada belirtilen üç kimlik-kuvvetin, ne anlamlara gelebileceğine, indi olarak bakmaya çalışalım. Yaptığım araştırmalarda “Fir’âvn ve hâmân” kelimelerinin açık olarak lügat ma’nâlarını bulamadım, sadece (‘âvn) kısmının “avniyyet-yardım” olduğunu biliyoruz. Genelde “Fir’âvn” o günlerin zâlim bir hükümdarı,” hâmân” ise onun veziri olarak belirtilmektedir.
Şimdi bu üç kelimeyi indî-batıni yönüyle incelemeye bakalım. (فرعون) “Fir’âvn” kelimesini aslı üzere iki hece-kelimeye bölelim. “Fir ’âvn” (فِرْعَوْنَ) olacaktır. Yani birinci kısmı “Fir” ikinci kısmıda, “’âvn” bu harflerin ebced sayı değerlerine baktığımız zaman, “Fe-80” “rı-200” “ayn-70-130” “vav-6” “nun-50” dir. Bunları toplarsak, (80+200+70+6+50=406) (4+6=10) diğer şekilde sadece tek sıra sayıları toplarsak, (8+2+7+6+5=28) bunu da toplarsak, (2+8=10) gene on dur. İki ayrı hece olarak toplarsak, “Fir” “Fe-80” “rı-200” toplarsak, (80+200=280) dir. “’âvn” “ayn-70-130” “vav-6” “nun-50” toplarsak, (70+6+50=126) gene toplarsak, (1+2+6=9) Ayrıca büyük ebced hesabı ile de “ayn” (130) dur ki oda (13) tür.
( فُرْ) “Fir-’âvn.” Tasavvufta (Fenâ’fir’rasûl) (Rasûlde fani olmak) diye bir tabir ve yaşam süresi vardır ki, bu mertebede kişi (Rasûlde fani olur) ancak bu makam gene mürşidinde vâki olur yani o mertebenin idraki, mürşidinin hakikatini “rasûl” makamında görmek-bilmektir. Hangi mertebenin sohbeti yapılıyor ise, o mertebenin “Rasûl-habercisi”dir. (F-Fatih) (açıcı) (R-Rahman ve Rahîm) dir. Bu mertebenin Rasûl-u Hz. Mûsâ Mertebe-i Mûseviyyet olduğundan, burada ki, (Fenâ’fir’rasûl) Fenâ-i Mûsâ’dır. Çünkü “Fir’âvn” zâten “mû” su da gark-fani olmuştur. (Fenâ’fir’rasûl-Mûsâ) olmuştur. Yani ma’nâ-ı Mûseviyyette Fâni ve gark olmuştur, onun hükmü altına girmiştir.
Sayı değeri (280) (28) dir ki bu yönüylede metebe-i Muhammediyye’ye bağlıdır. O zaman Mûsâ, hâdi ismi yönünden, Fir’âvn ise, genelde Mudil ismi yönünden, (Fenâ’fir’rasûl-u-Muhammed)de Fâni olmuşlardır. Ayrıca. إِلَى اللَّهِفِرْعَوْنُف ۞٥٠۞(Fe’Fir’rû ilâllahi) (Zâriyât/51/50) “Artık Allah'a kaçın” (Fe’Fir’rû) Dünya dan, masivadan, benlikten gafletten, bütün varlık mertebe-lerinden “Makam-ı Muhammediyye” üzere “Allah-a zâtına hemen firar, fir’ar edin. Kaçın, yönelin, sığının.
Burada “lübb-ül lübb” isimli çeviri kitabımızdan küçük bir bölümü ilâve edelim.
Sâlik “AKL-I KÜL”e vasıl olunca, buluğa ermiş ve yetişmiş olur. Bu hâle “Hakikat-ı Muhammediye” derler.
Hadîs-i şerifte:
“Evvelüma halakallahi akli”
“Allah önce aklımı halketti buyrulur,” ki işte bu haldir.
Sâlik bu makamda “RENKSİZ” olur ve “VAHDETİ” bulur!..
Beyt :
Çünkü renksiz rengi bağladı, Mûsâ, mûsâ ile cenge daldı.
Çünkü renksiz istikrarla dağılır, Mûsâ ve Fir’âvn adalet dağıtır.