İnne-lmuttekîne fî cennâtin vena'îm(in)
(17-18) Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar Rablerinin, kendilerine verdiği şeylerle zevk ve mutluluk duyarak cennetlerde ve nimetler içinde bulunurlar. Rableri onları cehennem azabından korumuştur.
Şüphesiz (günahlardan) korunanlar da cennetlerde, nimetler içindedirler.
Tûr Suresi'nin 17. ayeti, takva sahibi kimselerin ahiretteki mükafatını, yani cennetlerdeki nimetler içinde ebedi bir yaşam süreceklerini ve cehennem azabından korunmuş olacaklarını vurgulamaktadır. Ayet, 'takva' ve 'nimet' kavramları üzerinden ilahi adaletin tecellisini ve müminlere vaat edilen lütfu dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'v-k-y' kökünü 'bir şeyi zarardan korumak' olarak açıklar. 'Takva' ise, nefsi korkulan şeyden bir siperle korumaktır. Ayetteki 'el-Muttakîn' ifadesi, Allah'ın azabından sakınan, O'nun emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınarak kendilerini korumaya alan müminleri ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'takva' kavramının Kur'an'da 'Allah'tan korkma' ve 'Allah'ın emirlerine uyma' şeklinde iki temel anlam taşıdığını belirtir. 'Muttakîn', bu iki anlamı da bünyesinde barındırarak, Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle hareket eden ve O'nun rızasını gözeten kişileri tanımlar. Ayetteki kullanımı, bu kişilerin ahiretteki mükafatını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'takva' kelimesinin mecazi olarak 'korku' ve 'sakınma' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Muttakîn' ise, Allah'ın azabından korkarak günahlardan sakınan ve böylece kendilerini koruma altına alan kimselerdir. Ayetteki bağlamda, bu sakınma hali cennetle ödüllendirilen bir erdem olarak sunulur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'c-n-n' kökünün 'örtmek, gizlemek' anlamından geldiğini ve 'cennet'in de ağaçları ve bitkileriyle yeri örttüğü için bu ismi aldığını belirtir. Ayetteki 'cennât' kelimesi, dünya bahçelerinden farklı olarak, ahiretteki ebedi mutluluk ve huzur mekanlarını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'cennet' kelimesinin Arapçada 'bahçe' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle ahiret yurdundaki mükafat mekanlarını tanımlamak için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki çoğul kullanımı ('cennât'), bu bahçelerin çeşitliliğini ve zenginliğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'cennet' kavramının Kur'an'da sadece bir bahçe olmaktan öte, müminlerin amellerinin karşılığı olarak elde edecekleri, her türlü güzelliği ve nimeti barındıran bir yaşam alanı olduğunu belirtir. Tûr Suresi'ndeki bu ayet, cennetin 'muttakîn' için bir mükafat olduğunu açıkça ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'n-'-m' kökünün 'yumuşaklık, rahatlık, lezzet' anlamlarına geldiğini ve 'na'îm'in de bu kökten türeyerek 'bol nimet ve refah içinde olma' halini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'na'îm' kelimesi, cennetlerdeki maddi ve manevi tüm güzellikleri, zevkleri ve rahatlıkları kapsar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'na'îm' kelimesinin 'bolluk, rahatlık ve hoşnutluk' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle cennet ehlinin içinde bulunacağı ebedi mutluluk halini tasvir etmek için kullanıldığını ifade eder. Tûr Suresi'ndeki bu ayet, 'muttakîn'in cennetlerde sadece bahçelerde değil, aynı zamanda her türlü nimet ve refah içinde olacağını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'na'îm'in, insanın hoşuna giden, lezzet aldığı her şey olduğunu ve bu durumun sürekliliğini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'na'îm' kelimesi, cennetin sadece görsel güzelliklerden ibaret olmadığını, aynı zamanda duyusal ve ruhsal tüm tatminleri de içerdiğini gösterir.
Tûr Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
اِنَّ الْمُتَّقٖينَ فٖى جَنَّاتٍ وَنَعٖيمٍ
~ ~ ~
52.17 - İnnel muttegîne fî cennâtiv ve neîm.
52.17 – “Fakat korunan müttakıler Cennetler, ni'metler içinde.”
Muhakkakki muttakiler. Âyet-i kerîmede ki bahsi geçen “muttaki” kelimesinin genel karşılığı “sakınanlar” demektir. Ve bu sakınmanın, şeriat, tarikat, hakikat, marifet, olmak üzere dört mertebesi vardır.
Şeriat mertebesinde ki, ittika-sakınma, menhiyattan-nehyedilen-yasaklananlardan sakınmadır.
Tarikat mertebesinde ki, ittika-sakınma, almış olduğu virdlerini unutmaktan bu yolda gaflete düşmekten sakınmadır.
Hakikat mertebesinde ki, ittika-sakınma, bu âlemde Hakkın dışında başka bir varlığın olduğunu zannedip, kendindeki ve âlemdeki Hakk’ın varlığı, hakikatini unutmaktan sakınmadır.
Ma’rifet mertebesinde ki, ittika-sakınma, ise kendindeki gerçek aslın olan, Hakk’ı her an idrak ederek yaşaman, ve bu âlemde Haktan başka bir şey görememekten, ve bu yaşantıda daim olarak yaşadığın halden düşmekten sakınma dır. Bu hal ise kişinin, abdiyyet, risalet, ve Ulûhiyet, mertebelerini kendi bünyesinde cem etmiş irfan ehli kişilerin halidir.
Bu mertebeye sadece filleri tatbikat ile gelinmez onlarla beraber ehlinden gerçek bir irfaniyyet tevhid eğitiminin alınması zaruridir.
Ma’rifet ehli olan bu kimseler zat cennetindedir.
Hakikat mertebesinde olanlar sıfat cennetindedirler.
Şeriat ve Tarikat mertebesinde olanlar ise “nimet” ler cennetlerindedirler