Ve yetûfu ‘aleyhim ġilmânun lehum ke-ennehum lu/lu-un meknûn(un)
Hizmetlerine verilmiş, kabuğunda saklı inci gibi gençler etraflarında dönüp dolaşırlar.
Kendilerine ait bir takım hizmetçiler de onların etrafında dönerler. Bu gençler sanki sedefleri içine gizlenmiş inci gibidirler.
Tûr Suresi 24. ayet, cennet ehlinin hizmetinde bulunan gençlerin tasvirini yaparak, onların güzelliğini ve saflığını 'sedefteki inciler' benzetmesiyle vurgulamaktadır. Ayet, cennetin nimetlerinden birini, görsel bir metaforla zenginleştirerek sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tavf' kelimesini bir şeyin etrafında dönmek olarak açıklar. Ayetteki 'yetûfu' fiili, cennet gençlerinin cennet ehlinin hizmetinde sürekli olarak etraflarında dolaşmasını, onlara hizmet için hazır bulunmasını ifade eder. Bu, sadece fiziksel bir dolaşma değil, aynı zamanda sürekli bir hizmet ve ikram halini de içerir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'yetûfu' fiilinin burada 'hizmet etmek' ve 'ikramda bulunmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Gençlerin etrafta dolaşması, onların cennet ehline sürekli yiyecek ve içecek sunma, ihtiyaçlarını karşılama görevini yerine getirmesi demektir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ğılmân' kelimesini 'genç erkekler' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, bunlar cennet ehline hizmet etmek üzere yaratılmış, daima genç ve güzel kalacak olan varlıklardır. Onların yaşı ve görünüşü değişmez, sürekli aynı gençlik ve güzellikte kalırlar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ğulâm' kelimesinin ergenlik çağına yaklaşmış veya yeni girmiş genç erkek çocukları için kullanıldığını belirtir. Cennet bağlamında ise bu kelime, cennet ehlinin hizmetinde bulunan, yaşlanmayan, daima genç ve çekici görünüme sahip hizmetkarları ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'lü'lü'' kelimesinin inci anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle cennetin güzelliklerini ve değerini tasvir etmek için kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise gençlerin güzelliğini, parlaklığını ve saflığını vurgulamak için bir benzetme olarak kullanılmıştır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'lü'lü'' kelimesinin değerli bir mücevher olduğunu ve parlaklığı, saflığı ve kusursuzluğu temsil ettiğini ifade eder. Ayetteki 'lü'lü'' benzetmesi, gençlerin dış görünüşlerinin güzelliği, temizliği ve içsel saflıklarını anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'meknûn' kelimesini 'saklanmış, korunmuş' olarak açıklar. Bu ayetteki 'lü'lü'ün meknûn' ifadesi, sedef içinde saklı kalmış, dış etkenlerden korunmuş ve bu sayede parlaklığını ve kusursuzluğunu yitirmemiş inciyi ifade eder. Bu benzetme, gençlerin güzelliklerinin bozulmamış, saf ve el değmemiş olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'meknûn' kelimesinin 'gizlenmiş, örtülmüş' anlamını taşıdığını ve bu bağlamda incinin dış etkenlerden korunarak değerini ve parlaklığını muhafaza etmesini ifade ettiğini belirtir. Gençlerin 'meknûn' incilere benzetilmesi, onların güzelliklerinin ve saflıklarının hiçbir kusur veya eksiklik taşımadığını, tam ve mükemmel olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'meknûn' gibi kelimelerin, genellikle cennetin ve cennet ehlinin sahip olduğu eşsiz ve bozulmamış nitelikleri vurgulamak için kullanıldığını belirtir. 'Lü'lü'ün meknûn' ifadesi, cennet gençlerinin sadece güzel değil, aynı zamanda kusursuz bir saflık ve dokunulmamış bir güzelliğe sahip olduğunu sembolize eder.
Tûr Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَهُمْ كَاَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ
~ ~ ~
52.24 - Ve yetûfu aleyhim ğılmânul lehum keennehum lü'lüün meknûn.
52.24 – “Hizmetlerine verilmiş, kabuğunda saklı inci gibi gençler etraflarında dönüp dolaşırlar.”
“kabuğunda saklı inci,” Bir bakıma esmâ-i İlâhiyyele-rin dış lâfızları kabuk, içlerinde sakladıkları ise ma’nâ-i hakikatleridir. Bu hakikatlerin ruhani lâtif suretleri ise, her türlü beşeriyet kirlerine karışmamış, olan er namzeti genç “gılman” oğlanlardır.
“etraflarında dönüp dolaşmaları” Hakikat-i İlâhiyye irfaniyyetlerinin genç-sağlıklı ve güzel bir şekilde bir birerlerine aktarılmalarıdır.
İşte Nusret Babam da gençliğnde, böyle genç bir gılman-oğlan iken, başladığı esma-i İlâyyenin hakikatleri yolunda, bütün isimlerin zahir ma’nâları, inci kabuklarının inciyi muhafaza ettiği gibi, zahir bedeni onun bir inci kabuğu idi, içinde ise esma-i İlâhiyyelerin hepsi kemale ermeye çalışan genç delikanlılar gibi idi.
Bu esma-i İlâhiyyenin, kemale erinceye kadar en büyük muhafaza edeni, ve saklayanı da, “Vedud” ismi idi. Nihayet büyüyüp bedenen ve ruhen kemâle erdiğinde, “inci-Vedud” ismi kabuğundan çıkıp “Vedud” isminin hakikati ve hayatı olan, muhabbeti İlâhiyyeyi açık olarak, hiçbir karşılık beklemeden açmaya ve dağıtmaya başlamıştır.
Kendi ifadesi ile iki şiirinden alınan iki misali, şu müthiş muhabbet ifadeleri ile, nasıl bir arifane idrak ve anlayışla gönüllerimize aktarmaya gayret ettiğini görmeye çalışalım.
İnsân isen gel mâşûku seyret, Fânî vücûdu bâkîye devret, Mahbub-u hakk’sın ilminde zevket, Yorulma gitme celâle doğru.
Nusreti bul vuslata er, gönlüne gir kâ’be’ye er.
Sözümden aldınsa haber, bizde biter yarin yolu.
Nusret Babamızın gönül semasından dünya arzı, bizim gönüllerimize, o “vedud” ve “velûd” muhabbetini nasıl inzal ettiğini-indirdiğini açık olarak görmekteyiz.