Mâ dalle sâhibukum vemâ ġavâ
(1-2) Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed haktan) sapmadı ve azmadı.
Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı, azmadı.
Necm Suresi'nin 2. ayeti, Hz. Muhammed'in peygamberlik vasfını ve getirdiği mesajın doğruluğunu vurgulamaktadır. Ayet, 'sapma' ve 'azma' kavramları üzerinden, peygamberin hem zihinsel hem de ahlaki olarak doğru yolda olduğunu ifade ederken, bu kavramların dilbilimsel kökenleri ve Kur'an'daki kullanımları derin anlamlar taşımaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dalle' kelimesini 'doğru yoldan sapmak, hedeften şaşmak' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Hz. Muhammed'in peygamberlik misyonunda ve getirdiği vahiyde hakikatten uzaklaşmadığını, şaşırmadığını ifade eder. Bu, onun akli ve fikri olarak doğru yolda olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'dalle' kelimesinin mecazi anlamlarına dikkat çeker. Ayetteki kullanımıyla, peygamberin kendi hevasına göre hareket etmediğini, vahyin dışına çıkmadığını ve dolayısıyla 'sapmadığını' belirtir. Bu, peygamberin sözlerinin ve eylemlerinin ilahi bir rehberliğe dayandığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dalâl' (ضلال) kavramının Kur'an'da genellikle 'doğru yolu kaybetme, hakikatten uzaklaşma' anlamında kullanıldığını belirtir. Necm 2'deki 'mâ dalle' ifadesi, peygamberin bu tür bir sapmaya düşmediğini, aksine ilahi rehberlik altında doğru yolda olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sâhib' kelimesinin 'uzun süre birlikte olan, arkadaşlık eden' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'sâhibukum' ifadesi, Mekke müşriklerinin Hz. Muhammed'i çocukluklarından beri tanıdıklarını, onunla uzun yıllar birlikte yaşadıklarını ve ahlakını bildiklerini ima eder. Bu, onun peygamberlik iddiasının yabancı bir durum olmadığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'sâhib' kelimesinin 'bir şeyle sürekli beraber olan, ona eşlik eden' anlamını vurgular. Ayetteki 'sâhibukum' ifadesi, Hz. Muhammed'in kendi toplumları içinde bilinen, tanınan ve güvenilen bir kişi olduğunu, dolayısıyla onun hakkında söylenen 'sapma' ve 'azma' iddialarının temelsiz olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ğavâ' kelimesini 'doğru yolu bilmesine rağmen ondan sapmak, heva ve hevesine uymak' olarak tanımlar. Ayetteki 'mâ ğavâ' ifadesi, Hz. Muhammed'in bilerek ve isteyerek doğru yoldan ayrılmadığını, kendi arzu ve isteklerine göre hareket etmediğini, aksine ilahi vahye tabi olduğunu vurgular. Bu, onun ahlaki ve iradi olarak doğru yolda olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ğavâ' kelimesinin 'aklı ve iradesiyle sapkınlığa düşmek' anlamını taşıdığını belirtir. Necm 2'deki kullanımıyla, peygamberin kendi nefsani arzularına kapılarak veya şeytani vesveselere uyarak doğru yoldan çıkmadığını, aksine ilahi bir koruma altında olduğunu ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ğayy' (غَيّ) kökünden türeyen 'ğavâ' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'bilinçli sapkınlık, azgınlık' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'mâ ğavâ' ifadesi, peygamberin bu tür bir bilinçli sapkınlığa düşmediğini, aksine ilahi rehberliğe tam bir teslimiyetle uyduğunu vurgular.
Necm (Yıldız) Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
ma dalle sahıbüküm ve ma ğava “Arkadaşınız sapmadı ve azmadı.”
“ma dalle sahıbüküm”
“sizin sahibiniz delalette değildir,” yani onda “Mudil” isminin tesiri yoklur ancak onda “Mudil”in karşıtı olan “Hâdi” isminin tesiri vardır.
“ve ma gava”
“onda azgınlık da, haddi aşma da yoktur.” Bu azgınlığı meydana getiren şeyler; “Aziz” “Cebbar”, “Mütekebbir” isimlerinin zuhurlarıdır. Aziziyyet, Cebbariyet, Mütekebbiriyyet onda meydana gelmez. Ancak adaleti temin gayesiyle yeri geldiğinde bunları karşı tarafın menfeatı için kullanır, onlarla tasarruf eder, fakat onların tesiri altında kalmaz. Yani Hz. Peygamberimizden “Aziz” “Cebbar”, “Mütekebbir” isimleri ezmek maksadıyle çıkmaz ancak adaleti temin
maksadıyle yeri geldikçe, karşı tarafın menfaati için, suçlulara karşı kullanır.
(Necm Sûresi 53/3)
وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَىٰ
ve ma yentıku anil heva “O “heva”dan arzularına göre konuşmaz”
O bir şeyler anlatıyorken kendi hevasından nutk etmez, kendi nefsinden kelâm söylemez. Burada yine heva kelimesi geldi “hevayı heves” olarak değerlendi-rildi, yukarıda aynı kelimeyi biz de heva olarak kullandık.
Kendi heva yıldızının sönmesi ile ancak Hz. Rasûlüllahın hakikatini anlayacak duruma gelmesi mümkün olabilebilmektedir. Hz. Rasûlüllah’ın hakikatini kamer yani ay, ayın on dördü bedr olarak düşünürsek;
senin yıldızın sende olduğu sürece ona bakmazsın;
yıldızından aydınlandığını zannedersin, ama sana yıldız gibi görünen hevanı ortadan çıkarınca karşında kalacak olan “bedr-i münir” nûrlu kamer (ay) olur. O da Hz. Rasûlüllah’ın nûraniyyetidir.
O zaman oradan feyz almaya başlarsın ve anlarsın, ki “ve ma yentıku anil heva”
“o hevasından konuşmuyor” neden konuşmuyor?
Sen o hâlin ile “heva”nı attıktan, ondan kurtulduktan sonra, o ki “levlâke levlâk lema halektül eflâk” yani “eğer sen olmasaydın olmasaydın bu âlemleri halk etmezdim” Hadis-i Kûdsi’sinin muhatabı olan “ilâhi zuhur” mahalli Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimiz kendi heva’sından konuşur mu?...
İstese de konuşamaz çünkü kendisinde “Mudil” ismi bulunmadığından onun meydana getireceği heva’nın da olması mümkün değildir. Dolayısıyla o hevasından konuşmaz.
Peki öyle ise nasıl konuşur?
(Necm Sûresi 53/4)
وحي يوحىَإِنْ هُوَ إِلَّا ٤٤
“in hüve illâ vâhyün yuha”